25 Ekim 2010 Pazartesi

Mandalina ağacı...

kimisi küçük
kimisi büyük
kimisi yeşil
kimisi sapsarı
kimisi ağaçta en güzel yeri kapmış
kimine de gölgelik kalmış
kimi elle uzanınca erişilebilir yerde
kimi çürüyene kadar ağaçta kalacak kadar yukarıda
kimini sokaktan geçen çocuk koparıyor
kimini faytonu çeken at
kimi sararır sararmaz satılmak için toplanırken
kimi kocaman gövdesine rağmen hala yerinde
kimi çekirdekli
kimi çekirdeksiz
kimi tatlı
kimi acı
kiminin kabuğu ceviz gibi
kiminin ki ise yumuşacık
kiminin damarları derin derinken
kiminde sanki sadece zar var
kimi ağzımızı burarken
kimi tadından delice mutlu ediyor bizi.
tıpkı
bu dünya gibi
kimi iyi
kimi kötü
kimi kısa
kimi uzun
kimi güzel
kimi çirkin
kimi zayıf
kimi şişman
kimi katil
kimi müdür
kimi fakir
kimi zengin
kimi kıtkafalı
kimi nirvana yapmış
kimi siyah
kimi beyaz
kimi ırkçı
kimi barışçı
kimi nefret dolu
kimi sevgi kelebeği
tıpkı
mandalina ağacı gibi
bu dünya aslında bir mandalina ağacı
her birimiz o ağacın üstünde birer mandalinayız...

20 Ekim 2010 Çarşamba

Kendini dinle, düzelt...

bir insanı gerçekten tanımak için neler yaparsın?
ona sorular sorarsın, davranışlarını takip edersin,
olan olaylar karşısında verdiği tepkileri izlersin ve onu denersin.
bunların sonunda aklındaki şablona uyuyorsa kendine yakınlaştırırsın.
ancak bir süre sonra o kişinin yaptığı bir şey seni şoka sokar
zira ondan böyle bir şey beklemiyorsundur.
bir kez daha kredi verirsin eğer yine aynı şey tekrarlanırsa ilişkini koparırsın
 ve o kişi artık hayatında olmaz.
peki doğru olan bu sistem mi?
bence kesinlikle hayır.
e nasıl o halde diye sorana anlatayım.
bir insan ile uzun ve/veya kısa vadeli bir süreç yaşayacağımızı
aslında o insanı ilk gördüğümüzde hissederiz
ancak hissimiz yerine görevi nedense!! aklımıza verdiğimiz için
aklımızdaki şablona uyup uymadığını görmek için bir sürü gereksiz iş yapıyoruz
örnek yukarıda yazdığım tanıma sürecinde yaptıklarımız...
çevrenizdeki insanları teker teker düşünün ama teker teker
örneğin evliyseniz eşinizi düşünün
onu düşünmeye başladığınız ilk 2 saniye içinde içinizde bir his hissedeceksiniz
örneğin güzel insan veya çalışkan ya da uyuz veyahut farklı bir his
ancak ilk 2 saniye size karşınızdaki hakkında gerçekten ne hissettiğinizi size söyler
işte o ilk tespit o kişinin sizin hayatınızda neden olduğunu anlatır aslında size.
insan kendinde yeterli görmediklerini çevresindeki insanlarla kapama yoluna gider.
bu söylediğim sistem dışında tanıştığınız herhangi birine tanışma aşamasında
testler mestler yapıyor yada onun bazı olaylar karşısında ne yaptığını
görmeyi bekliyorsan bil ki yanlış yapıyorsun.
ilk 2 saniyedeki hissini öğren sonra kendine şunu sor ;
- bu insanı hayatıma sokmayı neden istiyorum?...
diyelim ki karşındaki sana "çalışkan" hissi verdi,
bu kesinlikle senin yetersiz çalışkan olduğunu gösterir.
veya karşındaki sana "ayyy kıllll" hissi verdi
bu aslında senin kıl olduğunu gösterir.
ilk 2 saniye kuralını işlet, gerçek hissi bul ve son adıma geç;
-KENDİNDE BUNU DÜZELTME adımı...
diyelimki karşındaki sana "uyuz" hissi verdi.
o an yapacağın ilk şey kendine ;
bu insanda bana uyuz gelen ne? diye sormak
yine ilk 2 saniyede bununda cevabını verecek benliğin sana,
o cevabı aldıktan sonra kendinde düzeltmen gereken noktayı buldun işte.
karşındakinde hissettiğin hissin nedenini bulmak
insanın kendindeki eksikliği görmesi demektir.
kendindeki eksiği gören onu tamamlamak için çalışacak insan demektir.
unutma yazdığım herşey için ihtiyacın olan 2 şey var ;
birincisi 2 saniye
ikincisi kendine karşı dürüst olup benliğinin sana verdiği cevabı kabullenip
kendinde bunu düzeltmek...
zor mu? ııh valla değil sadece uzun sürüyor.
okuduktan sonra eee böyle yapınca nolucakki dediysen
yazıyı bir kenara bırak ve bir kaç ay sonra tekrar oku, belki o zaman anlarsın...

