28 Eylül 2010 Salı

Türkiye'de "BİZ" olayı...

 yabancı dil uğraşmayı sevdiğim bir hobimdir.
her dilin kendi içinde ilginç bir yapısı vardır.
bir kez bu yapıyı çözdünüz mü gerisi kelime ezberlemektir.
farklı dillerdeki yapıları inceledim
benzerlikler var ama bizim dilde öyle bir şey var ki
dünyada başka bir dilde var mı bilmiyorum.
benim araştırdığım dillerde ben bulamadım.
bu ülke konuşma dilinde birinci tekil şahısı yani "ben" i
çoğul şahıs olarak kullanma olayımız var yani "biz".
birine bir soru sor ben diye cevap vermesi gereken yerde çoğunlukla biz diyor.
buna taktım kafayı ve başladım sebebini anlamak için araştırmaya.
inanılmaz bir şey buldum.
bu ülke insanı sorumluluğunda olan,
veya içinde sevgi barındıran
veya şikayet içeren
bir şey söyleyeceğinde hemen "biz" diyor.
bir örnek vereyim. iki adam konuşurken biri diğerine ilişkisini sorduğunda
diğer kişi "seviyoruz işte" diyor.
kim oluyor o "siz"?
başka bir örnek daha vereyim,
radyo dinleyin, canlı yayına başlanmış biri bir konu hakkında şikayette bulunacaksa
"biz" böyle düşünüyoruz diyor.
sorumluluk, sevgi, şikayet
üçü de hakkında birşeyler söylendiğinde sonuç doğuracak olgulardır.
sonuç ise tepki getirir ve ne yazık ki ülkemizdeki insanların çoğu korkuyor.
sokakta polisten
işte patrondan
okulda hocadan
camide imamdan
evde veliden
devamlı korkuyoruz.
hal böyle olunca da o üçleme ile ilgili bir şey söyleyeceğimizde "biz" e dönüyoruz.
sanki hafifletici sebep "biz" demek :)
sorumluluk aldıysan
seviyorsan
şikayet edeceksen
SEN aldın
SEN sevdin
SEN ettin.
şöyle bir sağlam dur da sonuçlarıyla yüzleş be güzel kardeşim.
korkma bir şey olmaz. sen diline hakim olabildiğin sürece
karşındakinin iletişim dilini sökebildiğin sürece kimse sana
aldığın sorumluluktan veya ettiğin şikayetten ötürü tepki vermez.
BEN sorumluluk alırım
BEN severim
BEN şikayet ederim.
kapiş???

23 Eylül 2010 Perşembe

Et mi yoksa Ot mu?...

