bir dönem basketbol oynadım
vasat bir oyuncuydum bana göre.
maç içinde rahat yapabildiklerim rahatsız yaptıklarımın yanında pek azdı
yani bir çok şeyi hissederek değil kitabına uygun yapmaya çalışırdım
zaten bence bu yüzden iyi bir oyuncu olamadım.
maç içinde kabuslarımdan biri faul çizgisinin arkasında
faul atışı kullanmak idi.
herşeyi kitabına uygun yapabilme takıntım yüzünden serbest atışı bile
bana öğretildiği gibi atmaya çalışırdım ve çoğunu kaçırırdım
elim titrerdi atıştan önce
aslında içim ürperirdi.
işte o ürpertiyi hissettiğim an kaçıracağımı bilirdim.
az önce film izlerken bir sahne beni bir anda o günlerime geri götürdü
ve o dönemki mükemmelleyetçilik takıntım aklıma geldi
yine içim titredi
ama bu sefer üstünden yıllar geçmiş olmasından biraz daha tecrübeliyim
ve kendime "çizginin gerisinde içimi ürperten ve beni korkutan neydi" diye sordum..
cevabım "özgüven" eksikliği oldu.
peki dedim ya şimdi?
ya şimdi geçtimi o özgüven eksikliği?
sanırım hayır geçmemiş sadece şekil değiştirmiş, bugüne uygun hale gelmiş.
işte korkularımdan biri buymuş, özgüven eksikliği...
eee bildik noldu?
bende var olan ama hoşuma gitmeyen bir şeyi değiştirme fırsatı yakalamış oldum.
ne mi yapacağım?
yarın ilk iş bir basketbol topu alacağım
ve içimdeki ürpertiyi artık hissetmeyene kadar
o lanet çizginin arkasına geçip şut atacağım,
ne kadar sürerse sürsün
bildiğim tek şey var
o ürperti bitecek...
10 Temmuz 2010 Cumartesi
6 Temmuz 2010 Salı
Erkek & Kadın, Tanrı & Doğa
okuyacağına hemen kızmak yerine
teşbihte hata olmaz deyiver...
Tanrı bu dünyada hep erkek olarak tasvir edilmiştir.
hepimiz küçükken "Allah baba" derdik hatırlarsınız
Doğa'da kadın olarak tasvir edilir
ona da "Doğa ana" deriz.
Tanrı "verici" Doğa ise "alıcı" dır.
doğa kendi kendine bir döngü içindedir ancak
güneş ısısını, ay ışığını, yer çekimi kuvvetini, rüzgar sürüklediklerini
doğaya vermezse doğa üretemez.
dünya dışından dünyaya gelen, dünyaya verilen her şeyin de Yaradan'dan geldiğini düşünecek olursak
doğa bu durumda alan, aldığını kendini kendi kurallarında devam ettiren oluyor.
olaya makrodan mikroya şeklinde bakacak olursak
aslında kadın-erkek ilişkilerinde de aynı sistem işliyor
erkek vericidir, verir.
kadın alıcıdır, alır
kadın aldıklarını aynen doğa gibi farklı şekillere sokarak kendi kurallarına uygun hale getirir ve kullanır.
erkek ise görevi gereği sadece verir.
işte bu yüzden erkek kadından daha büyüktür gibi
sığ bir şey tartışmam bile zira evrende bir denge var malum.
ancak kadınlar yaşamlarına bu şekilde bakabilirlerse
erkekleri anlamakta çok büyük bir adım atabilirler.
günümüzde bu iki cins arasındaki en büyük sıkıntı "sen beni anlamıyorsun" sıkıntısı.
ki bu şikayet çoğunlukla kadından gelir.
erkeğin kadını anlama gibi bir şansı yoktur zira dna'lar farklı.
bakın bir örnek vereyim,
diyelimki erkek tek başına evinde birkaç gün geçirecek olsun,
evini pek toplamaz hatta yediği pizza kutularını bile salonda bırakabilir.
bu erkek için çok doğaldır.
ama aynı şey kadın için "ayyy çok iğrençsinnn" şeklinde yorumlanır
çünkü kadın tertip ister düzen ister.
işte iki cinsin dna'sı aynen bu kadar birbirinden farklı.
kadın doğa olduğunu
yani alıcı olduğunu
yani erkekten alacakları olmazsa kendi içindeki dengeyi kuramayacağını
yani sadece ona verilen ile farklı şeyler yaratabileceğini
bilincinde olmazsa iki cinsin yan yana durma ihtimali bile yok.
iki cinsin yanyana uzun süre zaman geçirebilmeleri için gerekli olan şey
iletişim falan değildir
sadece iki tarafında buradaki rolünü iyi anlamasıdır.
erkek kardeşim ne yaparsan yap sen vermekle yükümlüsün
ve yaradılışın icabı istesen de bunu değiştiremezsin.