12 Ekim 2010 Salı

What If...

amerikalıların dünyaya kazandırdığı nadir güzelliklerden biridir "what if".
nedir what if?
senaryo üretmenin ingilizcesi.
olmayan bir şeyi çıkış noktası olarak alıp what if sorusunu sorup
bunun üzerne yeni bir yapı inşa etme ama düşüncede tabiki.
yani diyelim ki bugün ekmek 1 lira
amerikalı what if diyerek başlıyor ekmeği örneğin 10 lira olarak kabul edip
eğer ekmek 10 lira olursa ne nasıl olur diye düşüncesini kuruyor.
what if benim gibi düşünce tarzı olan insanlar için
eğlenceli bir oyun gibidir.
ben ve benim gibiler devamlı "what if"çilik oynarlar.
what if'çilik oyunu belirli bir süre oynandığında
insana olan olaylara ek bir pencereden bakabilme gücü veriyor.
çoğumuz olan olayın bilinçaltımızda ilk yarattığı etkiyi
baz alarak harekete geçeriz
ancak işin doğrusu o an farklı açılardan olan olaya bakabilmektir
zira o an bilinçaltımızla ezbere baktığımızda
diğer olasılıkları eler, başka bir şey düşünmeyiz.
ama what if'çilik oynarsak o an bilinçaltımızın ezberinin dışında
farklı pencereler pıtrak gibi patlar kafamızda.
hiç unutmuyorum 14 yaşındayım, yer büyükada
oturmuşum bir kenarda hayallerimle başbaşayım
yoldan geçen yaşlıca bir amca durdu bana baktı ;
- düşün düşün boktur işin... dedi
gülümsedim önce ama sonra düşünmeye devam ettikçe
adama içimden asıl senin işin bombok amcaaaa dedim.
geçen hafta sonu oğlumla 2 dolu dolu gün geçirdim.
çocukların düşünce yapısını anlamak için
en güzel yolun what if'çilik oynamaktan geçtiğini anladım bir kez daha.
beyinsel elsatikiyet sağlamak hem bedene hem ruha çok şey katar.
o yüzden korkmadan çok düşünerek what if oyunu oynayın.
kendi kendinize senaryolar yaratın
kısa bir süre bunu yaptıktan sonra
düşüncelerinizdeki zenginleşmenin farkına varacaksınız...
not : bazı yazılarımdaki ana fikirlerin açılımını geniş yapmadığıma dair
bazı arkadaşlarımdan eleştiri geldi.
onlara da tavsiyem what ifçilik oynayın :)

5 Ekim 2010 Salı

Birileri bizi yiyor mu?...

