blog işi ile ilgilenmemi sağlayan yakın dostum sevim yeni bir hayata yelken açtı.
yeni macerasında gönülden başarılar.
verecek tek bir tavsiyem var;
Leo Tolstoy demiş ki :
IF YOU WANT TO BE HAPPY, BE...
ne kadar basit ama içi dopdolu.
anlayana...
sevgiler
1 Haziran 2010 Salı
Bu Ne Yaaa.. (1 ve 2)
BU NE YAA 1
geçen hafta Türkiye'nin en iyi ilk 5 tatil köyünden birindeydim 1 haftalığına.
neden en iyilerinden biri olduğunu yazdım?
çünkü en iyi demek pahalı demek,
pahalı demek zengin insanların gittiği yer demek
zenginlerin gittiği yer ise bana yeni gözlemler yapabilme imkanı demek.
1 hafta boyunca gördüklerimden sonra anladım ki zenginde fakirde olsa
insan yine aynı insan.
kafaya taktıklarım listesinde ön sıralarda yer alanların başında
insanların açık büfeden yemeklerini almasının yetmediği geliyor.
ne demek bu?
biri gidiyor açık büfeden yemeğini alıyor, masasına yürümeye başladığı anda
gözler fıldır fıldır yanından geçen elinde tabak tutan diğer insanların tabağında.
inanılması güç ama yaklaşık 1.500 kişi ile 1 hafta geçirdim ve neredeyse %95'i
yanından geçenlerin tabaklarında ne var diye bakıyor.
niye bakıyor?
bilmiyorum.
ben bakanlardan mıyım?
hayır.
neden?
bana ne yaa o ne almış ne yiyecek.
ben istediğimi almışım gerisinden bana neeeeeeeee.
ama millet böyle değil. önündekine bakmadan karşısındakine bakıyor.
SANA NEEEE BAŞKASININ YEMEĞİNDENNNNNNNNNNNNN!!!!!
BU NE YAAA 2
kaldığım otelde bir çok rus aile vardı.
tabi ki türklerde.
rus kadınların çoğu anne idi ve yanlarında birer ikişer çocuk vardı.
bizimkilerin de öyle.
ama arada bir fark vardı ki bu fark bizimkileri deli ediyordu.
rus kadınlar çocuklarına rağmen incecik ve sportmen vücutları ile dolaşırken
bizimkiler göt göbekti.
yanlız benim gözümde farkı yaratan birinin şişman diğerinin zayıf oluşu değildi.
bizimkilerin kocalarının tatillerini nasıl burunlarından getirdiklerini dinledim devamlı.
görseniz yıkılırsınız valla.
neymiş efendim rus geçmiş önlerinden ve erkek ona bakmış.
vay vay vayyyy bitmek bilmeyen bir kafa .ikme operasyonu.
ama erkeğe direk laf edemediği için tüm laflar rus kadına.
yok böyle bikini giyilirmiymiş
yok nerdeyse heryeri dışarıdaymış
öyleymiş böyleymiş.
yahu yanındaki senin yanında ise seni seviyordur. neden kendini başkasıyla kıyaslıyorsun?
madem kıyaslayacaksın o halde neden sende az yemiyorsun?
bir kadının şişman olması beni hiç rahatsız etmez. önemli olan kendine olan güvenidir.
öyle şişman kadınlar gördüm ki yanındaki erkeği mum etmiş mum.
başkasının kıçıyla yarışa gireceğine önce kendi kıçını toparla, önce kendine güven.
neden bu kadar öz güven eksikliği?
geçen hafta Türkiye'nin en iyi ilk 5 tatil köyünden birindeydim 1 haftalığına.
neden en iyilerinden biri olduğunu yazdım?
çünkü en iyi demek pahalı demek,
pahalı demek zengin insanların gittiği yer demek
zenginlerin gittiği yer ise bana yeni gözlemler yapabilme imkanı demek.
1 hafta boyunca gördüklerimden sonra anladım ki zenginde fakirde olsa
insan yine aynı insan.
kafaya taktıklarım listesinde ön sıralarda yer alanların başında
insanların açık büfeden yemeklerini almasının yetmediği geliyor.
ne demek bu?
biri gidiyor açık büfeden yemeğini alıyor, masasına yürümeye başladığı anda
gözler fıldır fıldır yanından geçen elinde tabak tutan diğer insanların tabağında.
inanılması güç ama yaklaşık 1.500 kişi ile 1 hafta geçirdim ve neredeyse %95'i
yanından geçenlerin tabaklarında ne var diye bakıyor.
niye bakıyor?
bilmiyorum.
ben bakanlardan mıyım?
hayır.
neden?
bana ne yaa o ne almış ne yiyecek.
ben istediğimi almışım gerisinden bana neeeeeeeee.
ama millet böyle değil. önündekine bakmadan karşısındakine bakıyor.
SANA NEEEE BAŞKASININ YEMEĞİNDENNNNNNNNNNNNN!!!!!
BU NE YAAA 2
kaldığım otelde bir çok rus aile vardı.
tabi ki türklerde.
rus kadınların çoğu anne idi ve yanlarında birer ikişer çocuk vardı.
bizimkilerin de öyle.
ama arada bir fark vardı ki bu fark bizimkileri deli ediyordu.
rus kadınlar çocuklarına rağmen incecik ve sportmen vücutları ile dolaşırken
bizimkiler göt göbekti.
yanlız benim gözümde farkı yaratan birinin şişman diğerinin zayıf oluşu değildi.
bizimkilerin kocalarının tatillerini nasıl burunlarından getirdiklerini dinledim devamlı.
görseniz yıkılırsınız valla.
neymiş efendim rus geçmiş önlerinden ve erkek ona bakmış.
vay vay vayyyy bitmek bilmeyen bir kafa .ikme operasyonu.
ama erkeğe direk laf edemediği için tüm laflar rus kadına.
yok böyle bikini giyilirmiymiş
yok nerdeyse heryeri dışarıdaymış
öyleymiş böyleymiş.
yahu yanındaki senin yanında ise seni seviyordur. neden kendini başkasıyla kıyaslıyorsun?
madem kıyaslayacaksın o halde neden sende az yemiyorsun?
bir kadının şişman olması beni hiç rahatsız etmez. önemli olan kendine olan güvenidir.
