22 Haziran 2010 Salı

Neden?...

yurtdışında bir yerde bir çift düşünün
içinde ikisininde olduğu bir kare fotoğraf çektirmek istiyorlar
yoldan geçen birini çevirip
çoğunlukla çiftten erkek olan "pardon acaba bir resim çekebilirmisiniz" derken
kadın fotoğrafı çekmelerini istedikleri kişiye pişmiş kelle gibi gülerek bakar
çift resmin çekileceği yer neresi ise onun önüne geçer fotocu makinayı eline alır
peşinden fotoyu çekecek kişinin dangalakça sorusu gelir;
-buraya mı basıcam???
yok yandaki ağacın dalına basıcan tövbe tövbe
neyse çift yine pişmiş kelle misali fotocuya bakar
yine çoğunlukla erkek olan makinanın neresine basılacağını gösterir
fotocu bu sefer anlamıştır ve resmi çeker
peki foto çekildikten sonraki ilk 30 saniyede ne olur?
fotosu çekilen çift sanki vatan caddesinde 23 nisan gösterilerine çıkmış gibi
tüm dişler dışarıda fotocuya onlarca kez "tenk yu tenk yu" derler
o an ölümsüzleşti ya ohhhh çift rahatlar
peki fotocu?
evine birilerini mutlu etmenin verdiği rahatlıkla yoluna devam eder.
sokaktan geçen birine sadece 5 saniye sürecek bir resmi çektiği için
neden onlarca kez teşekkür edilir?
anladık adam sokakta bir yerlere gidiyor, yoldan çeviriyorsun, senin için birşey yapmasını rica ediyorsun falan
ama o tüm dişler ortada vatan caddesi olayı neden?
fotoyu çekecek olana neden bu yalakalık acep bir türlü anlamam.
************

başka bir neden daha var anlamadığım ama bunu sanırım çözeceğim,
bir veya birkaç kelimeyi bir yerden okuyup başka bir yere yazmanız gerektiğinde
o kelimeleri tek tek birkaç kez içinizden tekrar eder misiniz?
yüzde doksandokuz insan tekrarlamaz okuduğunu okuduğu gibi yazar.
buraya kadar herşey normal ama işin içine sayılar girince
hebelüp hübülüp olup çarpılıp kalıyoruz.
yani örneğin nette bankacılık işlemi yapıyorsunuz
kullanacağınız şifre işlemi yaparken cep telinize geliyor.
o şifreyi okuduktan gerekli bölüme yazana kadar
en az 2-3 kez tekrar ederiz değil mi?
:)))
veya biri bize bir numara söylediğinde o numarayı unutmamak için tekrar eder dururuz
ama biri bir cümle söylese unutmayız.
evet biliyorum söyleyeceğiniz ilk şey ;
- ee çünkü normal hayatta kelimelerle daha çok haşır neşiriz, sayı olunca apışıp kalıyoruz.
bunu biliyorum
zaten benim sorduğum soru "neden" apışıp kaldığımız.
acaba sayılar üzerine çalışırsak kelimeler üzerindeki başarımızı tekrarlayabilirmiyiz?
peki tekrarlayabilirsek acaba beynimizin hangi çalışmayan bölümünü devreye sokarız?
o bölümü devreye soktuğumuzda düşünsel nasıl bir farklılığa ulaşabiliriz acaba?
bunu düşünmeliyim...

17 Haziran 2010 Perşembe

Korku...