üretemezsin,
denge kuramazsın,
aldığını farklı şekle getiremezsin
kısacası sen erkeksin erkekliğini bil sus otur.
kadın kardeşim sende dünyaları ben yarattım edasıyla dolanıp durma
erkeğin sana vermeden hiç birşeyi yaratamayacağını
doğuramayacağını
evinde, işinde, ilişkilerinde dengeyi sağlayamayacağını
anla sende sus otur.
iki taraf bu ayrımı algılayabilir ve beklentilerini buna göre ayarlarsa
gül gibi geçinip giderler.
yoksa kadın "sen beni anlamıyorsunnnnnnnnnn" diye daha yıllarca kafa ütülemeye devam eder,
erkekte "len ben birşey yapmıyorum, ne istiyor bu manyak benden" der durur...
teşbihte hata olmaz deyiver...
Tanrı bu dünyada hep erkek olarak tasvir edilmiştir.
hepimiz küçükken "Allah baba" derdik hatırlarsınız
Doğa'da kadın olarak tasvir edilir
ona da "Doğa ana" deriz.
Tanrı "verici" Doğa ise "alıcı" dır.
doğa kendi kendine bir döngü içindedir ancak
güneş ısısını, ay ışığını, yer çekimi kuvvetini, rüzgar sürüklediklerini
doğaya vermezse doğa üretemez.
dünya dışından dünyaya gelen, dünyaya verilen her şeyin de Yaradan'dan geldiğini düşünecek olursak
doğa bu durumda alan, aldığını kendini kendi kurallarında devam ettiren oluyor.
olaya makrodan mikroya şeklinde bakacak olursak
aslında kadın-erkek ilişkilerinde de aynı sistem işliyor
erkek vericidir, verir.
kadın alıcıdır, alır
kadın aldıklarını aynen doğa gibi farklı şekillere sokarak kendi kurallarına uygun hale getirir ve kullanır.
erkek ise görevi gereği sadece verir.
işte bu yüzden erkek kadından daha büyüktür gibi
sığ bir şey tartışmam bile zira evrende bir denge var malum.
ancak kadınlar yaşamlarına bu şekilde bakabilirlerse
erkekleri anlamakta çok büyük bir adım atabilirler.
günümüzde bu iki cins arasındaki en büyük sıkıntı "sen beni anlamıyorsun" sıkıntısı.
ki bu şikayet çoğunlukla kadından gelir.
erkeğin kadını anlama gibi bir şansı yoktur zira dna'lar farklı.
bakın bir örnek vereyim,
diyelimki erkek tek başına evinde birkaç gün geçirecek olsun,
evini pek toplamaz hatta yediği pizza kutularını bile salonda bırakabilir.
bu erkek için çok doğaldır.
ama aynı şey kadın için "ayyy çok iğrençsinnn" şeklinde yorumlanır
çünkü kadın tertip ister düzen ister.
işte iki cinsin dna'sı aynen bu kadar birbirinden farklı.
kadın doğa olduğunu
yani alıcı olduğunu
yani erkekten alacakları olmazsa kendi içindeki dengeyi kuramayacağını
yani sadece ona verilen ile farklı şeyler yaratabileceğini
bilincinde olmazsa iki cinsin yan yana durma ihtimali bile yok.
iki cinsin yanyana uzun süre zaman geçirebilmeleri için gerekli olan şey
iletişim falan değildir
sadece iki tarafında buradaki rolünü iyi anlamasıdır.
erkek kardeşim ne yaparsan yap sen vermekle yükümlüsün
ve yaradılışın icabı istesen de bunu değiştiremezsin.
üretemezsin,
denge kuramazsın,
aldığını farklı şekle getiremezsin
kısacası sen erkeksin erkekliğini bil sus otur.
kadın kardeşim sende dünyaları ben yarattım edasıyla dolanıp durma
erkeğin sana vermeden hiç birşeyi yaratamayacağını
doğuramayacağını
evinde, işinde, ilişkilerinde dengeyi sağlayamayacağını
anla sende sus otur.
iki taraf bu ayrımı algılayabilir ve beklentilerini buna göre ayarlarsa
gül gibi geçinip giderler.
yoksa kadın "sen beni anlamıyorsunnnnnnnnnn" diye daha yıllarca kafa ütülemeye devam eder,
erkekte "len ben birşey yapmıyorum, ne istiyor bu manyak benden" der durur...
2 Temmuz 2010 Cuma
Polis farklı mı?...
alışmışım bu ülkedeki polisin karşısında "mum" olmaya
zira eli silahlı adamların baskın olduğu bir dönemde büyüdüm,
hani kaldırımın solundan yürürsen sağcıların,
sağından yürürsen solcuların adamı mıhladığı dönemlerde.
tabi ki o zamanlarda yaşım küçüktü ama keşke büyük olsaydı da
böyle travmalar katılmasaydı hayatıma.