öyle şişman kadınlar gördüm ki yanındaki erkeği mum etmiş mum.
başkasının kıçıyla yarışa gireceğine önce kendi kıçını toparla, önce kendine güven.
neden bu kadar öz güven eksikliği?
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Mış mış, miş miş...
kara kedi görürsen ya kafanın üstünden geriye doğru bir tutam tuz at
ya yere bilmem kaç kere tükür
ya da saçını çek...
akşam tırnak kesilmez,
kısır kadın çocuğu olması için devenin altından geçer,
hamile kadın ayıya bakarsa çocuğu kıllı olur,
gelin ayakkabısının altına adını yazan "evde kalmış" kesin evlenir,
oklava elde iken üstünden atlanmaz çünkü karın ağrısı yaparmış,
ayakta pantalon giyilmez, şeytan işine karışırmış,
kulağını çekip tahtaya vur,
geceleri örümcek ağı bozulmaz,
gece çiklet çiğnenmez,
ayakkabı çıkarıldığında ters durmaması gerekir,
gece ölen kişinin üstüne sabaha kadar bıçak bırakılır,
ayın 13. günü uğursuzdur,
bir evin camına baykuş yada karga konarsa uğursuzluk demektir,
bir şeyi kırk kez söylersen olurmuş,
küçük çocuğun üstünden atlarsan çocuğun boyu kısa kalır,
cumaları ev süpürmek günahtır,
haftanın bilmem ne günü ev satın alınmaz,
yeni doğan bir çocuğun kırkı çıkmadan tırnakları kesilirse çocuk asi olur,
dört yapraklı yonca bulanın talihi açılır,
elden ele bıçak verilmez,
yıldız kayması ölümü getirir,
merdiven altından geçmek uğursuzluktur,
evlenirken eşinin ayağına bas,
yemin eden kişi yemin ederken sağ ayağını kaldırırsa yemini geçerli sayılmaz,
kapı eşiğine oturan iftiraya uğrar,
sol avucun kaşınırsa sana para gelecek demektir,
arefe günü dikiş dikilmez,
otururken bacak sallarsan kapına alacaklın dayanır,
ve bunun gibi milyonlarca hurafe daha.
aklım almıyor bunları,
hele hele teker teker düşününce o kadar saçma ve akıl dışı ki
içimden her seferinde "yahu bunlara hangi denyo inanır" diyesim geliyor.
düşünsenize bu saçmalıklar bize küçücük yaşımızda anlatılıyor
yani bunlarla büyüyoruz, üstelik söyleyenler kim?
önce evdeki ana-babamız sonra dışarıdaki büyükler ve diğerleri,
bunun bir çocuğun bakış açısından ne demek olduğunu düşünelim;
- "eh bir çocuk olarak karşımdaki tüm büyükler böyle diyorsa
demek ki kıçıma kurbağa kaçarsa eyfel kulesine çıkıp çince şarkı söylemem lazım"
yani bir çocuk zaten büyüklerin dediklerini kanun olarak kabul etmeye hazırken böylesine korkunç
ve saçma şeyler söylediğinizde nasıl inanmasın???
bu ülkedeki insanların %98'i hurafelere inanıyor
bu yüzdenin yaklaşık %70'i hayatında birkaç hurafeyi devamlı uyguluyor.
vay anam vayyyy memleketin haline bak.
her on kişiden yedisinin hayatında batıl inançlar önemli bir yer teşkil ediyor.
bunlarla büyütülen bir çocuğun
ilerideki hayatında kendine güvenen, ayakları üstünde durabilen, kendinin ne olduğunu bilip
buna göre yaşayan bir insan olabilmesi mümkün müdür?
hadi biz boku yedik bari çocuklarımızı kurtaralım.
merdivenin altından geçerken onu uyarmazsak
ya da bir kedi uçan bir kuştan düşen bir kılı üstünde taşıyor ve bu kılı bizim evimizde düşürürse
bizim evden akordeoncu çıkmaz gibisinden lafları çocuklarımıza etmezsek
çocuklarımız değil ama torunlarımızın bu gibi dangalakça safsatalardan kurtulmuş,
hayata mantığı ile bakabilen,
kendi seçimlerini dışarıdan gelen etkiler doğrultusunda değil inandığı şekilde yapan,
mental olarak sağlıklı ve ileri nesillere doğru yaşayabilmeyi öğretebilen
insanlar olmasını sağlayabiliriz.
günü ve yarını düşününp dar pencereye sıkışma,
dünyanın geleceğindeki insanların "doğru insanlar" olabilmesi için
kendini ve çevreni bu saçmalıklardan kurtar...
ya yere bilmem kaç kere tükür
ya da saçını çek...
akşam tırnak kesilmez,
kısır kadın çocuğu olması için devenin altından geçer,
hamile kadın ayıya bakarsa çocuğu kıllı olur,
gelin ayakkabısının altına adını yazan "evde kalmış" kesin evlenir,
oklava elde iken üstünden atlanmaz çünkü karın ağrısı yaparmış,
ayakta pantalon giyilmez, şeytan işine karışırmış,
kulağını çekip tahtaya vur,
geceleri örümcek ağı bozulmaz,
gece çiklet çiğnenmez,
ayakkabı çıkarıldığında ters durmaması gerekir,
gece ölen kişinin üstüne sabaha kadar bıçak bırakılır,
ayın 13. günü uğursuzdur,
bir evin camına baykuş yada karga konarsa uğursuzluk demektir,
bir şeyi kırk kez söylersen olurmuş,
küçük çocuğun üstünden atlarsan çocuğun boyu kısa kalır,
cumaları ev süpürmek günahtır,
haftanın bilmem ne günü ev satın alınmaz,
yeni doğan bir çocuğun kırkı çıkmadan tırnakları kesilirse çocuk asi olur,
dört yapraklı yonca bulanın talihi açılır,
elden ele bıçak verilmez,
yıldız kayması ölümü getirir,
merdiven altından geçmek uğursuzluktur,
evlenirken eşinin ayağına bas,
yemin eden kişi yemin ederken sağ ayağını kaldırırsa yemini geçerli sayılmaz,
kapı eşiğine oturan iftiraya uğrar,
sol avucun kaşınırsa sana para gelecek demektir,
arefe günü dikiş dikilmez,
otururken bacak sallarsan kapına alacaklın dayanır,
ve bunun gibi milyonlarca hurafe daha.
aklım almıyor bunları,
hele hele teker teker düşününce o kadar saçma ve akıl dışı ki
içimden her seferinde "yahu bunlara hangi denyo inanır" diyesim geliyor.
düşünsenize bu saçmalıklar bize küçücük yaşımızda anlatılıyor
yani bunlarla büyüyoruz, üstelik söyleyenler kim?