hepimiz birşelerden korkuyoruz.
hemde öldüğümüz ana kadar.
büyük ya da küçük ama hepimiz birşeylerden korkuyoruz.
birine küçük gelen korku bir diğerimize dünya sonu büyüklüğünde geliyor.
herkes, hepimiz hep korkuyoruz.
peki ama niye korkuyoruz?
niye korktuğumuzu çözebilmek için önce nelerden korktuğumuz kendimize itiraf etmemiz gerekir.
bizler başkaları ile paylaşmadıkça hiç kimse bizlerin nelerden korktuğunu bilemez.
örneğin beni tanıyanlar hatta çok iyi tanıdığını iddia edenler bir zamanlar fareden korktuğumu bilmezler.
bir zamanlar diyorum zira fare korkum üzerine bir çalışma yaptım.
şimdi farden korkuyor muyum? bunun cevabını şimdilik bilemiyorum
zira o çalışmayı yaptıktan beri hiç fare ile karşılaşmadım.
önce nelerden korktuğumuzu kendimize karşı dürüst olarak bir kağıda yazalım
küçük ya da büyük korku diye ayırmadan hepsini yazalım.
teker teker tüm korkularımızı düşünüp kağıda dökelim.
ve işe o kağıda yazdığımız ve bize "küçük" gelen bir korkumuzla başlayalım.
örneğin bir çok insanda var olan böcek korkusu.
küçücük bir böcek bizi önce korkutur sonra iğrendirir
ama böcek ile empati kurmaya çalışırsak aslında bu böcek korkumuzun
ne denli komik olduğunu anlarız.
vücutsal orantıya baktığımızda bir hamamböceği bir insanın binde biri kadardır.
işte bizim korku dediğimiz aslında tam anlamıyla büyük bir "komedi" olan olay da burada başlıyor.
bizim binde birimiz kadar olan, gücü hiç bir şekilde bize bir şey yapmaya yetmeyecek
küçücük bir yaratık bizi donumuza korkuturken acaba bize bakınca ne düşünüyordur?
hayvanlar düşünmez diyen olursa diye düzeltelim içgüdüsü ona ne anlatıyordur acaba?
bir düşünün normal bir insan boyutunun tam bin katı kadar büyüklükte bir varlık bir yaratık
tam karşınızda duruyor ve size bakınca tir tir titriyor, hopluyor zıplıyor,
kanapenin üstüne kaçıyor ya da elinde bir terlikle sizi kovalıyor.
komik değil mi?
ulan bin katım kadar olmuşsun ama hala altına ediyorsun demezler mi o dev yaratığa :)
korkularımızdan kurtulmanın ilk yolu kağıdımıza yazdığımız küçük ve gözle görebildiğimiz
korkularla işe başlamaktır ki böcek buna bir örnektir.
korkularımızı yukarıdaki böcek-insan-dev örneği gibi örnekleyip
mantıklı bir halde düşünürsek
korktuğumuz şeyden korkmanın mantıksız olduğunu görmeye başlarız.
eğer mantık kendine göre mantıklı bir açıklama bulursa önce sakinleşir
sonra düşünmeye başlar
ve bir süre sonra ondan korkmamaya başlar.
korkularımızdan kurtulmak için bu örneği devamlı yapmalıyız.
ancak her seferinde bir korku için.
tüm korkularımız için aynı anda mantıksal örnekler bulursak mantık bizi yine bloke edip
korkmamıza devam edecektir.
gelelim elle tutamadığımız gözle göremediğimiz korkularımıza
örneğin başarısız olma korkusu, ölüm korkusu veya yanlız kalma korkusu.
bunlar gibi onlarca korku örneklerimiz var
ancak bilmemiz gerekn tek bir şey var ki
elle tutamayıp gözle göremediğimiz her korkumuzu biz yarattık veya bize zaman içerisinde aşılandı.
bizler için o korkular artık bir parçamız.
ben de diyorum ki "hayır onlar bizim bir parçamız değil ve onların hepsinden teker teker kurtulabiliriz"
önemli olan bunu istemek ve kısa bir süre için disiplinli çalışmak.
elle tutamayıp gözle göremediğimiz duygusal korkularımızdan nasıl kurtulabileceğimizin kolay açıklamaları var
ancak ben bu yazıyı okuyanların nelerden korktuklarını bilmiyorum.
eğer bunlardan gerçekten kurtulmak istiyorsanız
s.benezra@neseplastik.com adresine korkunuzun ne olduğunu mail olarak gönderin
sonrasını beraber kolaylıkla hallederiz...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Nereye Gidiyoruz...