8-9 yaşındayken darbe marbe bir sürü manyaklığın içinde anlamaz gözlerle bakıyordum çevreme.
zaman geçti büyüdüm, ülke değişti, poliste değişim içinde
her ne kadar insanın değişimi kadar hızlı değişmeseler de
yine de o günlere göre daha bir toplumcu oldular.
ama değişmeyen bir polis bölümü kaldı : trafik polisi...
o gün neyse bugün de o.
trafik polisinin amacı bu ülkede bir köşede bekleyip yanlış yaptığın anda tepene binerek
köküne kadar cezayı basmak, işte bizdeki trafik polisinin görevi bu olmasa da amacı bu.
bir kaç sefer ceza yedim çünkü polis saklanmış bir köşede pusuya yatmış bekliyor,
hız sınırını geçtin dediler peki dedim ispat edin bana gösterin kaçla geçtiğimi, cevap yok.
yahu dedim bir gün bir tanesine işiniz pusuya yatıp milleti cezalandırmak mı
yoksa birimiz hata yaptığında cezayı keserken bir daha yapmaması için
polisçe yani bilgece konuşup bir dahaki sefer için sıcak yaklaşımından ötürü aklımda kalman mı?
bunu sordum bir polise bırak şimdi felsefeyi dedi.
anladım ki amaç cezayı kesmek, üzüm yemek değil.
bir gün almanyada araba kiraladım ve otobanda gidiyorum. çişim geldi bomboş otobanda
tuttum, tuttum ama artık dayanma noktasını geçtim patlamak üzereyim, çektim kenara
indim arabadan daldım ormanın içine ve işimi hallettim.
arabanın yanına geldim bir baktım otoban polisi arabamın arkasında duruyor.
araca yönlendim, polis aracının içinden 2 polis çıktı. alman olmadığımı söyledim
ingilizce biliyormusun dediler evet dedim. ne oldu bir sorun mu var durdun? yardıma ihtiyacın var mı? diye sordular, yok çişim geldi tutamadım o yüzden durdum dedim. güldüler.
hallettin mi bari dediler evet dedim.
peki ama bilmen gerekir ki aracının sol arka lastiği çizginin biraz dışında kalmış, bu otobanda bekleme kurallarına aykırı o yüzden işlem yapmalıyız dediler. o kadar yumuşak ve güler yüzlü idiler ki
karşı çıkmadım bile. cezam neyse yazın lütfen dedim.
küçük bir ceza yazdılar, cezayı bana vermeden önce polislerden birisi arabana binebilir miyim diye sordu
bin tabi dedim, bindi. diğer polis ise şimdi seyret bak otobanda bekleme yapmak için nasıl park etmelisin
göstereceğiz dedi. biri arabamla nasıl park edeceğimi gösterirken diğeri ise
yanlış park etmemin nelere yol açabileceğine dair yaşanmış örnekler anlatıyordu.
işlerini bitirdikten sonra hayatımda ilk kez bir polise teşekkür ettim.
işte bizdeki polis kafasıyla almanyadaki polis kafası farkını ben böyle yaşadım.
haaa orada da polis yanlış işler yapmıyor mu?
kesin yapıyordur ama ben cezayı kesmiş olmasına rağmen bir dahaki sefer için rehber olan
o iki polisi unutmadım. bu ülkede ise doğduğumdan beri aklımda kalan tek bir polis yüzü siması yok.
anlayana sivri sinek hesabı...
zira eli silahlı adamların baskın olduğu bir dönemde büyüdüm,
hani kaldırımın solundan yürürsen sağcıların,
sağından yürürsen solcuların adamı mıhladığı dönemlerde.
tabi ki o zamanlarda yaşım küçüktü ama keşke büyük olsaydı da
böyle travmalar katılmasaydı hayatıma.
8-9 yaşındayken darbe marbe bir sürü manyaklığın içinde anlamaz gözlerle bakıyordum çevreme.
zaman geçti büyüdüm, ülke değişti, poliste değişim içinde
her ne kadar insanın değişimi kadar hızlı değişmeseler de
yine de o günlere göre daha bir toplumcu oldular.
ama değişmeyen bir polis bölümü kaldı : trafik polisi...
o gün neyse bugün de o.
trafik polisinin amacı bu ülkede bir köşede bekleyip yanlış yaptığın anda tepene binerek
köküne kadar cezayı basmak, işte bizdeki trafik polisinin görevi bu olmasa da amacı bu.
bir kaç sefer ceza yedim çünkü polis saklanmış bir köşede pusuya yatmış bekliyor,
hız sınırını geçtin dediler peki dedim ispat edin bana gösterin kaçla geçtiğimi, cevap yok.
yahu dedim bir gün bir tanesine işiniz pusuya yatıp milleti cezalandırmak mı
yoksa birimiz hata yaptığında cezayı keserken bir daha yapmaması için
polisçe yani bilgece konuşup bir dahaki sefer için sıcak yaklaşımından ötürü aklımda kalman mı?
bunu sordum bir polise bırak şimdi felsefeyi dedi.
anladım ki amaç cezayı kesmek, üzüm yemek değil.
bir gün almanyada araba kiraladım ve otobanda gidiyorum. çişim geldi bomboş otobanda
tuttum, tuttum ama artık dayanma noktasını geçtim patlamak üzereyim, çektim kenara
indim arabadan daldım ormanın içine ve işimi hallettim.
arabanın yanına geldim bir baktım otoban polisi arabamın arkasında duruyor.