kayıtlara göre dünya 4.5 milyar yaşında
dünya üzerindeki ilk bakteri 1.5 milyar öncesine ait
dünya üzerine ilk gelen insan yaşı 2 milyon yıl
insanın ateşi kullanması 790 bin yıl önce
tekerleği bulması 3.000 yıl
dünya denizlerinde canavarların olduğuna inanış sadece 500 yıl önce
barbarların yaşamı 300 yıl önce
insanların insanları "cadı, büyücü" diye yakmasından geçen süre ise 200 yıl
insanın tam şehirleşmeye başlaması 150 yıl önce
sanayileşme 100 yıl önce
nazi soykırımı 60 yıl önce
bosna soykırımı 20 yıl önce
afrika soykırımı 10 yıl önce ve hala devam ediyor
internetin geçmişi sadece 20 yıl
cep telefonu 15 yıl
genetikte dna konusunda ilk adım 5 yıl önce
hani bir geyik var ya "insanlık batıyor. çok kötüye gidiyor" diye
yahu daha 100 yıl öncesine kadar milyonlarca insan vebadan ölürken
ama bugün boş yere canın istedi diye birine zarar vermenin suçu hapiste çürümek
geçirdiğimiz süreci baştan bir kez daha okuyun.
insan kötüye falan gitmiyor
insan doğruya doğru gidiyor
50 yıl önce spiritualizma dendiğinde insanların birbirine bön bön baktığı bir zamandan
genetikte dna'yı anlayabilmeye gelmişiz.
bu mu kötü gidiş?
insan nüfusunun büyük bir bölümü artık cadı diye kimseyi yakmıyor
yada dileyen dilediğini yapamıyor.
herkes kendi sınırları içinde yaşamaya alışmaya çalışıyor.
geçen 2 milyon senede bu kadar barbarlıktan, cahillikten buralara gelmişiz.
bilincimiz gelişmiş, değişmiş.
insan kötüye gitmiyor
insan iyiye gidiyor
önemli olan olaya bakış açısıdır.
bundan 200 yıl sonra neler olabileceğini siz tahmin edin artık :)

30 Eylül 2010 Perşembe

Yapabildiklerin neler?...

acaip olan bugünkü sistem, sen değilsin.
garip olan aslında senden beklenenler, senin yapabileceklerine bakan yok.
varsa yoksa sistem içinde kal ve suçu hep başkalarında ara.
dayatılan bu, yaşatılmaya çalışılan bu.
peki bana göresi nasıl bu işin?
önce ben
önce benim yapabileceklerim.
önce benim istediklerim.
sonra
herşey daha sonra.
yapmak istediğim bir şey varsa
önce kendime bakarım ve şunları sorarım;
1.- bunu gerçekten yapmak istiyor muyum?
2.- bunu "bence" nasıl yapmalıyım?
işte bu iki soru hayatımda otomatikleştikçe
kendimin, yapabileceklerimin, kendi özelliklerimin farkına vardım.
kendimize hiç vermediğimiz bir hediyedir yapabileceklerimizin farkına varmak.
ve yapamayacaklarımızın bilinci ile "yapamam" diyebilmek.
yapamam deyince kalitemde düşmüyor kişiliğimde küçülmüyor.
ben şunu şunu yapabilirim. bunu bunu yapamam.
kolay değil mi?
bence kolay.
sistem gereği yapamadıklarımıza kanalize oluyoruz.
ve tabi ki bu da devamlı mutsuzluk olarak çıkıyor karşımıza yaşamda.
ama yapabildiklerimize bakıp onlara yoğunlaştığımızda ise mutluluklar doluyor çevremize.
kendi hayatının patronu olabilmek,
var olduğu bile tartışılması gereken "gelecek" olgusundan korkmamak çok hoş.
plan yapın. öyle mimar sinanın cami planları gibi yapmanıza gerek yok.
girişeceğiniz olayı önce kafanızda baştan sona kadar düşünün.
karşınıza çıkabilecekleri, karşılaşabileceğiniz tüm olasılıkları yazıp bir kenara bırakın.
birkaç gün sonra yazdıklarınıza tekrar bakın.
eklemeleri çıkarmaları yapın işte planınız hazır.
işleme koyun ve uygulayın.
olursa mutlu olun olmazsa unutmayın ;
insanoğlu hayatında olan olmakta olan tüm olayların sadece iki noktasına hakim olamaz,
1.- ne zaman olacağına
2.- ne büyüklükte veya küçüklükte olacağına.
eğer bu iki noktayı düşündüğünüz planın yapabileceklerimin dışında diye
aklınıza kazırsanız olmasını istediğiniz olmadığında bileceğiniz bir sonuçla karşılaşırsınız;
- ne zaman olacağını bilmediğinden dolayı o iş kendi içinde olgunlaşma sürecinde...
yapamadıklarını düşünmek seni sadece mutsuz yapar.
yapabildiklerine yoğunlaşmak sana özgüven verir, korkularından uzak tutar
ama en önemlisi seni mutlu eder.
ya yapamadıklarını düşünüp mutsuz olmaya devam et
ya da yapabildiklerine yoğunlaşıp mutlu ol.
seçim senin...