otçul doğmuş insan. ben demedim ingiliz proflar otçul dinazorlar ile insanın çene, diş ve yutak yapısını
incelemiş ve insanın ilk yaratıldığında otçul olduğunu bulmuşlar.
eski ahit "genesis" bölümüne bakıyoruz, Tanrı'nın buyurduğu bir cümle var ;
- Ben sana yemen için ağacın yemişini, yerin yeşilini verdim...
ne kadar açık ve bariz bir cümle değil mi? insan isen ne yiyeceğini anlatmış.
bu dünyada birbirine taban tavana zıt iki kavramın
ortak görüş bildirdiği ender noktalardan biri ile karşı karşıyayız.
bilim insan otçul diyor,
din Tanrı insana yemesi için ot verdi diyor.
yüzyıllardır birbirine üstünlük kurmak için çırpınan bu iki farklı fenomenin
aynı noktada hem de pişti olurcasına aynı noktada buluşması boşuna mı?
yazının başındaki o ingiliz proflar var ya, adamlar insan otçul diye bulmuş ya yetmemiş
iki insanı alıp birine et diğerine ot yedirmişler.
yaptıkları test sonuçlarına göre etçil insan otçul insana göre daha agresiv ve saldırgan
otçul insan etçile göre daha sakin ve sükunetini etçile göre daha uzun süre koruyabiliyor.
bununla da yetinmemişler ingiltereden kalkıp taaa amerikalara kadar gitmişler.
kuzey carolina üniversitesinde bilmem kaç yıl daha çalışmışlar
ve 2001 yılında dünya sağlık örgütüne raporlarını sunmuşlar ;
- insanın otçul olması hem kendi hem çevresi hem de dünya için uzun solukta çok daha faydalı...
sayfalarca yazılan raporun ana fikri bu.
10 yılı biraz aşkın bir süredir et, tavuk, hindi, ördek, eşek kısacası hiç et yemem.
her yıl 1 kez kolesterol ölçümü yaptırırım.
her yıl kanımı alan laboratuvar "akşama sonuç hazır olur" der
ama öğleden sonra beni cepten ararlar ve;
- selim beyyyy galiba sizin kan testinizde bir hata yaptık, tekrar kan verebilirmisinizzzz
diye sorarlar, bende onlara ;
- merak etmeyin test sonucunuz doğru çünkü ben et yemem derim.
zira türkiyede ortalama kolesterol 200 civarı iken bende 80.
her bir halttan ölebilirim ama kolesterolden ölmemeyi garantiledim.
et tüketiminin dünya üzerindeki dağılımına baktığınızda çok rahat görebileceğiniz bir tablo var,
dünyanın doğusuna doğru et tüketimi artıyor. dünyanın doğusu batısına göre çok daha fazla et tüketiyor.
bu neden mi önemli? efendim 2004-2005 yıllarında yaptığım spirituel araştırmalarda
benim de yolum yukarıdaki ingiliz proflar gibi kuzey carolina üniversitesine düşmüştü.
orada kürsü sahibi olan bir profesor ile yaklaşık 1 yıl süren görüşmelerim oldu.
karşılıklı biribirimize farklı konularda yardım etmiştik. tabi ki o bana benim ona ettiğimden
belki 100 kat fazla yardım etmişti. et-ot raporunu okuduktan sonra kendisine bu konuyla ilgili
bir bilgisi olup olmadığını sormuştum. bu konuda konuşmak istemediğini söylemişti.
eh madem konuşmak istemiyorsun o zaman anlatmak istemediğin şeyler var demektir diyerek
prof amcayı çok çok sıkıştırmıştım ve neden konuşmak istemediğini anlatmıştı.
durum kısaca şu : dünyadaki büyük güçler insanların her zaman kendi kontrollerinde
kalmalarını istediklerinden dolayı et tüketimini destekliyorlar. ve bu yüzden daha kolay kontrol
edebildikleri doğu ülkelerindeki yemek yeme alışkanlığını ete dayalı hale getirdiler. ve bunu öyle güzel
yaptılar ki ete dayalı yeme alışkanlığı olan ülkeler aslında bu özelliğin kendi ülkelerine has olduğunu
sanıp et tüketimine devam ettiler aslında durum hiç bilindiği gibi değil zira olay insan kontrolu.
ve bunu bilen dünya sağlık örgütü ingiliz profların otçul insan araştırmasını
fazla dallanıp budaklandırmadan arşivlere kaldırdı...
bunları ilk duyduğumda "hade leynnn" demiştim ancak yıllar içinde işim dolayısı ile
dünyanın bir çok yerine gidebildiğim için bunu araştırma şansım oldu.
örneğin bizim ülkede büyük çoğunluk "aaaa et bizim kültürümüzde varrr" derken
kazakistana giderseniz aynı cümlenin onlar tarafından da söylendiğini göreceksiniz
veya irana ya da arap yarımadasına.
ama şimdi kalkıp aşık olduğumuz hamburgerden, pirzoladan falan vaz mı geçelim yaniiii
diyenler çoğunlukta olacaktır. ister vazgeç ister geçme o senin seçimin.
benim görevim sana anlatmak gerisi sana kalmış...