araca yönlendim, polis aracının içinden 2 polis çıktı. alman olmadığımı söyledim
ingilizce biliyormusun dediler evet dedim. ne oldu bir sorun mu var durdun? yardıma ihtiyacın var mı? diye sordular, yok çişim geldi tutamadım o yüzden durdum dedim. güldüler.
hallettin mi bari dediler evet dedim.
peki ama bilmen gerekir ki aracının sol arka lastiği çizginin biraz dışında kalmış, bu otobanda bekleme kurallarına aykırı o yüzden işlem yapmalıyız dediler. o kadar yumuşak ve güler yüzlü idiler ki
karşı çıkmadım bile. cezam neyse yazın lütfen dedim.
küçük bir ceza yazdılar, cezayı bana vermeden önce polislerden birisi arabana binebilir miyim diye sordu
bin tabi dedim, bindi. diğer polis ise şimdi seyret bak otobanda bekleme yapmak için nasıl park etmelisin
göstereceğiz dedi. biri arabamla nasıl park edeceğimi gösterirken diğeri ise
yanlış park etmemin nelere yol açabileceğine dair yaşanmış örnekler anlatıyordu.
işlerini bitirdikten sonra hayatımda ilk kez bir polise teşekkür ettim.
işte bizdeki polis kafasıyla almanyadaki polis kafası farkını ben böyle yaşadım.
haaa orada da polis yanlış işler yapmıyor mu?
kesin yapıyordur ama ben cezayı kesmiş olmasına rağmen bir dahaki sefer için rehber olan
o iki polisi unutmadım. bu ülkede ise doğduğumdan beri aklımda kalan tek bir polis yüzü siması yok.
anlayana sivri sinek hesabı...
29 Haziran 2010 Salı
Arada bir yerde...
çocuğu olanlar dünyayı bir çocuk gözünden görebilme oyununu oynamışlardır sanırım.
en azından ben devamlı oynuyorum.
oğlumun vücudundan dışarı bakmaca oynuyorum.
bir süredir farkettim ki çocuklarda büyüklerde olmayan bazı özellikler var.
örneğin çocuklar birine baktıklarında -çok korkunç olmadığı sürece-
baktıkları kişi hakkında direk olarak çirkin, güzel, uzun, kısa, iğrenç
gibi görmüyorlar.
onlar için baktıklarında gördükleri her kişi "insan"
hiç tanımadıkları kime bakarlarsa baksınlar ona kendi içlerinden iyi kötü gibi
yakıştırmalar da yapmıyorlar.
onlar için herkes "iyi".
bunu fark ettiğimde acaba bu özellik sadece çocukluğumuzda kalan bir şey mi diye düşündüm
ve gözlem yapmaya başladım
gördüm ki bu özelliğimizi çocukluktan çıkıp ergenliğe girdiğimizde kaybediyoruz
ve yaşlandığımızda tekrar kazanıyorum.
gerçekten huysuz ve başa çıkılmaz yaşlılar dışında hiç bir yaşlı karşısındaki insanı
şöyle yada böyle diye etiketlemiyor aynen çocuklukta olduğu gibi.
çocukluktan ergenliğe - orta yaştan yaşlılığa geçiş
hmmm peki arada kalan onca sene?
işte o arada birşeyleri ters yapıyoruz...
düzeltilebilir mi?
sanırım.
düşünmeliyim...
en azından ben devamlı oynuyorum.
oğlumun vücudundan dışarı bakmaca oynuyorum.
bir süredir farkettim ki çocuklarda büyüklerde olmayan bazı özellikler var.
örneğin çocuklar birine baktıklarında -çok korkunç olmadığı sürece-
baktıkları kişi hakkında direk olarak çirkin, güzel, uzun, kısa, iğrenç
gibi görmüyorlar.
onlar için baktıklarında gördükleri her kişi "insan"
hiç tanımadıkları kime bakarlarsa baksınlar ona kendi içlerinden iyi kötü gibi
yakıştırmalar da yapmıyorlar.
onlar için herkes "iyi".
bunu fark ettiğimde acaba bu özellik sadece çocukluğumuzda kalan bir şey mi diye düşündüm
ve gözlem yapmaya başladım
gördüm ki bu özelliğimizi çocukluktan çıkıp ergenliğe girdiğimizde kaybediyoruz
ve yaşlandığımızda tekrar kazanıyorum.
gerçekten huysuz ve başa çıkılmaz yaşlılar dışında hiç bir yaşlı karşısındaki insanı
şöyle yada böyle diye etiketlemiyor aynen çocuklukta olduğu gibi.
çocukluktan ergenliğe - orta yaştan yaşlılığa geçiş
hmmm peki arada kalan onca sene?
işte o arada birşeyleri ters yapıyoruz...
düzeltilebilir mi?
sanırım.
düşünmeliyim...