önce elimizle başladık,
sonra sopaya geçtik,
yetmedi ucuna taş bağladık
kesmedi mızrak yaptık,
peşinden ok ve yay geldi,
daha sonra uzun menzilli mancınıklar çıktı ortaya.
yetti mi?
hayır tabi ki
birimiz çıktı ortaya ve barutu bilmem neyle belirli bir basınçla sıkıştırırsak
silindir bir borunun içinden patlama yapabildiğini söyledi ve gösterdi.
böylelikle tabancayı bulduk.
tabancayı tüfek izledi
tüfeği eli tüfekli ordular,
sonra makinalı tüfekler geldi
bu aradaki bombaların gelişimini yazmıyorum bile.
makinalılar da kesmedi kana susamışlığımızı
ve peşinden silahları daha da uzağa taşıyabileceğimiz araçlar.
ordular, silahlar ve bombalar gitmeye başladı uzaklara,
ııhh dedik bu da yetmez daha büyüğünü daha gelişmişini bulmalıyız,
buldukta
bir gün dünya atom bombası ile uyandı.
düşünsenize bir şehir komple dünya haritasından silinmiş,
kalan kimyasalların etkileri ise yıllarca sürmüştü.
ne bok yiyoruz demek yerine
atom yetmedi nötron verelim dedik.
nötron
proton
sarin
misket
gece görüşlü
arka arkaya geldi
o da yetmedi füzyona bile daldık.
bugün ise kendi kendimize yarattığımız canavarın bizi yok etmemesi için
kıç korkusundan huzurla uyuyamıyoruz.
peki bu iş burda biter mi?
bence bitmez.
peki acaba bu dehşet gelişmeyi
bu gelinen noktaya kadar harcanan emeği ve parayı
bu dünya daha farklı nasıl iyi olur diye harcasaydık
şu an dünya nasıl olurdu hiç düşündünüz mü?
ben düşündüm
düşünüyorum.
bir çok konuda ya şöyle olsaydı diye beyin jimnastiği yapıp alternatif düşünceler üretiyorum.
ürettiğim her düşünce beni :
silahtan,
nefretten,
egodan,
hükmetme güdüsünden,
öldürmekten,
yaralamaktan
kısacası bunlara yol açabilecek tüm silahlardan uzaklaştırıyor.
ne diyeyim ki yürü be insanoğlu kim tutar seni...

1 Haziran 2010 Salı

Sevim'e ipucu...

blog işi ile ilgilenmemi sağlayan yakın dostum sevim yeni bir hayata yelken açtı.
yeni macerasında gönülden başarılar.
verecek tek bir tavsiyem var;
Leo Tolstoy demiş ki :
IF YOU WANT TO BE HAPPY, BE...
ne kadar basit ama içi dopdolu.
anlayana...
sevgiler

Bu Ne Yaaa.. (1 ve 2)

BU NE YAA 1
geçen hafta Türkiye'nin en iyi ilk 5 tatil köyünden birindeydim 1 haftalığına.
neden en iyilerinden biri olduğunu yazdım?
çünkü en iyi demek pahalı demek,
pahalı demek zengin insanların gittiği yer demek
zenginlerin gittiği yer ise bana yeni gözlemler yapabilme imkanı demek.
1 hafta boyunca gördüklerimden sonra anladım ki zenginde fakirde olsa
insan yine aynı insan.
kafaya taktıklarım listesinde ön sıralarda yer alanların başında
insanların açık büfeden yemeklerini almasının yetmediği geliyor.
ne demek bu?
biri gidiyor açık büfeden yemeğini alıyor, masasına yürümeye başladığı anda
gözler fıldır fıldır yanından geçen elinde tabak tutan diğer insanların tabağında.
inanılması güç ama yaklaşık 1.500 kişi ile 1 hafta geçirdim ve neredeyse %95'i
yanından geçenlerin tabaklarında ne var diye bakıyor.
niye bakıyor?
bilmiyorum.
ben bakanlardan mıyım?
hayır.
neden?
bana ne yaa o ne almış ne yiyecek.
ben istediğimi almışım gerisinden bana neeeeeeeee.
ama millet böyle değil. önündekine bakmadan karşısındakine bakıyor.
SANA NEEEE BAŞKASININ YEMEĞİNDENNNNNNNNNNNNN!!!!!

BU NE YAAA 2
kaldığım otelde bir çok rus aile vardı.
tabi ki türklerde.
rus kadınların çoğu anne idi ve yanlarında birer ikişer çocuk vardı.
bizimkilerin de öyle.
ama arada bir fark vardı ki bu fark bizimkileri deli ediyordu.
rus kadınlar çocuklarına rağmen incecik ve sportmen vücutları ile dolaşırken
bizimkiler göt göbekti.
yanlız benim gözümde farkı yaratan birinin şişman diğerinin zayıf oluşu değildi.
bizimkilerin kocalarının tatillerini nasıl burunlarından getirdiklerini dinledim devamlı.
görseniz yıkılırsınız valla.
neymiş efendim rus geçmiş önlerinden ve erkek ona bakmış.
vay vay vayyyy bitmek bilmeyen bir kafa .ikme operasyonu.
ama erkeğe direk laf edemediği için tüm laflar rus kadına.
yok böyle bikini giyilirmiymiş
yok nerdeyse heryeri dışarıdaymış
öyleymiş böyleymiş.
yahu yanındaki senin yanında ise seni seviyordur. neden kendini başkasıyla kıyaslıyorsun?
madem kıyaslayacaksın o halde neden sende az yemiyorsun?
bir kadının şişman olması beni hiç rahatsız etmez. önemli olan kendine olan güvenidir.
öyle şişman kadınlar gördüm ki yanındaki erkeği mum etmiş mum.
başkasının kıçıyla yarışa gireceğine önce kendi kıçını toparla, önce kendine güven.
neden bu kadar öz güven eksikliği?