14 Eylül 2010 Salı

Geriye Dönük Yaşamak...

geriye dönük yaşam nedir?
hayatımızın her anı gerçek anlamda bila istisna her anı geriye dönük geçiyor.
gün içinde binlerce duygu yaşıyoruz, bazılarını bir kez bazılarını ise birkaç kez aynı yaşıyoruz.
şöyle ki diyelim herhangi bir olay oldu ve olana kızdık, bir şeye neden kızarız?
hayatımızda daha önce olan olayların birikimleridir bugün kızdıklarımız.
sabahları yeni ve bilinmez bir güne doğduğumuzda oturup geçmişin gazetesini okuyoruz.
yaşadığımız sevgi bile geri dönük, geçmişte bize nasıl öğretildiyse nasıl gördüysek öyle seviyoruz.
ya bu iş bizi öylesine sarmış ki bir an durun ve düşünün
göreceksiniz ki konuşmamızdan beslenmemize, giydiklerimizden satın aldıklarımıza kadar
herşeyimiz geriye dönük yaşamın bir parçası.
insan olmanın temel prensiplerinden biri "gelişmek" ise
nasıl oluyor da geçmişe dönük yaşayarak kendimize "gelişmiş" diyebiliyoruz ki?
yazılanları bir an en objektif halinizle okuyup düşündüğünüzde "doğru be" dersiniz,
ama hemen akabinde yine bence değiştirmemiz gereken insancıl başka bir duygumuz parlıyor
ve otomatik bilincimiz bize direk şu soruyu soruyor: eeeee geçmişe dönük yaşamamak için napıcam?
ben bu soruyu kendime ilk sorduğumuda kendimi koskocaman simsiyah bir boşlukta yapayanlız hissettim.
çünkü cevabım yoktu ve insan cevap bulamadığı durumlarda kendini yanlız hisseder.
bu süreci geçtikten sonra ise kendimce çözümler üretmeye başladım.
son üretebildiğim çözüm ise her günün akşamında kafamda o günün perdesini kapatmak oldu.
geçirdiğim günde kısaca neler yediğimi, nelerin beni sevindirdiğini ya da kızdırdığını
hangi renklere bakmaktan keyif aldığımı gibi şeyleri düşünüp kendime şunu söylüyorum ;
bakalım yarın ne neyi hissettirecek...
geriye dönük yaşamanın tam çözümü müdür bu?
bence hayır zira eğer bir konu hakkında düşünüyor ve biz çözüm buluyorsam
çözümü bulmuş olmama rağmen hala aynı konu üzerinde düşünüyorsam
demek ki henüz doğruyu bulamamışımdır.
doğruyu bulamadım, arıyorum.
fikri olan var mı?

31 Ağustos 2010 Salı

Ne Kadar Gerekli?...