22 Haziran 2010 Salı
Neden?...
yurtdışında bir yerde bir çift düşünün
içinde ikisininde olduğu bir kare fotoğraf çektirmek istiyorlar
yoldan geçen birini çevirip
çoğunlukla çiftten erkek olan "pardon acaba bir resim çekebilirmisiniz" derken
kadın fotoğrafı çekmelerini istedikleri kişiye pişmiş kelle gibi gülerek bakar
çift resmin çekileceği yer neresi ise onun önüne geçer fotocu makinayı eline alır
peşinden fotoyu çekecek kişinin dangalakça sorusu gelir;
-buraya mı basıcam???
yok yandaki ağacın dalına basıcan tövbe tövbe
neyse çift yine pişmiş kelle misali fotocuya bakar
yine çoğunlukla erkek olan makinanın neresine basılacağını gösterir
fotocu bu sefer anlamıştır ve resmi çeker
peki foto çekildikten sonraki ilk 30 saniyede ne olur?
fotosu çekilen çift sanki vatan caddesinde 23 nisan gösterilerine çıkmış gibi
tüm dişler dışarıda fotocuya onlarca kez "tenk yu tenk yu" derler
o an ölümsüzleşti ya ohhhh çift rahatlar
peki fotocu?
evine birilerini mutlu etmenin verdiği rahatlıkla yoluna devam eder.
sokaktan geçen birine sadece 5 saniye sürecek bir resmi çektiği için
neden onlarca kez teşekkür edilir?
anladık adam sokakta bir yerlere gidiyor, yoldan çeviriyorsun, senin için birşey yapmasını rica ediyorsun falan
ama o tüm dişler ortada vatan caddesi olayı neden?
fotoyu çekecek olana neden bu yalakalık acep bir türlü anlamam.
************
başka bir neden daha var anlamadığım ama bunu sanırım çözeceğim,
bir veya birkaç kelimeyi bir yerden okuyup başka bir yere yazmanız gerektiğinde
o kelimeleri tek tek birkaç kez içinizden tekrar eder misiniz?
yüzde doksandokuz insan tekrarlamaz okuduğunu okuduğu gibi yazar.
buraya kadar herşey normal ama işin içine sayılar girince
hebelüp hübülüp olup çarpılıp kalıyoruz.
yani örneğin nette bankacılık işlemi yapıyorsunuz
kullanacağınız şifre işlemi yaparken cep telinize geliyor.
o şifreyi okuduktan gerekli bölüme yazana kadar
en az 2-3 kez tekrar ederiz değil mi?
:)))
veya biri bize bir numara söylediğinde o numarayı unutmamak için tekrar eder dururuz
ama biri bir cümle söylese unutmayız.
evet biliyorum söyleyeceğiniz ilk şey ;
- ee çünkü normal hayatta kelimelerle daha çok haşır neşiriz, sayı olunca apışıp kalıyoruz.
bunu biliyorum
zaten benim sorduğum soru "neden" apışıp kaldığımız.
acaba sayılar üzerine çalışırsak kelimeler üzerindeki başarımızı tekrarlayabilirmiyiz?
peki tekrarlayabilirsek acaba beynimizin hangi çalışmayan bölümünü devreye sokarız?
o bölümü devreye soktuğumuzda düşünsel nasıl bir farklılığa ulaşabiliriz acaba?
bunu düşünmeliyim...
içinde ikisininde olduğu bir kare fotoğraf çektirmek istiyorlar
yoldan geçen birini çevirip
çoğunlukla çiftten erkek olan "pardon acaba bir resim çekebilirmisiniz" derken
kadın fotoğrafı çekmelerini istedikleri kişiye pişmiş kelle gibi gülerek bakar
çift resmin çekileceği yer neresi ise onun önüne geçer fotocu makinayı eline alır
peşinden fotoyu çekecek kişinin dangalakça sorusu gelir;
-buraya mı basıcam???
yok yandaki ağacın dalına basıcan tövbe tövbe
neyse çift yine pişmiş kelle misali fotocuya bakar
yine çoğunlukla erkek olan makinanın neresine basılacağını gösterir
fotocu bu sefer anlamıştır ve resmi çeker
peki foto çekildikten sonraki ilk 30 saniyede ne olur?
fotosu çekilen çift sanki vatan caddesinde 23 nisan gösterilerine çıkmış gibi
tüm dişler dışarıda fotocuya onlarca kez "tenk yu tenk yu" derler
o an ölümsüzleşti ya ohhhh çift rahatlar
peki fotocu?
evine birilerini mutlu etmenin verdiği rahatlıkla yoluna devam eder.
sokaktan geçen birine sadece 5 saniye sürecek bir resmi çektiği için
neden onlarca kez teşekkür edilir?
anladık adam sokakta bir yerlere gidiyor, yoldan çeviriyorsun, senin için birşey yapmasını rica ediyorsun falan
ama o tüm dişler ortada vatan caddesi olayı neden?
fotoyu çekecek olana neden bu yalakalık acep bir türlü anlamam.