önce evdeki ana-babamız sonra dışarıdaki büyükler ve diğerleri,
bunun bir çocuğun bakış açısından ne demek olduğunu düşünelim;
- "eh bir çocuk olarak karşımdaki tüm büyükler böyle diyorsa
demek ki kıçıma kurbağa kaçarsa eyfel kulesine çıkıp çince şarkı söylemem lazım"
yani bir çocuk zaten büyüklerin dediklerini kanun olarak kabul etmeye hazırken böylesine korkunç
ve saçma şeyler söylediğinizde nasıl inanmasın???
bu ülkedeki insanların %98'i hurafelere inanıyor
bu yüzdenin yaklaşık %70'i hayatında birkaç hurafeyi devamlı uyguluyor.
vay anam vayyyy memleketin haline bak.
her on kişiden yedisinin hayatında batıl inançlar önemli bir yer teşkil ediyor.
bunlarla büyütülen bir çocuğun
ilerideki hayatında kendine güvenen, ayakları üstünde durabilen, kendinin ne olduğunu bilip
buna göre yaşayan bir insan olabilmesi mümkün müdür?
hadi biz boku yedik bari çocuklarımızı kurtaralım.
merdivenin altından geçerken onu uyarmazsak
ya da bir kedi uçan bir kuştan düşen bir kılı üstünde taşıyor ve bu kılı bizim evimizde düşürürse
bizim evden akordeoncu çıkmaz gibisinden lafları çocuklarımıza etmezsek
çocuklarımız değil ama torunlarımızın bu gibi dangalakça safsatalardan kurtulmuş,
hayata mantığı ile bakabilen,
kendi seçimlerini dışarıdan gelen etkiler doğrultusunda değil inandığı şekilde yapan,
mental olarak sağlıklı ve ileri nesillere doğru yaşayabilmeyi öğretebilen
insanlar olmasını sağlayabiliriz.
günü ve yarını düşününp dar pencereye sıkışma,
dünyanın geleceğindeki insanların "doğru insanlar" olabilmesi için
kendini ve çevreni bu saçmalıklardan kurtar...
13 Mayıs 2010 Perşembe
Bankamatik, ATM...
bankaların önünde duran para makineleri var ya taktım kafaya onları birkaç sebepten ötürü.
öncelikle insana kendini salak hissettiriyor bu makine
kartı sokun (hadi ya bende parmağımı soksam çalışır sanmıştım)
şifrenizi girin (beni tanımlayan şey sadece 4 haneli bir rakam)
şifrenizi banka çalışanları dahil kimseyle paylaşmayın (yok ben salağım taksime çıkıp bağırıcam şifremi)
işleminizi seçin (hadi bu mantıklı)
kullandığınız için teşekkür ederiz (bu makineyi kullanıp bu mesajı görüp aaa bana teşekkür etti ne güzellll diyen var mıdır acaba)
neyse aslında işin kafaya taktığım noktası bu değil ama yine de makine ile ilk münasebet
bana neredeyse "sen salaksın, bu direktifleri vermezsek para çekemeyecek kadar salaksın" mesajı verse de
kafaya taktığım olay hiç arkanızda kuyruk bekleyen biri varken atm'den para çektiniz mi?
kesin çekmişsinizdir ki olay burada başlıyor.
bu ülkede para çekmek için kuyrukta bekleyenlerin %95'i siz kartınızı soktuğunuz anda
röntgene başlıyor.
kart sizin
işlem sizin
hesabınızdaki para sizin
ama arkanızdaki sanki bunların hepsi onunmuş gibi siz işleminizi bitirene kadar dikizleyip duruyor.
yahu ne bakıyorsun arkadaş?
sana ne benim ne yaptığımdan ya da hesabımda kaç para olduğundan?
geçenlerde bir alışveriş merkezinde durdum para çekiyorum
gençten iki tanesi arkamda sıra bekliyor.
birinin kafa sağdan uzanmış benim kolumun altından hesabımı kontrol ederken
diğer soldan uzanıp aynen şunu dedi yanındaki arkadaşına ;
- abinin hesabında da iyi para varmış...
lan sana ne benim kaç param olduğundan?
arkadaşı da ona bakıp "valla yaa" deyince dayanamadım
size ne benim hesabımdan dediğimde
ikisi de başını öne eğip pardon abi dedi
bu sadece bir örnek.
her seferinde bunlar gibi insanlarla karşılaşıyorum.
bir insan diğerinin hesabında kaç parası var diye neden merak eder?
asıl soru bu.
karşılaştırma yapmak için.
bu ülke insanının en büyük sıkıntısı da bu zaten.
herşeyi herkesi kendisi ile karşılaştırıyor.
sanki benim hesabımdaki paradan fazlası onun hesabında olursa benden üstün insanmış gibi
hissediyor kendini.
delimisiniz siz yahu?
başkasının hesabında yazan rakamlar silsilesi neden seni başkasına karşı büyük ya da küçük yapsın ki?
senden fazla parası varsa senden fazla parası vardır.
senden az parası varsa senden az parası vardır.
durum bu kadar basittir.
ama bu kadar basit bir şeyi alıp
kendini karşılaştırma olayına girersen
bu hayatta arpa boyu yol gidemezsin.
kendini geliştirmek için önce ve sonra yani her zaman kendine bakmalısın
başkasının banka hesabına değil.