teknolojinin hayatımızdaki yeri görmezden gelemeyecek kadar büyük.
peki hiç neden bu kadar büyük olduğunu düşündük mü?
teknolojinin hayatımızda yer edinebilmesi için ne lazım?
hangi sektör olmasa bizim teknolojiden haberimiz olmaz?
tabi ki reklamcılık sektörü. bir örnek vereyim;
cep telefonları ilk çıktığında hepimiz nasıl mutlu olmuştuk hatırlayın.
hepimiz muz bulmuş maymun gibi dolanıyorduk etrafta.
en çok sorduğumuz soru ise : seninki burdan çekiyor mu? idi...
hepimizin elinde bir cep telefonu ile sersem sepelek saçma bir mutlulukla yaşamaya başlamıştık.
teknolojinin gelişiminden bihaber olduğumuz için elimizdeki ile yetinmiş ve mutlu olmuştuk.
ancak zaman geçtikçe teknoloji kameralı cep telefonunu buldu.
peki bunu bulan teknoloji ilk iş ne yaptı?
önce gazetelere küçük küçük "kameralı telefon çıkacak" diye yazılar yazdırmaya başladı.
daha sonra bu yazılar yoğunlaştı ve giderek arttı.
bizler kamerasız telefon ile çok mutlu iken bir anda "mutsuz" olmaya başladık. neden?
çünkü elimizdekinin değeri bitti ve kameralı telefon olmazsa kendimizi geri kalmış
ve bundan dolayı da mutsuz hissetmeye başladık.
yemedik, içmedik parayı denkleştirdik kameralısından aldık. yine mutlu olduk.
teknolojinin bir sonraki adımından yine bihaber olduğumuz için kameralı cep teli ile mutlu olduk.
peki ya sonra?
teknoloji yine gazetelere küçük küçük yazılar yazdırmaya başladı ;
messengerda cebe girecek facebookta bilmemne de diye, peşine bir de iphone taktılar.
anaaa biz yine mutsuz, yine para biriktirir bir hale geldik.
bu böyle devam edecek ve hiç durmayacak.
teknoloji karşıtı değilim, tersine dibine kadar savunurum
ancak buradaki püf noktası bugünkü teknolojiye neden ihtiyacımız olduğu.
olayı şöyle düşünün;
diyelimki dünyadaki teknolojik gelişmeleri 10 yıl önce tüm dünya insanları
bir karar vererek durdurmuş olsun,
yani internetin ve diğer branşlardaki teknolojinin
ilk patlama yapmaya başladığı yıllarda diyorum orada durdursak
bugünkü yenilikleri hiç bilmemiş olsak
bugün mutlu mu olurduk yoksa mutsuz mu?
dünyada her yıl teknolojik deneyler için harcanan milyarca doları düşünün.
bugün 10 yıl önceki teknolojiyi kullansak
ve bu her yıl boşa harcanan milyarca doları ülkeler arasında paylaştırsak
her ülke fonundan belli bir kısmını ayırıp
sadece sağlık alanında teknolojiye "yürü" desek
neleri çözebileceğimizi hayal edebiliyor musunuz?
bunu yapmak çok mu zor?
ilk anda 10 kişiden 9'u "olmaz, bu ancak ütopya olur" diyecektir.
ihtiyacımız olmayan teknolojiye harcadığımız parayı
mutlu olduğumuz bir keşfin hemen akabinde durdurup
harcanacak parayı ilaç demiyorum sağlık sektörüne aktarsak
bir sonraki teknolojik adımı bilemeyeceğimizden
bugün hem elimizde olanla mutlu olup hem de onca parayla
sağlık alanında ne devrimler yapılabileceğini sadece birazcık düşünün.
ütopya mı?
buna sadece gülerim zira daha 20 yıl öncesine kadar internet ne bilmiyorduk bile.
unutmayın önemli olan istemektir...

20 Ağustos 2010 Cuma

Bundan Ne Çıkar Bilmiyorum...