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Mış mış, miş miş...

kara kedi görürsen ya kafanın üstünden geriye doğru bir tutam tuz at
ya yere bilmem kaç kere tükür
ya da saçını çek...
akşam tırnak kesilmez,
kısır kadın çocuğu olması için devenin altından geçer,
hamile kadın ayıya bakarsa çocuğu kıllı olur,
gelin ayakkabısının altına adını yazan "evde kalmış" kesin evlenir,
oklava elde iken üstünden atlanmaz çünkü karın ağrısı yaparmış,
ayakta pantalon giyilmez, şeytan işine karışırmış,
kulağını çekip tahtaya vur,
geceleri örümcek ağı bozulmaz,
gece çiklet çiğnenmez,
ayakkabı çıkarıldığında ters durmaması gerekir,
gece ölen kişinin üstüne sabaha kadar bıçak bırakılır,
ayın 13. günü uğursuzdur,
bir evin camına baykuş yada karga konarsa uğursuzluk demektir,
bir şeyi kırk kez söylersen olurmuş,
küçük çocuğun üstünden atlarsan çocuğun boyu kısa kalır,
cumaları ev süpürmek günahtır,
haftanın bilmem ne günü ev satın alınmaz,
yeni doğan bir çocuğun kırkı çıkmadan tırnakları kesilirse çocuk asi olur,
dört yapraklı yonca bulanın talihi açılır,
elden ele bıçak verilmez,
yıldız kayması ölümü getirir,
merdiven altından geçmek uğursuzluktur,
evlenirken eşinin ayağına bas,
yemin eden kişi yemin ederken sağ ayağını kaldırırsa yemini geçerli sayılmaz,
kapı eşiğine oturan iftiraya uğrar,
sol avucun kaşınırsa sana para gelecek demektir,
arefe günü dikiş dikilmez,
otururken bacak sallarsan kapına alacaklın dayanır,

ve bunun gibi milyonlarca hurafe daha.
aklım almıyor bunları,
hele hele teker teker düşününce o kadar saçma ve akıl dışı ki
içimden her seferinde "yahu bunlara hangi denyo inanır" diyesim geliyor.
düşünsenize bu saçmalıklar bize küçücük yaşımızda anlatılıyor
yani bunlarla büyüyoruz, üstelik söyleyenler kim?
önce evdeki ana-babamız sonra dışarıdaki büyükler ve diğerleri,
bunun bir çocuğun bakış açısından ne demek olduğunu düşünelim;
- "eh bir çocuk olarak karşımdaki tüm büyükler böyle diyorsa
demek ki kıçıma kurbağa kaçarsa eyfel kulesine çıkıp çince şarkı söylemem lazım"
yani bir çocuk zaten büyüklerin dediklerini kanun olarak kabul etmeye hazırken böylesine korkunç
ve saçma şeyler söylediğinizde nasıl inanmasın???
bu ülkedeki insanların %98'i hurafelere inanıyor
bu yüzdenin yaklaşık %70'i hayatında birkaç hurafeyi devamlı uyguluyor.
vay anam vayyyy memleketin haline bak.
her on kişiden yedisinin hayatında batıl inançlar önemli bir yer teşkil ediyor.
bunlarla büyütülen bir çocuğun
ilerideki hayatında kendine güvenen, ayakları üstünde durabilen, kendinin ne olduğunu bilip
buna göre yaşayan bir insan olabilmesi mümkün müdür?
hadi biz boku yedik bari çocuklarımızı kurtaralım.
merdivenin altından geçerken onu uyarmazsak
ya da bir kedi uçan bir kuştan düşen bir kılı üstünde taşıyor ve bu kılı bizim evimizde düşürürse
bizim evden akordeoncu çıkmaz gibisinden lafları çocuklarımıza etmezsek
çocuklarımız değil ama torunlarımızın bu gibi dangalakça safsatalardan kurtulmuş,
hayata mantığı ile bakabilen,
kendi seçimlerini dışarıdan gelen etkiler doğrultusunda değil inandığı şekilde yapan,
mental olarak sağlıklı ve ileri nesillere doğru yaşayabilmeyi öğretebilen
insanlar olmasını sağlayabiliriz.
günü ve yarını düşününp dar pencereye sıkışma,
dünyanın geleceğindeki insanların "doğru insanlar" olabilmesi için
kendini ve çevreni bu saçmalıklardan kurtar...