üstelik çok antipatik bir şey bu yapılan.
arkadan zürafa boynu gibi boynunu uzatıp
önündeki adamın hesabını kontrol etmek gerçekten çok sinir bozucu.
anlayamadığımız nokta illa ki bir karşılaştırma yapmak zorunda isek
bu karşılaştırmayı başkaları ile değil
kendi kendimizle yapmamız gerektiğidir.
umarım bu dünyada o günleri görebilirim.
ya da bir gün sinirime hakim olamayıp arkamdakinin kafasını atm'nin ekranına geçireceğim.
hey arkadan dikizciler;
seçim sizin
ya kendi işinize bakın
ya da bir gün o makineden içeri kafanızın girmesine gık etmeyin.
öncelikle insana kendini salak hissettiriyor bu makine
kartı sokun (hadi ya bende parmağımı soksam çalışır sanmıştım)
şifrenizi girin (beni tanımlayan şey sadece 4 haneli bir rakam)
şifrenizi banka çalışanları dahil kimseyle paylaşmayın (yok ben salağım taksime çıkıp bağırıcam şifremi)
işleminizi seçin (hadi bu mantıklı)
kullandığınız için teşekkür ederiz (bu makineyi kullanıp bu mesajı görüp aaa bana teşekkür etti ne güzellll diyen var mıdır acaba)
neyse aslında işin kafaya taktığım noktası bu değil ama yine de makine ile ilk münasebet
bana neredeyse "sen salaksın, bu direktifleri vermezsek para çekemeyecek kadar salaksın" mesajı verse de
kafaya taktığım olay hiç arkanızda kuyruk bekleyen biri varken atm'den para çektiniz mi?
kesin çekmişsinizdir ki olay burada başlıyor.
bu ülkede para çekmek için kuyrukta bekleyenlerin %95'i siz kartınızı soktuğunuz anda
röntgene başlıyor.
kart sizin
işlem sizin
hesabınızdaki para sizin
ama arkanızdaki sanki bunların hepsi onunmuş gibi siz işleminizi bitirene kadar dikizleyip duruyor.
yahu ne bakıyorsun arkadaş?
sana ne benim ne yaptığımdan ya da hesabımda kaç para olduğundan?
geçenlerde bir alışveriş merkezinde durdum para çekiyorum
gençten iki tanesi arkamda sıra bekliyor.
birinin kafa sağdan uzanmış benim kolumun altından hesabımı kontrol ederken
diğer soldan uzanıp aynen şunu dedi yanındaki arkadaşına ;
- abinin hesabında da iyi para varmış...
lan sana ne benim kaç param olduğundan?
arkadaşı da ona bakıp "valla yaa" deyince dayanamadım
size ne benim hesabımdan dediğimde
ikisi de başını öne eğip pardon abi dedi
bu sadece bir örnek.
her seferinde bunlar gibi insanlarla karşılaşıyorum.
bir insan diğerinin hesabında kaç parası var diye neden merak eder?
asıl soru bu.
karşılaştırma yapmak için.
bu ülke insanının en büyük sıkıntısı da bu zaten.
herşeyi herkesi kendisi ile karşılaştırıyor.
sanki benim hesabımdaki paradan fazlası onun hesabında olursa benden üstün insanmış gibi
hissediyor kendini.
delimisiniz siz yahu?
başkasının hesabında yazan rakamlar silsilesi neden seni başkasına karşı büyük ya da küçük yapsın ki?
senden fazla parası varsa senden fazla parası vardır.
senden az parası varsa senden az parası vardır.
durum bu kadar basittir.
ama bu kadar basit bir şeyi alıp
kendini karşılaştırma olayına girersen
bu hayatta arpa boyu yol gidemezsin.
kendini geliştirmek için önce ve sonra yani her zaman kendine bakmalısın
başkasının banka hesabına değil.
üstelik çok antipatik bir şey bu yapılan.
arkadan zürafa boynu gibi boynunu uzatıp
önündeki adamın hesabını kontrol etmek gerçekten çok sinir bozucu.
anlayamadığımız nokta illa ki bir karşılaştırma yapmak zorunda isek
bu karşılaştırmayı başkaları ile değil
kendi kendimizle yapmamız gerektiğidir.
umarım bu dünyada o günleri görebilirim.
ya da bir gün sinirime hakim olamayıp arkamdakinin kafasını atm'nin ekranına geçireceğim.
hey arkadan dikizciler;
seçim sizin
ya kendi işinize bakın
ya da bir gün o makineden içeri kafanızın girmesine gık etmeyin.
6 Mayıs 2010 Perşembe
Kadınlara Özel...
yeryüzünde kendi vücudu ile barışık olan kadın sayısı sanırım birkaç yüzden fazla değildir.
tüm kadınlar vücutlarının bir yerlerine muhakkak takıklar ve bu takıntıları için öncelikle ruhsal olarak
sonrasında ise maddi olarak büyük sıkıntıları bile göze alıyorlar.
aynaya bakmaktan rahatsız olan,
sokağa çıkmak için satlerini kızgın bir şekilde
dolabın karşısında geçiren,
beğenerek aldığı şeyleri bir süre sonra giydiğinde
ben bunu neden aldım bu iğrenççç diye kendine kızan
bir kadın profili var dünyada.
peki neden?
neden kadınların bu mutsuzluğu?
neden kadınlar mutluluğu büyük paralar harcayarak aldıkları ürünlerde arıyor
ve yine de bulamıyor?
cevabı basit. önemli olan cevabı bilince bu yazıyı okuyan bir kadın olarak
senin ne yapacağın.
uzun uzun olayın derinliğine girip çıkabilirim
ama okuyan sıkılmasın diye yine işin kestirmesinden gidelim.
siz kadınlar dünya üzerindeki bazı kişiler için sadece bir araçsınız.
bu kişiler için sizler potansiyel alıcısınız.
bir durup düşünün ilk ruj sürdüğünüz andan hayatınızdaki son nefesinize kadar
kendinizi güzelleştirdiğini sandığınız malzemelere kaç para harcıyorsunuz?