neyi kaşıdığımın pek farkında değilim.
kaşıdığım şeyin beni nereye götüreceğinden de pek emin değilim.
yine de son zamanlarda avrupanın milattan sonra 500-1600 yılları arasına kafayı sarmış haldeyim.
sarma sebep listemin bir numarasında o tarihlerdeki avrupada hrıstiyanlık dininin yayılışındaki
ilginçlikler ve garip uygulamalar var.
düşünün ki isanın üzerinden 500 yıl geçmiş, harbiden boru bir süre değil 500 yıl bu.
ve avrupanın göbeğine ancak 500 yıl sonra kabul görmeye başlamış bu din.
yanlız burada ilginç olan durum şu : o dönemlerde avrupanın göbeğinde yaşayan insanlar
hala denizlerde koca kafalı metreler uzunluğundaki canavarlara,
insanüstü güçlere sahip ve bu canavarları tek kılıç darbesi ile dilimleyebilen
insanların yani kahramanların var olduğuna inanıyorlar.
birden fazla tanrıya tapış bu tarihte hala var.
hatta ingiltere, fransa, almanya gibi ülkelerdeki krallar Tanrı'dan sonra gelen
en yetkili kişiler olarak kabul görüyorlar.
halk fakirlik, sefalet ve cehalet içinde. yozlamışlık diz boyu, herkesin tek amacı var : para...
parayı yaşamın en önemli amacı olarak gören o insanları dinin önde gelenleri
kafa kesmece, cadılık, kafirlik gibi şeylerle el altında tutuyorlar.
yani o dönemin yazılı kaynaklarına bakınca o dönemdeki neredeyse tüm din adamlarının
inanılmaz servetleri ve toprakları olduğunu görüyoruz.
halkları kendi çıkarları için kullanan din adamları okuduklarımızdan ve izlediklerimizden
anladığımız kadarı ile herkesi kendilerine bir nevi köle etmişler.
ellerinde de insanları korkuttukları bir değnek olan "din" ile.
hayatlarında Tanrı, din gibi kavramların hiç olmadığı insanları bu olgularla el altına alıp
kendilerine neredeyse tapan toplumlar yaratmak mıydı acaba buradaki amaç?
bir ülkenin, tüm topraklarının, tüm evlerinin, tüm insanlarının ve hatta hayvanlarının sahibi
bile olan "krala" karşı yaratılmış ve kullanılmış bir güç müydü acaba?
düşünün ki milattan sonra 1.600'lü yıllara kadar avrupada incil sadece kilisenin elinde olan
ve halka sadece papazların okuduğu, evinde incili olanların kafirlikle
suçlanıp kafalarının kesildiği bir dönemden bahsediyorum.
dilediğiniz söylemi dilediğiniz gibi okuyup yorumlayabileceğiniz
ve bunun karşısında dünyevi olarak akıl almaz servetler kazanabileceğiniz yerde
isanın en yalın haliyle anlattığı şeyleri kral ve şürekası başka amaçlar için kullanmış olamaz mı?
tabi ki olabilir dediğimizde ise bu sefer yeni bir soru çıkıyor karşımıza ;
acaba o dönemde kilisenin elinde bulunan "incil" çıkar amaçlarından dolayı
daha sonraki yüzyıllarda halkın kendi kendine okuması izni çıktığında
diledikleri gibi değiştirmiş olamazlar mı.?
düşünün ki elinizde bir kitap var ve insanlar bu kitaba tapıyorlar. ve kitap sadece sizin elinizde
yani insanlar siz o kitaptan ne okursanız ona inanıyor. hatta o dönemin insanları incili okuyamasın diye
kilisenin elindeki incil latince yazılmış. isanın ortadoğuda doğduğunu ve aramice konuştuğunu
bilen insanlar olarak o dönemde kitabın neden latinceye çevrilmiş olduğu düşüncesi beni rahatsız ediyor.
tabi ki bu sadece incil için geçerli değil. diğer tüm kitaplarda aynı kendi çıkarları için kullanılmış olabilir.
bir şeye körü körüne bağlanmadan önce onu araştıralım. ezbercilik bence işin en kolayı.
önemli olan bize dayatılmaya çalışılan şey her ne ise onu önce kendi bilincimizle tartıya koyabilemektir.
bu din için de böyledir, bence böyle olmalıdır.
Tanrı inancı ile dinsel inancın bugünkü dünyada ve insanlığın son 20 yıldır girmiş olduğu yeni süreçte
birbirinden giderek koptuğu bu dönemde insanlığın en çok öne çıkan yönü "mantık süzgeci" oldu.
küçüklüğümüzden beri bize anlatılanların ne kadarı gerçekten bizim şu anki bilincimize uygun?...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Ego...