************
başka bir neden daha var anlamadığım ama bunu sanırım çözeceğim,
bir veya birkaç kelimeyi bir yerden okuyup başka bir yere yazmanız gerektiğinde
o kelimeleri tek tek birkaç kez içinizden tekrar eder misiniz?
yüzde doksandokuz insan tekrarlamaz okuduğunu okuduğu gibi yazar.
buraya kadar herşey normal ama işin içine sayılar girince
hebelüp hübülüp olup çarpılıp kalıyoruz.
yani örneğin nette bankacılık işlemi yapıyorsunuz
kullanacağınız şifre işlemi yaparken cep telinize geliyor.
o şifreyi okuduktan gerekli bölüme yazana kadar
en az 2-3 kez tekrar ederiz değil mi?
:)))
veya biri bize bir numara söylediğinde o numarayı unutmamak için tekrar eder dururuz
ama biri bir cümle söylese unutmayız.
evet biliyorum söyleyeceğiniz ilk şey ;
- ee çünkü normal hayatta kelimelerle daha çok haşır neşiriz, sayı olunca apışıp kalıyoruz.
bunu biliyorum
zaten benim sorduğum soru "neden" apışıp kaldığımız.
acaba sayılar üzerine çalışırsak kelimeler üzerindeki başarımızı tekrarlayabilirmiyiz?
peki tekrarlayabilirsek acaba beynimizin hangi çalışmayan bölümünü devreye sokarız?
o bölümü devreye soktuğumuzda düşünsel nasıl bir farklılığa ulaşabiliriz acaba?
bunu düşünmeliyim...
17 Haziran 2010 Perşembe
Korku...
hepimiz birşelerden korkuyoruz.
hemde öldüğümüz ana kadar.
büyük ya da küçük ama hepimiz birşeylerden korkuyoruz.
birine küçük gelen korku bir diğerimize dünya sonu büyüklüğünde geliyor.
herkes, hepimiz hep korkuyoruz.
peki ama niye korkuyoruz?
niye korktuğumuzu çözebilmek için önce nelerden korktuğumuz kendimize itiraf etmemiz gerekir.
bizler başkaları ile paylaşmadıkça hiç kimse bizlerin nelerden korktuğunu bilemez.
örneğin beni tanıyanlar hatta çok iyi tanıdığını iddia edenler bir zamanlar fareden korktuğumu bilmezler.
bir zamanlar diyorum zira fare korkum üzerine bir çalışma yaptım.
şimdi farden korkuyor muyum? bunun cevabını şimdilik bilemiyorum
zira o çalışmayı yaptıktan beri hiç fare ile karşılaşmadım.
önce nelerden korktuğumuzu kendimize karşı dürüst olarak bir kağıda yazalım
küçük ya da büyük korku diye ayırmadan hepsini yazalım.
teker teker tüm korkularımızı düşünüp kağıda dökelim.
ve işe o kağıda yazdığımız ve bize "küçük" gelen bir korkumuzla başlayalım.
örneğin bir çok insanda var olan böcek korkusu.
küçücük bir böcek bizi önce korkutur sonra iğrendirir
ama böcek ile empati kurmaya çalışırsak aslında bu böcek korkumuzun
ne denli komik olduğunu anlarız.
vücutsal orantıya baktığımızda bir hamamböceği bir insanın binde biri kadardır.
işte bizim korku dediğimiz aslında tam anlamıyla büyük bir "komedi" olan olay da burada başlıyor.
bizim binde birimiz kadar olan, gücü hiç bir şekilde bize bir şey yapmaya yetmeyecek
küçücük bir yaratık bizi donumuza korkuturken acaba bize bakınca ne düşünüyordur?
hayvanlar düşünmez diyen olursa diye düzeltelim içgüdüsü ona ne anlatıyordur acaba?
bir düşünün normal bir insan boyutunun tam bin katı kadar büyüklükte bir varlık bir yaratık
tam karşınızda duruyor ve size bakınca tir tir titriyor, hopluyor zıplıyor,
kanapenin üstüne kaçıyor ya da elinde bir terlikle sizi kovalıyor.
komik değil mi?
ulan bin katım kadar olmuşsun ama hala altına ediyorsun demezler mi o dev yaratığa :)
korkularımızdan kurtulmanın ilk yolu kağıdımıza yazdığımız küçük ve gözle görebildiğimiz
korkularla işe başlamaktır ki böcek buna bir örnektir.
korkularımızı yukarıdaki böcek-insan-dev örneği gibi örnekleyip
mantıklı bir halde düşünürsek
korktuğumuz şeyden korkmanın mantıksız olduğunu görmeye başlarız.
eğer mantık kendine göre mantıklı bir açıklama bulursa önce sakinleşir
sonra düşünmeye başlar
ve bir süre sonra ondan korkmamaya başlar.
korkularımızdan kurtulmak için bu örneği devamlı yapmalıyız.
ancak her seferinde bir korku için.
tüm korkularımız için aynı anda mantıksal örnekler bulursak mantık bizi yine bloke edip
korkmamıza devam edecektir.
gelelim elle tutamadığımız gözle göremediğimiz korkularımıza
örneğin başarısız olma korkusu, ölüm korkusu veya yanlız kalma korkusu.