zor bir soru değil mi?
binlerce dolar? onbinlerce? ya da yüzbinlerce.
bir hayat boyu hiç durmadan ve aksatmadan devamlı satın alıyorsunuz.
küçük bir hesap;
dünya nüfusu ne kadar?
yaklaşık 7 milyar
ne kadarı kadın?
yaklaşık yarısı yani 3.5 milyarı kadar
ucuz ya da pahalı fark etmez ne kadarı güzelleşme uğruna para harcıyor?
yaklaşık olarak 1.5 milyarı
dünyada 1 yılda 1.5 milyar kadının güzelleşme uğruna kaç para harcadığını biliyormusunuz?
yaklaşık olarak 300 MİLYAR DOLAR...
evet her yıl en az 300 milyar dolar dünyadaki kadınlar tarafından
bu tip ürünler üretenlerin cebine giriyor.
bu paranın büyük miktarı beş on tane önde gelen şirket arasında bölüşülüyor.
küçük bir hesapla bu sektörde 30 yıl kalabilen bir şirket
en basit hesapla yaklaşık 2.5 TRİLYON DOLAR civarında bir para kazanıyor.
neyin karşılığında?
sizleri bu ürünleri kullanmadığınız takdirde;
mutsuz
çirkin
yüzüne bakılmaz
şişko
pörtlek
kısacası iğrenç
göründüğünüzü sizi inandırarak.
dünyada hiç bir şirket böyle bir geliri elinin tersiyle itmez
ve sizler buna dur demedikçe sizlerin kendinizi mutsuz hissetmenize devam edecekler.
makyaj yapmayın demiyorum,
kıç küçültücü yağ kullanmayın demiyorum.
dediğim şey neye para ödediğini anla.
alacağın ürünü tezgahtarın sana yutturması ile değil
içeriği ile al.
amannn ben ne anlarım ya bunun içeriğinden dersen
sen daha hayırlı yerlere harcayıp mutlu olabileceğin paranı
bunlara gömmeye devam et.
ama dur bir bakayım bu iş nasıl olabilecekmiş dersen
vallahi de billahi de iş çok kolay.
size kendimle ilgili bir örnek vereyim.
bir ara süpermarketlere alışveriş için gittiğimde
aynı işe yarayan 2 farklı markadan birer kutu alıp içlerindeki formülleri karşılaştırırdım.
aynı işe yarayan ürünler olduğu için içerikleri birkaç küçük şey dışında aynı.
aynı olanları bir kenara bırakıp yanımda taşıdığım küçük bir not defterine
farklı olan kimyasalları yazıp eve gelir internetten
farklı olanların ne işe yaradığına bakardım.
o formüllerde satır satır yazan ve bizlere "vayyy beeee" dedirten formüllerin çoğu tırışka.
paranı neye harcadığına dikkat et.
ve mtulu olmak istiyorsan yüzündeki boyadan
kıçındaki yağdan
farklı yerlerine bak.
kendini keşfet
kendini sev
eksiklerini de sev
mutluluk küçük bir şişeye sıkıştırılmış doğal olmayan, sonradan insan aklı ile üretilmiş bir formülde değil.
nerede olduğunu biliyorsun.
sadece bakmaktan korkuyorsun.
unutma sen güzelsin, siz güzelsiniz. hepimiz güzeliz.
nerenle bakıp gördüğüne bağlı...
tüm kadınlar vücutlarının bir yerlerine muhakkak takıklar ve bu takıntıları için öncelikle ruhsal olarak
sonrasında ise maddi olarak büyük sıkıntıları bile göze alıyorlar.
aynaya bakmaktan rahatsız olan,
sokağa çıkmak için satlerini kızgın bir şekilde
dolabın karşısında geçiren,
beğenerek aldığı şeyleri bir süre sonra giydiğinde
ben bunu neden aldım bu iğrenççç diye kendine kızan
bir kadın profili var dünyada.
peki neden?
neden kadınların bu mutsuzluğu?
neden kadınlar mutluluğu büyük paralar harcayarak aldıkları ürünlerde arıyor
ve yine de bulamıyor?
cevabı basit. önemli olan cevabı bilince bu yazıyı okuyan bir kadın olarak
senin ne yapacağın.
uzun uzun olayın derinliğine girip çıkabilirim
ama okuyan sıkılmasın diye yine işin kestirmesinden gidelim.
siz kadınlar dünya üzerindeki bazı kişiler için sadece bir araçsınız.
bu kişiler için sizler potansiyel alıcısınız.
bir durup düşünün ilk ruj sürdüğünüz andan hayatınızdaki son nefesinize kadar
kendinizi güzelleştirdiğini sandığınız malzemelere kaç para harcıyorsunuz?
zor bir soru değil mi?
binlerce dolar? onbinlerce? ya da yüzbinlerce.
bir hayat boyu hiç durmadan ve aksatmadan devamlı satın alıyorsunuz.
küçük bir hesap;
dünya nüfusu ne kadar?
yaklaşık 7 milyar
ne kadarı kadın?
yaklaşık yarısı yani 3.5 milyarı kadar
ucuz ya da pahalı fark etmez ne kadarı güzelleşme uğruna para harcıyor?
yaklaşık olarak 1.5 milyarı
dünyada 1 yılda 1.5 milyar kadının güzelleşme uğruna kaç para harcadığını biliyormusunuz?
yaklaşık olarak 300 MİLYAR DOLAR...
evet her yıl en az 300 milyar dolar dünyadaki kadınlar tarafından
bu tip ürünler üretenlerin cebine giriyor.
bu paranın büyük miktarı beş on tane önde gelen şirket arasında bölüşülüyor.
küçük bir hesapla bu sektörde 30 yıl kalabilen bir şirket
en basit hesapla yaklaşık 2.5 TRİLYON DOLAR civarında bir para kazanıyor.
neyin karşılığında?
sizleri bu ürünleri kullanmadığınız takdirde;
mutsuz
çirkin
yüzüne bakılmaz
şişko
pörtlek
kısacası iğrenç
göründüğünüzü sizi inandırarak.