egonun kelime karşılığı ben/ben'lik...
ancak nedense çoğumuz egoyu kendimizden ayrı bir şeymiş gibi görürüz.
görmekle de kalmayız egomuza bizden ama değil tarzında üvey evlat muamelesi de yaparız.
ego, ben'liğimiz dışında, hoşumuza gitmeyen özelliklerimizin ayrı bir yerde tutulduğu çöp kovası değildir.
kelime karşılığı olarak baktığımızda bile görebileceğimiz tek gerçek vardır;
egomuz biziz, biz egomuzuz tıpkı kulağımız, bacağımız ya da dalağımız gibi.
egomuza yabancıymış gibi davranıp kendimizde sevmediklerimizin suçlusu gibi göstermek
öncelikle kurbanı oynamak akabinde bir kaçıştır.
egomuz içimizde olduğunu varsaydığımız ancak gözle görüp elle tutamadığımız
sevgiden veya neşe den başka bir şey değil.
tek farkı gözle görüp elle tutamadığımız tüm duyguların bileşkesi olması.
yani egonun içide tüm duygularımızdan biraz biraz var.
birine seni seviyorum dediğimizde mutlu oluyorsak
o sevgimizin bir bölümünü içinde barındıran ve sadece kendimize ait egomuz
neden hep tu kaka?
kaçmayalım egomuzdan. ondan kaçmak bir elimizden, bacağımızdan kaçmak gibi bir şey.
egomuz gulyabani değil. bizi biz yapan özelliklerimizin ortak ikamet ettiği bir sokak.
tabiki oturduğumuz sokaktaki her komşumuzu sevmek zorunda değiliz
ancak hepsi ile belirli bir saygı çerçevesinde yaşamayı öğrenmemiz şart.
egomuz bize anlatıldığı gibi korkulacak ve göz ardı edilebilecek bir kavram değil.
siz hiç aynada kendinize baktığınızda canavar görmüş gibi korkar mısınız?
tabi ki hayır. neden? çünkü o görüntü sizsiniz. tıpkı egoda olduğu gibi.
dünyada herşeyin çözümünün tolerans ve kabullenmekte olduğunu hepimiz biliyoruz.
önce egomuzu anlamalıyız. bizi biz yapan şeyleri anlamalıyız.
egonuzu pandoranın kutusu gibi düşünün.
kutunun içinde sizi siz yapan pozitif/negatif bir çok özelliğiniz durmakta.
neymiş şu ego deyip kaldırın kutunun kapağını,
korkmayın içinden hayaletler, canavarlar fırlamayacak.
aslında ilk göreceğiniz şeyin sizi hayrete düşüreceğine adım gibi eminim.
zira o kapağı aralayınca göreceğiniz ilk şey kendiniz olacaksınız.
daha sonra egonun içinde karışık ve düzensiz duran pozitif ve negatiflerinizi sınıflandırın.
pozitifler bir tarafa, negatifler diğer tarafa.
nasıl yapılır bu yaaa demeyin çünkü ego sizin egonuz, onu siz yarattınız.
evde omlet yaparken içine hangi malzemeleri katacağınıza sizden başka karar veren var mı?
hangi malzemeyi ne zaman pişireceğinize karışan var mı?
işte ego da omlet gibi bir şey. tüm malzemeleri bir arada duran bir omlet.
kutuyu açıp içerideki pozitif/negatif düzeni oluşturduğunuz anda
aslında kutunun içinde gördüğünüz negatiflerin de sizi siz yapan parçacıklar olduğunu fark edeceksiniz.
ve o negatiflerin aslında düşündüğünüz kadar sizin sahibiniz olmadığını da.
sizin sahibiniz sizsiniz.
ben'liğinizin tek sahibi sizsiniz.
egonuz istanbuldaki etiler semti gibidir
bir yanında milyonluk evler diğer yanda milyonluk evlerin yanıbaşında yapılmış gecekondular.
nasıl ki o gecekondulardaki yaşayanlara zaman zaman kızar zaman zaman da acırız
işte egomuzdaki negatiflikleri de korkarak değil "etiler" kafasıyla kabul etmemiz gerekir.
egonuz sizin hizmetçinizdir. siz ne isterseniz onu yapar.
olan bir olay sonrasında nasıl ki ben'liğimize "bundan sonra bu sonuçtan kork"
ya da "sevin" emri veriyor ve egomuza bunu uygulatıyorsak,
nasıl ki o anlarda "patron" biz olabiliyorsak
hayatın her daim anında "patron" biz olmalıyız.
egomuz korkulacak bir "karanlıklar prensi" değil,
aynen küçük bir çocuk gibi hem sevimli hem de zaman zaman antipatik olabilen bir kavramdır.
sahibin kim olduğunu unutmamanız ve egonuzla barışmanız temennisi ile...
ps : egonuzu sevin / love your ego...