13 Mayıs 2010 Perşembe

Bankamatik, ATM...

bankaların önünde duran para makineleri var ya taktım kafaya onları birkaç sebepten ötürü.
öncelikle insana kendini salak hissettiriyor bu makine
kartı sokun (hadi ya bende parmağımı soksam çalışır sanmıştım)
şifrenizi girin (beni tanımlayan şey sadece 4 haneli bir rakam)
şifrenizi banka çalışanları dahil kimseyle paylaşmayın (yok ben salağım taksime çıkıp bağırıcam şifremi)
işleminizi seçin (hadi bu mantıklı)
kullandığınız için teşekkür ederiz (bu makineyi kullanıp bu mesajı görüp aaa bana teşekkür etti ne güzellll diyen var mıdır acaba)
neyse aslında işin kafaya taktığım noktası bu değil ama yine de makine ile ilk münasebet
bana neredeyse "sen salaksın, bu direktifleri vermezsek para çekemeyecek kadar salaksın" mesajı verse de
kafaya taktığım olay hiç arkanızda kuyruk bekleyen biri varken atm'den para çektiniz mi?
kesin çekmişsinizdir ki olay burada başlıyor.
bu ülkede para çekmek için kuyrukta bekleyenlerin  %95'i siz kartınızı soktuğunuz anda
röntgene başlıyor.
kart sizin
işlem sizin
hesabınızdaki para sizin
ama arkanızdaki sanki bunların hepsi onunmuş gibi siz işleminizi bitirene kadar dikizleyip duruyor.
yahu ne bakıyorsun arkadaş?
sana ne benim ne yaptığımdan ya da hesabımda kaç para olduğundan?
geçenlerde bir alışveriş merkezinde durdum para çekiyorum
gençten iki tanesi arkamda sıra bekliyor.
birinin kafa sağdan uzanmış benim kolumun altından hesabımı kontrol ederken
diğer soldan uzanıp aynen şunu dedi yanındaki arkadaşına ;
- abinin hesabında da iyi para varmış...
lan sana ne benim kaç param olduğundan?
arkadaşı da ona bakıp "valla yaa" deyince dayanamadım
size ne benim hesabımdan dediğimde
ikisi de başını öne eğip pardon abi dedi
bu sadece bir örnek.
her seferinde bunlar gibi insanlarla karşılaşıyorum.
bir insan diğerinin hesabında kaç parası var diye neden merak eder?
asıl soru bu.
karşılaştırma yapmak için.
bu ülke insanının en büyük sıkıntısı da bu zaten.
herşeyi herkesi kendisi ile karşılaştırıyor.
sanki benim hesabımdaki paradan fazlası onun hesabında olursa benden üstün insanmış gibi
hissediyor kendini.
delimisiniz siz yahu?
başkasının hesabında yazan rakamlar silsilesi neden seni başkasına karşı büyük ya da küçük yapsın ki?
senden fazla parası varsa senden fazla parası vardır.
senden az parası varsa senden az parası vardır.
durum bu kadar basittir.
ama bu kadar basit bir şeyi alıp
kendini karşılaştırma olayına girersen
bu hayatta arpa boyu yol gidemezsin.
kendini geliştirmek için önce ve sonra yani her zaman kendine bakmalısın
başkasının banka hesabına değil.
üstelik çok antipatik bir şey bu yapılan.
arkadan zürafa boynu gibi boynunu uzatıp
önündeki adamın hesabını kontrol etmek gerçekten çok sinir bozucu.
anlayamadığımız nokta illa ki bir karşılaştırma yapmak zorunda isek
bu karşılaştırmayı başkaları ile değil
kendi kendimizle yapmamız gerektiğidir.
umarım bu dünyada o günleri görebilirim.
ya da bir gün sinirime hakim olamayıp arkamdakinin kafasını atm'nin ekranına geçireceğim.
hey arkadan dikizciler;
seçim sizin
ya kendi işinize bakın
ya da bir gün o makineden içeri kafanızın girmesine gık etmeyin.