dünyada hiç bir şirket böyle bir geliri elinin tersiyle itmez
ve sizler buna dur demedikçe sizlerin kendinizi mutsuz hissetmenize devam edecekler.
makyaj yapmayın demiyorum,
kıç küçültücü yağ kullanmayın demiyorum.
dediğim şey neye para ödediğini anla.
alacağın ürünü tezgahtarın sana yutturması ile değil
içeriği ile al.
amannn ben ne anlarım ya bunun içeriğinden dersen
sen daha hayırlı yerlere harcayıp mutlu olabileceğin paranı
bunlara gömmeye devam et.
ama dur bir bakayım bu iş nasıl olabilecekmiş dersen
vallahi de billahi de iş çok kolay.
size kendimle ilgili bir örnek vereyim.
bir ara süpermarketlere alışveriş için gittiğimde
aynı işe yarayan 2 farklı markadan birer kutu alıp içlerindeki formülleri karşılaştırırdım.
aynı işe yarayan ürünler olduğu için içerikleri birkaç küçük şey dışında aynı.
aynı olanları bir kenara bırakıp yanımda taşıdığım küçük bir not defterine
farklı olan kimyasalları yazıp eve gelir internetten
farklı olanların ne işe yaradığına bakardım.
o formüllerde satır satır yazan ve bizlere "vayyy beeee" dedirten formüllerin çoğu tırışka.
paranı neye harcadığına dikkat et.
ve mtulu olmak istiyorsan yüzündeki boyadan
kıçındaki yağdan
farklı yerlerine bak.
kendini keşfet
kendini sev
eksiklerini de sev
mutluluk küçük bir şişeye sıkıştırılmış doğal olmayan, sonradan insan aklı ile üretilmiş bir formülde değil.
nerede olduğunu biliyorsun.
sadece bakmaktan korkuyorsun.
unutma sen güzelsin, siz güzelsiniz. hepimiz güzeliz.
nerenle bakıp gördüğüne bağlı...
4 Mayıs 2010 Salı
İdare Etme...
naber
iyidir. senden
iyi be idare ediyoruz işte...
tipik ilk giriş merhabalaşma laflarıdır.
küçük yaşımdan beri algılayamadığım bir konuşma oldu bu.
bir insan iyi veya kötü ise neden idare eder?
soruya verilen cevap belli ki otomatik : iyidir senden...
bir kelime ile cevap var aslında, iyidir...
ne demek iyidir?
dil kuralına göre bakarsak geniş zamanlı kullanılmış
dilde geniş zamanlı kullanılan kelimelerin çok büyük bir
çoğunluğu içine fazla duygu katılmamak için söylenenlerdir.
yani biri size iyiyim mi derse onun gerçekten iyi olduğunu anlarsınız
yoksa iyidir derse mi?
iyidir kelime itibarı ile içinde bir hüzün, idare etme hali içeren bir kelime
peki iyidirin peşinden ilk gelen ne?
senden sorusu...
neden bu soruyu otomatik olarak soruyoruz?
uzun uzun psikolojik açılımını yazabilirim ama bir kestirme yapayım;
çünkü bana benimle ilgili fazla soru sorma, ben zaten idare eden biriyim,
tam mutlu bile değilim o yüzden benim hakkımda daha fazla konuşmayalım
ve hemen sana geçelim...
iyidir dediğiniz an ile senden dediğiniz an arasında kaç salise var? bir düşünün
işte o zaman bu yazdığımı anlarsınız.
pekiiii gelelim işin ikinci komik tarafına,
iyidir senden diye sorduğumuzda
karşımızdakinden ne cevap bekleriz?
iyi be idare ediyoruz...
değil mi? sorunun cevabı büyük yüzdede böyle olur
soruyu sorduk cevap geldi iyi be idare ediyoruz.
sorunuzun cevabını ilk duyduğunuz andaki hissinizin ne olduğunu hiç düşündünüz mü?
ona da bir kestirme yapalım, söyleyeyim,
ilk hissiniz rahatlama olur. çünkü o da sizin gibi ne iyidir ne de kötü, o da aradadır.
ohhh rahatladım tek "fucked up" ben değilmişim demek...
işte ilk hissiniz budur.
uzun zamandır insanlarda takip ettiğim, gözlemlediğim bir nokta bu.
ezbere sorulan bir soru, ezbere verilen bir cevap ve iki tarafın
ohhhhh çektiği bir kısa konuşma.
ne dediğinize, size ne dendiğine ve/veya ne sorulduğuna dikkat edin.
otomatik cevap vermeyin.
soruyu önce düşünün kendi içinizde ve "doğru" olan cevabı verin.
bir süredir bunu yapıyorum ama tabi ki karşımdakilerin kafası karışıyor
ehh alışmış millet ezbere cevabı duymaya
ben "doğru" olan cevabı verdiğimde bir anda "hönk" tadında bir yüz ifadesi çıkıyor karşıma :)
naber sorusu ve müteakip cevaplar benim için önemli sorular
birinin hatırını soruyorsam gerçekten merak ettiğim içindir.
ve biri bana bu soruyu soruyorsa ona "doğru" cevabı veririm.
çünkü ben idare etmem.
idare edenler kendilerinin ne olduğunun farkında olmayan
taraf olmak yerine ortada gezinen insanlardır
taraf olmak sorumluluk getirir
taraf olmanın bir bedeli vardır
ama ortada olmanın ne sorumluluğu ne de bedeli vardır.