28 Eylül 2010 Salı

Türkiye'de "BİZ" olayı...

 yabancı dil uğraşmayı sevdiğim bir hobimdir.
her dilin kendi içinde ilginç bir yapısı vardır.
bir kez bu yapıyı çözdünüz mü gerisi kelime ezberlemektir.
farklı dillerdeki yapıları inceledim
benzerlikler var ama bizim dilde öyle bir şey var ki
dünyada başka bir dilde var mı bilmiyorum.
benim araştırdığım dillerde ben bulamadım.
bu ülke konuşma dilinde birinci tekil şahısı yani "ben" i
çoğul şahıs olarak kullanma olayımız var yani "biz".
birine bir soru sor ben diye cevap vermesi gereken yerde çoğunlukla biz diyor.
buna taktım kafayı ve başladım sebebini anlamak için araştırmaya.
inanılmaz bir şey buldum.
bu ülke insanı sorumluluğunda olan,
veya içinde sevgi barındıran
veya şikayet içeren
bir şey söyleyeceğinde hemen "biz" diyor.
bir örnek vereyim. iki adam konuşurken biri diğerine ilişkisini sorduğunda
diğer kişi "seviyoruz işte" diyor.
kim oluyor o "siz"?
başka bir örnek daha vereyim,
radyo dinleyin, canlı yayına başlanmış biri bir konu hakkında şikayette bulunacaksa
"biz" böyle düşünüyoruz diyor.
sorumluluk, sevgi, şikayet
üçü de hakkında birşeyler söylendiğinde sonuç doğuracak olgulardır.
sonuç ise tepki getirir ve ne yazık ki ülkemizdeki insanların çoğu korkuyor.
sokakta polisten
işte patrondan
okulda hocadan
camide imamdan
evde veliden
devamlı korkuyoruz.
hal böyle olunca da o üçleme ile ilgili bir şey söyleyeceğimizde "biz" e dönüyoruz.
sanki hafifletici sebep "biz" demek :)
sorumluluk aldıysan
seviyorsan
şikayet edeceksen
SEN aldın
SEN sevdin
SEN ettin.
şöyle bir sağlam dur da sonuçlarıyla yüzleş be güzel kardeşim.
korkma bir şey olmaz. sen diline hakim olabildiğin sürece
karşındakinin iletişim dilini sökebildiğin sürece kimse sana
aldığın sorumluluktan veya ettiğin şikayetten ötürü tepki vermez.
BEN sorumluluk alırım
BEN severim
BEN şikayet ederim.
kapiş???