3 Ağustos 2010 Salı

Ama...

seni seviyorum ama...
sana bu iyiliği yaparım ama...
bunu alabilirsin ama...
çok iyi birisin ama...
epey bir süredir taktım kafayı "ama"ya.
önce ilgimi çeken nokta pozitif başlayan bir cümlenin bağlacı olarak
peşinden sürükleyeceği negatif cümleye yer açması oldu.
ve takip etmeye başladım. uzun süre takip ettim insanları ve artık eminim.
ama kelimesini insan pozitifi negatife bağlamak için kullanıyor.
peki dedim bunu bulduk o halde insan neden negatif bir şey söylemek için  önce pozitifle başlıyor?
ve bu seferde insanları bu gözle takip etmeye başladım.
çok nadir istisnalar dışında gördüm ki insan karşısındakini
kırmamak, üzmemek veya sinirlendirmemek için onun hakkında söyleyeceği negatif şeyi
önce pozitif cümle ile allıyor pulluyor ki böylece karşısındakinin gardını indiriyor
ve sonra "ama" ile bitiriyor ki karşısındaki ona ters davranmasın.
sana kötü birşey söylüyorum "ama" bana kızma...
bunu kendimce çözdükten sonra ama yerine geçen başka bir bağlaç bulabilirmiyim diye uğraştım
bulamadım.
her "ama" dediğimde beni gerçekten rahatsız etmeye başladı bu kelime.
çünkü ortasında "ama" olupta pozitif biten cümlelerin çok az olduğunu farkettim.
bir şekilde bu bağlacın beni esir almasından kurtulmalıydım.
ama ya en yakın aynı işe yarayabilecek "yine de" demeye başladım
ancak o da bazı yerlerde saçma kaçmaya başladı.
bir gün televizyonda budist rahiplerin konuşmalarına şahit oldum.
budist rahipler karşısındakini dinliyor fakat cümleye "ama" ile başlamıyorlardı.
ilgimi çekti, takip etmeye başladım. ve sonunda anladım ki cümle ortasında kullandığımız "ama"
sadece pozitifi negatife çevirmek için değil
aynı zamanda karşımızdakinin düşüncesini değiştirmek için de kullanılıyor.
bunu kavradığım anda çözüm zaten kendinden geldi,
karşımndaki bana uymayan bir şey söylediğinde cümleme "ama" ile başlamak yerine
aynı cümleyi "ama"sız kurmaya başladım.
önceleri bu bağlacı kullanmak zorundayım diye otomatik düşünürken
artık "ama"nın sadece bir bağlaç olduğunu ve ben ne zaman istersem o zaman kullanabileceğimi farkettim.
ama çok güçlü bir bağlaç ve ne yazık ki negatif güç yüklü bir bağlaç.
sokaktan geçen 100 kişiye bu hayattan beklentin nedir diye sorun
en az 95 tanesi "mutlu olmak" der. ama mutlu olmak için ne yapması gerektiğini düşünmez.
hayatımızda olan negatiflerin sayısını indirmek mutlu olma yolunda atılmış bir adım değil midir?
hiç kullanılmasın demiyorum. elimizden geldiğince az kullanırsak beynimizde oluşan
ve ağzımızdan dışarı çıkan negatif söylemleri azaltmış oluruz.
amasız günler dileği ile...