bunlar gibi onlarca korku örneklerimiz var
ancak bilmemiz gerekn tek bir şey var ki
elle tutamayıp gözle göremediğimiz her korkumuzu biz yarattık veya bize zaman içerisinde aşılandı.
bizler için o korkular artık bir parçamız.
ben de diyorum ki "hayır onlar bizim bir parçamız değil ve onların hepsinden teker teker kurtulabiliriz"
önemli olan bunu istemek ve kısa bir süre için disiplinli çalışmak.
elle tutamayıp gözle göremediğimiz duygusal korkularımızdan nasıl kurtulabileceğimizin kolay açıklamaları var
ancak ben bu yazıyı okuyanların nelerden korktuklarını bilmiyorum.
eğer bunlardan gerçekten kurtulmak istiyorsanız
s.benezra@neseplastik.com adresine korkunuzun ne olduğunu mail olarak gönderin
sonrasını beraber kolaylıkla hallederiz...
hemde öldüğümüz ana kadar.
büyük ya da küçük ama hepimiz birşeylerden korkuyoruz.
birine küçük gelen korku bir diğerimize dünya sonu büyüklüğünde geliyor.
herkes, hepimiz hep korkuyoruz.
peki ama niye korkuyoruz?
niye korktuğumuzu çözebilmek için önce nelerden korktuğumuz kendimize itiraf etmemiz gerekir.
bizler başkaları ile paylaşmadıkça hiç kimse bizlerin nelerden korktuğunu bilemez.
örneğin beni tanıyanlar hatta çok iyi tanıdığını iddia edenler bir zamanlar fareden korktuğumu bilmezler.
bir zamanlar diyorum zira fare korkum üzerine bir çalışma yaptım.
şimdi farden korkuyor muyum? bunun cevabını şimdilik bilemiyorum
zira o çalışmayı yaptıktan beri hiç fare ile karşılaşmadım.
önce nelerden korktuğumuzu kendimize karşı dürüst olarak bir kağıda yazalım
küçük ya da büyük korku diye ayırmadan hepsini yazalım.
teker teker tüm korkularımızı düşünüp kağıda dökelim.
ve işe o kağıda yazdığımız ve bize "küçük" gelen bir korkumuzla başlayalım.
örneğin bir çok insanda var olan böcek korkusu.
küçücük bir böcek bizi önce korkutur sonra iğrendirir
ama böcek ile empati kurmaya çalışırsak aslında bu böcek korkumuzun
ne denli komik olduğunu anlarız.
vücutsal orantıya baktığımızda bir hamamböceği bir insanın binde biri kadardır.
işte bizim korku dediğimiz aslında tam anlamıyla büyük bir "komedi" olan olay da burada başlıyor.
bizim binde birimiz kadar olan, gücü hiç bir şekilde bize bir şey yapmaya yetmeyecek
küçücük bir yaratık bizi donumuza korkuturken acaba bize bakınca ne düşünüyordur?
hayvanlar düşünmez diyen olursa diye düzeltelim içgüdüsü ona ne anlatıyordur acaba?
bir düşünün normal bir insan boyutunun tam bin katı kadar büyüklükte bir varlık bir yaratık
tam karşınızda duruyor ve size bakınca tir tir titriyor, hopluyor zıplıyor,
kanapenin üstüne kaçıyor ya da elinde bir terlikle sizi kovalıyor.
komik değil mi?
ulan bin katım kadar olmuşsun ama hala altına ediyorsun demezler mi o dev yaratığa :)
korkularımızdan kurtulmanın ilk yolu kağıdımıza yazdığımız küçük ve gözle görebildiğimiz
korkularla işe başlamaktır ki böcek buna bir örnektir.
korkularımızı yukarıdaki böcek-insan-dev örneği gibi örnekleyip
mantıklı bir halde düşünürsek
korktuğumuz şeyden korkmanın mantıksız olduğunu görmeye başlarız.
eğer mantık kendine göre mantıklı bir açıklama bulursa önce sakinleşir
sonra düşünmeye başlar
ve bir süre sonra ondan korkmamaya başlar.
korkularımızdan kurtulmak için bu örneği devamlı yapmalıyız.
ancak her seferinde bir korku için.
tüm korkularımız için aynı anda mantıksal örnekler bulursak mantık bizi yine bloke edip
korkmamıza devam edecektir.
gelelim elle tutamadığımız gözle göremediğimiz korkularımıza
örneğin başarısız olma korkusu, ölüm korkusu veya yanlız kalma korkusu.
bunlar gibi onlarca korku örneklerimiz var
ancak bilmemiz gerekn tek bir şey var ki
elle tutamayıp gözle göremediğimiz her korkumuzu biz yarattık veya bize zaman içerisinde aşılandı.
bizler için o korkular artık bir parçamız.
ben de diyorum ki "hayır onlar bizim bir parçamız değil ve onların hepsinden teker teker kurtulabiliriz"
önemli olan bunu istemek ve kısa bir süre için disiplinli çalışmak.
elle tutamayıp gözle göremediğimiz duygusal korkularımızdan nasıl kurtulabileceğimizin kolay açıklamaları var
ancak ben bu yazıyı okuyanların nelerden korktuklarını bilmiyorum.
eğer bunlardan gerçekten kurtulmak istiyorsanız
s.benezra@neseplastik.com adresine korkunuzun ne olduğunu mail olarak gönderin
sonrasını beraber kolaylıkla hallederiz...