80 ihtilalinden önce kaldırımın solundan yürüyen komunist
sağından yürüyen ise dinci idi.
sol ya da sağ kaldırımda yürüdüğü için hayatını kaybeden insanlar oldu bu ülkede.
neden? çünkü taraf olmanın bir bedeli vardır.
biri size bir soru soruyorsa onu başınızdan savmak için cevap vermeyin. ona doğruyu söyleyin.
ve hayatınızda hiçbir zaman "ortada" olmayın idare etmeyin...
idare etmek kaybedenler (looser) için geçerlidir.
kazananlar (winner) seçim yaparlar ve idare etmezler.
seçimini yap tarafını belirle
idare etme...
iyidir. senden
iyi be idare ediyoruz işte...
tipik ilk giriş merhabalaşma laflarıdır.
küçük yaşımdan beri algılayamadığım bir konuşma oldu bu.
bir insan iyi veya kötü ise neden idare eder?
soruya verilen cevap belli ki otomatik : iyidir senden...
bir kelime ile cevap var aslında, iyidir...
ne demek iyidir?
dil kuralına göre bakarsak geniş zamanlı kullanılmış
dilde geniş zamanlı kullanılan kelimelerin çok büyük bir
çoğunluğu içine fazla duygu katılmamak için söylenenlerdir.
yani biri size iyiyim mi derse onun gerçekten iyi olduğunu anlarsınız
yoksa iyidir derse mi?
iyidir kelime itibarı ile içinde bir hüzün, idare etme hali içeren bir kelime
peki iyidirin peşinden ilk gelen ne?
senden sorusu...
neden bu soruyu otomatik olarak soruyoruz?
uzun uzun psikolojik açılımını yazabilirim ama bir kestirme yapayım;
çünkü bana benimle ilgili fazla soru sorma, ben zaten idare eden biriyim,
tam mutlu bile değilim o yüzden benim hakkımda daha fazla konuşmayalım
ve hemen sana geçelim...
iyidir dediğiniz an ile senden dediğiniz an arasında kaç salise var? bir düşünün
işte o zaman bu yazdığımı anlarsınız.
pekiiii gelelim işin ikinci komik tarafına,
iyidir senden diye sorduğumuzda
karşımızdakinden ne cevap bekleriz?
iyi be idare ediyoruz...
değil mi? sorunun cevabı büyük yüzdede böyle olur
soruyu sorduk cevap geldi iyi be idare ediyoruz.
sorunuzun cevabını ilk duyduğunuz andaki hissinizin ne olduğunu hiç düşündünüz mü?
ona da bir kestirme yapalım, söyleyeyim,
ilk hissiniz rahatlama olur. çünkü o da sizin gibi ne iyidir ne de kötü, o da aradadır.
ohhh rahatladım tek "fucked up" ben değilmişim demek...
işte ilk hissiniz budur.
uzun zamandır insanlarda takip ettiğim, gözlemlediğim bir nokta bu.
ezbere sorulan bir soru, ezbere verilen bir cevap ve iki tarafın
ohhhhh çektiği bir kısa konuşma.
ne dediğinize, size ne dendiğine ve/veya ne sorulduğuna dikkat edin.
otomatik cevap vermeyin.
soruyu önce düşünün kendi içinizde ve "doğru" olan cevabı verin.
bir süredir bunu yapıyorum ama tabi ki karşımdakilerin kafası karışıyor
ehh alışmış millet ezbere cevabı duymaya
ben "doğru" olan cevabı verdiğimde bir anda "hönk" tadında bir yüz ifadesi çıkıyor karşıma :)
naber sorusu ve müteakip cevaplar benim için önemli sorular
birinin hatırını soruyorsam gerçekten merak ettiğim içindir.
ve biri bana bu soruyu soruyorsa ona "doğru" cevabı veririm.
çünkü ben idare etmem.
idare edenler kendilerinin ne olduğunun farkında olmayan
taraf olmak yerine ortada gezinen insanlardır
taraf olmak sorumluluk getirir
taraf olmanın bir bedeli vardır
ama ortada olmanın ne sorumluluğu ne de bedeli vardır.
80 ihtilalinden önce kaldırımın solundan yürüyen komunist
sağından yürüyen ise dinci idi.
sol ya da sağ kaldırımda yürüdüğü için hayatını kaybeden insanlar oldu bu ülkede.
neden? çünkü taraf olmanın bir bedeli vardır.
biri size bir soru soruyorsa onu başınızdan savmak için cevap vermeyin. ona doğruyu söyleyin.
ve hayatınızda hiçbir zaman "ortada" olmayın idare etmeyin...
idare etmek kaybedenler (looser) için geçerlidir.
kazananlar (winner) seçim yaparlar ve idare etmezler.
seçimini yap tarafını belirle
idare etme...
26 Nisan 2010 Pazartesi
Tutunma Bırak...
ister dinci ol ister ateist
ister vejeteryan ol ister pescaterian
ister siyah ol ister beyaz
ne olursan ol
bilmediklerini unutma.
bu dünyaya doğarken nereden geldiğini
bu dünyadan göçerken nereye gittiğini
bilmiyorsun, bilmiyoruz.
ne bu beden bizim ne de içindeki organlar
bizim olan bir tek şey var o da
kafamızın içindeki düşünceler.
onlar dışında kalanlar sadece düşünebilip yapabilelim diye bize verilen araçlar.
önemli olan nereden geldiğin ya da nereye gittiğin değildir
zira oralarda neler olduğunu bilmiyoruz.
sadece bize söylendiği kadarına inanmak ya da reddetmek durumundayız.
uzunca bir süre doğumdan öncesi ile ölümden sonrasına takıktım.
anladım ki kavramamız gereken şey bu değil
nereden nereye bizim sadece dedikodu yönümüzü törpülemek için
gerekli bilgiler, gerisi hikaye
düşün ki bir gün rüyana ak sakallı bir dede girdi ve sana
nereden geldiğini ve nereye gideceğini söyledi.
sabah uyandın eeee ne değişti?
dişlerini mi fırçalamayacaksın ya da artık ellerinin üstünde mi yürüyeceksin?
hiçbir şey değişmeyecek
bu dünyada yaşarken kimse ermeyecek.
o halde yapılması gereken dedikodu kısmı ile değil
elde var olanla neler yapılabileceğine karar vermemiz.
elde var olan nedir?
ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir yaşam...
bugünde bitebilir 50 yıl daha sürebilir
yani bilmediğimiz bir zaman dilimi içinde
bize bahşedilen zaman ne kadarsa onun içini doldurabilmek.
bilinmeyen limitli bir zamanın içini doldurabilmek için
önce bazı şeylerden vazgeçmek gerekir,
listenin başında da "kopamadıklarımız" gelir.
hepimizin bu dünyada kopamadığımız şeyler var,
kimimiz paradan kimimiz güzellikten
kimimiz evden arsadan kimimiz maneviyattan kopamaz
ama hepimizin kopamadığı şeyler muhakkak vardır.
ne zaman biteceğini bilmediğimiz bir süre için
bunlardan kopmamak yerine
önce kopamadıklarım diye bir liste yapıp
sonrasında işe listenin en basitinden başlayıp
kopamadıklarımızdan teker teker kopabildiğimiz takdirde
hem kendimize hem çevremize hem de bizden sorakilere
yaşanabilir ve bugünden daha iyiye gidebilecek bir dünya bırakabiliriz.
listeni yap ve kopamadıklarından kop.
biliyorum çok zor zira her denemede sanki canından can koparılıyormuş gibi hissediyor insan
amaaa bir kere koptun mu koptuğun şeyin içinde doldurduğu yer kadar
ferahlamayı hissettiğinde hemen listene bakıp bir sonraki kopamadığınla uğraşmaya başlayacağınıza emin olun.
listenizi yaparken sadece tek bir kişiye karşı dürüst olun,
kendinize...
ve bir plan yapın mesela ben her ne olursa olsun günde en az 15 dakika
kopamadıklarım listesinde sıradaki kopamadığım neyse onu düşünüyorum.
her gün en az 15 dakika.
çok mu?
ferahlamak için çok değil.
ferahlamak boşalan yeri dilediğin bir şeyle doldurabileceğimiz anlamına gelir.
kopamadığın bir şeyi boşalttığın anda oluşacak boşluğu neyle dolduracağımızı düşünmeliyiz.
ben kendimde her doğan boşluğu "iyilik" ile dolduruyorum.
her koptuğum kopamadığımdan sonra büyük ya da küçük farketmez bir iyilik yapıyorum.
tabi ki bu benim yolum
siz neyle doldurmak isterseniz onunla doldurun.
her gün en az 15 dakika
vaktim yok deme ve unutma
en büyük yatırım
kendine yaptığındır...
ister vejeteryan ol ister pescaterian
ister siyah ol ister beyaz
ne olursan ol
bilmediklerini unutma.
bu dünyaya doğarken nereden geldiğini
bu dünyadan göçerken nereye gittiğini
bilmiyorsun, bilmiyoruz.
ne bu beden bizim ne de içindeki organlar
bizim olan bir tek şey var o da
kafamızın içindeki düşünceler.
onlar dışında kalanlar sadece düşünebilip yapabilelim diye bize verilen araçlar.
önemli olan nereden geldiğin ya da nereye gittiğin değildir
zira oralarda neler olduğunu bilmiyoruz.
sadece bize söylendiği kadarına inanmak ya da reddetmek durumundayız.
uzunca bir süre doğumdan öncesi ile ölümden sonrasına takıktım.
anladım ki kavramamız gereken şey bu değil
nereden nereye bizim sadece dedikodu yönümüzü törpülemek için
gerekli bilgiler, gerisi hikaye
düşün ki bir gün rüyana ak sakallı bir dede girdi ve sana
nereden geldiğini ve nereye gideceğini söyledi.
sabah uyandın eeee ne değişti?
dişlerini mi fırçalamayacaksın ya da artık ellerinin üstünde mi yürüyeceksin?
hiçbir şey değişmeyecek
bu dünyada yaşarken kimse ermeyecek.
o halde yapılması gereken dedikodu kısmı ile değil
elde var olanla neler yapılabileceğine karar vermemiz.
elde var olan nedir?
ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir yaşam...
bugünde bitebilir 50 yıl daha sürebilir
yani bilmediğimiz bir zaman dilimi içinde
bize bahşedilen zaman ne kadarsa onun içini doldurabilmek.
bilinmeyen limitli bir zamanın içini doldurabilmek için
önce bazı şeylerden vazgeçmek gerekir,
listenin başında da "kopamadıklarımız" gelir.
hepimizin bu dünyada kopamadığımız şeyler var,
kimimiz paradan kimimiz güzellikten
kimimiz evden arsadan kimimiz maneviyattan kopamaz
ama hepimizin kopamadığı şeyler muhakkak vardır.
ne zaman biteceğini bilmediğimiz bir süre için
bunlardan kopmamak yerine
önce kopamadıklarım diye bir liste yapıp
sonrasında işe listenin en basitinden başlayıp
kopamadıklarımızdan teker teker kopabildiğimiz takdirde
hem kendimize hem çevremize hem de bizden sorakilere
yaşanabilir ve bugünden daha iyiye gidebilecek bir dünya bırakabiliriz.
listeni yap ve kopamadıklarından kop.
biliyorum çok zor zira her denemede sanki canından can koparılıyormuş gibi hissediyor insan
amaaa bir kere koptun mu koptuğun şeyin içinde doldurduğu yer kadar
ferahlamayı hissettiğinde hemen listene bakıp bir sonraki kopamadığınla uğraşmaya başlayacağınıza emin olun.
listenizi yaparken sadece tek bir kişiye karşı dürüst olun,
kendinize...
ve bir plan yapın mesela ben her ne olursa olsun günde en az 15 dakika
kopamadıklarım listesinde sıradaki kopamadığım neyse onu düşünüyorum.
her gün en az 15 dakika.
çok mu?
ferahlamak için çok değil.
ferahlamak boşalan yeri dilediğin bir şeyle doldurabileceğimiz anlamına gelir.
kopamadığın bir şeyi boşalttığın anda oluşacak boşluğu neyle dolduracağımızı düşünmeliyiz.
ben kendimde her doğan boşluğu "iyilik" ile dolduruyorum.
her koptuğum kopamadığımdan sonra büyük ya da küçük farketmez bir iyilik yapıyorum.
tabi ki bu benim yolum
siz neyle doldurmak isterseniz onunla doldurun.
her gün en az 15 dakika
vaktim yok deme ve unutma
en büyük yatırım
kendine yaptığındır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)