7 Haziran 2010 Pazartesi
Nereye Gidiyoruz...
önce elimizle başladık,
sonra sopaya geçtik,
yetmedi ucuna taş bağladık
kesmedi mızrak yaptık,
peşinden ok ve yay geldi,
daha sonra uzun menzilli mancınıklar çıktı ortaya.
yetti mi?
hayır tabi ki
birimiz çıktı ortaya ve barutu bilmem neyle belirli bir basınçla sıkıştırırsak
silindir bir borunun içinden patlama yapabildiğini söyledi ve gösterdi.
böylelikle tabancayı bulduk.
tabancayı tüfek izledi
tüfeği eli tüfekli ordular,
sonra makinalı tüfekler geldi
bu aradaki bombaların gelişimini yazmıyorum bile.
makinalılar da kesmedi kana susamışlığımızı
ve peşinden silahları daha da uzağa taşıyabileceğimiz araçlar.
ordular, silahlar ve bombalar gitmeye başladı uzaklara,
ııhh dedik bu da yetmez daha büyüğünü daha gelişmişini bulmalıyız,
buldukta
bir gün dünya atom bombası ile uyandı.
düşünsenize bir şehir komple dünya haritasından silinmiş,
kalan kimyasalların etkileri ise yıllarca sürmüştü.
ne bok yiyoruz demek yerine
atom yetmedi nötron verelim dedik.
nötron
proton
sarin
misket
gece görüşlü
arka arkaya geldi
o da yetmedi füzyona bile daldık.
bugün ise kendi kendimize yarattığımız canavarın bizi yok etmemesi için
kıç korkusundan huzurla uyuyamıyoruz.
peki bu iş burda biter mi?
bence bitmez.
peki acaba bu dehşet gelişmeyi
bu gelinen noktaya kadar harcanan emeği ve parayı
bu dünya daha farklı nasıl iyi olur diye harcasaydık
şu an dünya nasıl olurdu hiç düşündünüz mü?
ben düşündüm
düşünüyorum.
bir çok konuda ya şöyle olsaydı diye beyin jimnastiği yapıp alternatif düşünceler üretiyorum.
ürettiğim her düşünce beni :
silahtan,
nefretten,
egodan,
hükmetme güdüsünden,
öldürmekten,
yaralamaktan
kısacası bunlara yol açabilecek tüm silahlardan uzaklaştırıyor.
ne diyeyim ki yürü be insanoğlu kim tutar seni...
sonra sopaya geçtik,
yetmedi ucuna taş bağladık
kesmedi mızrak yaptık,
peşinden ok ve yay geldi,
daha sonra uzun menzilli mancınıklar çıktı ortaya.
yetti mi?
hayır tabi ki
birimiz çıktı ortaya ve barutu bilmem neyle belirli bir basınçla sıkıştırırsak
silindir bir borunun içinden patlama yapabildiğini söyledi ve gösterdi.
böylelikle tabancayı bulduk.
tabancayı tüfek izledi
tüfeği eli tüfekli ordular,
sonra makinalı tüfekler geldi
bu aradaki bombaların gelişimini yazmıyorum bile.
makinalılar da kesmedi kana susamışlığımızı
ve peşinden silahları daha da uzağa taşıyabileceğimiz araçlar.
ordular, silahlar ve bombalar gitmeye başladı uzaklara,
ııhh dedik bu da yetmez daha büyüğünü daha gelişmişini bulmalıyız,
buldukta
bir gün dünya atom bombası ile uyandı.
düşünsenize bir şehir komple dünya haritasından silinmiş,
kalan kimyasalların etkileri ise yıllarca sürmüştü.
ne bok yiyoruz demek yerine
atom yetmedi nötron verelim dedik.
nötron
proton
sarin
misket
gece görüşlü
arka arkaya geldi
o da yetmedi füzyona bile daldık.
bugün ise kendi kendimize yarattığımız canavarın bizi yok etmemesi için
kıç korkusundan huzurla uyuyamıyoruz.
peki bu iş burda biter mi?
bence bitmez.
peki acaba bu dehşet gelişmeyi
bu gelinen noktaya kadar harcanan emeği ve parayı
bu dünya daha farklı nasıl iyi olur diye harcasaydık
şu an dünya nasıl olurdu hiç düşündünüz mü?
ben düşündüm
düşünüyorum.
bir çok konuda ya şöyle olsaydı diye beyin jimnastiği yapıp alternatif düşünceler üretiyorum.
ürettiğim her düşünce beni :
silahtan,
nefretten,
egodan,
hükmetme güdüsünden,
öldürmekten,
yaralamaktan
kısacası bunlara yol açabilecek tüm silahlardan uzaklaştırıyor.
ne diyeyim ki yürü be insanoğlu kim tutar seni...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)