23 Eylül 2010 Perşembe

Et mi yoksa Ot mu?...

otçul doğmuş insan. ben demedim ingiliz proflar otçul dinazorlar ile insanın çene, diş ve yutak yapısını
incelemiş ve insanın ilk yaratıldığında otçul olduğunu bulmuşlar.
eski ahit "genesis" bölümüne bakıyoruz, Tanrı'nın buyurduğu bir cümle var ;
- Ben sana yemen için ağacın yemişini, yerin yeşilini verdim...
ne kadar açık ve bariz bir cümle değil mi? insan isen ne yiyeceğini anlatmış.
bu dünyada birbirine taban tavana zıt iki kavramın
ortak görüş bildirdiği ender noktalardan biri ile karşı karşıyayız.
bilim insan otçul diyor,
din Tanrı insana yemesi için ot verdi diyor.
yüzyıllardır birbirine üstünlük kurmak için çırpınan bu iki farklı fenomenin
aynı noktada hem de pişti olurcasına aynı noktada buluşması boşuna mı?
yazının başındaki o ingiliz proflar var ya, adamlar insan otçul diye bulmuş ya yetmemiş
iki insanı alıp birine et diğerine ot yedirmişler.
yaptıkları test sonuçlarına göre etçil insan otçul insana göre daha agresiv ve saldırgan
otçul insan etçile göre daha sakin ve sükunetini etçile göre daha uzun süre koruyabiliyor.
bununla da yetinmemişler ingiltereden kalkıp taaa amerikalara kadar gitmişler.
kuzey carolina üniversitesinde bilmem kaç yıl daha çalışmışlar
ve 2001 yılında dünya sağlık örgütüne raporlarını sunmuşlar ;
- insanın otçul olması hem kendi hem çevresi hem de dünya için uzun solukta çok daha faydalı...
sayfalarca yazılan raporun ana fikri bu.
10 yılı biraz aşkın bir süredir et, tavuk, hindi, ördek, eşek kısacası hiç et yemem.
her yıl 1 kez kolesterol ölçümü yaptırırım.
her yıl kanımı alan laboratuvar "akşama sonuç hazır olur" der
ama öğleden sonra beni cepten ararlar ve;
- selim beyyyy galiba sizin kan testinizde bir hata yaptık, tekrar kan verebilirmisinizzzz
diye sorarlar, bende onlara ;
- merak etmeyin test sonucunuz doğru çünkü ben et yemem derim.
zira türkiyede ortalama kolesterol 200 civarı iken bende 80.
her bir halttan ölebilirim ama kolesterolden ölmemeyi garantiledim.
et tüketiminin dünya üzerindeki dağılımına baktığınızda çok rahat görebileceğiniz bir tablo var,
dünyanın doğusuna doğru et tüketimi artıyor. dünyanın doğusu batısına göre çok daha fazla et tüketiyor.
bu neden mi önemli? efendim 2004-2005 yıllarında yaptığım spirituel araştırmalarda
benim de yolum yukarıdaki ingiliz proflar gibi kuzey carolina üniversitesine düşmüştü.
orada kürsü sahibi olan bir profesor ile yaklaşık 1 yıl süren görüşmelerim oldu.
karşılıklı biribirimize farklı konularda yardım etmiştik. tabi ki o bana benim ona ettiğimden
belki 100 kat fazla yardım etmişti. et-ot raporunu okuduktan sonra kendisine bu konuyla ilgili
bir bilgisi olup olmadığını sormuştum. bu konuda konuşmak istemediğini söylemişti.
eh madem konuşmak istemiyorsun o zaman anlatmak istemediğin şeyler var demektir diyerek
prof amcayı çok çok sıkıştırmıştım ve neden konuşmak istemediğini anlatmıştı.
durum kısaca şu : dünyadaki büyük güçler insanların her zaman kendi kontrollerinde
kalmalarını istediklerinden dolayı et tüketimini destekliyorlar. ve bu yüzden daha kolay kontrol
edebildikleri doğu ülkelerindeki yemek yeme alışkanlığını ete dayalı hale getirdiler. ve bunu öyle güzel
yaptılar ki ete dayalı yeme alışkanlığı olan ülkeler aslında bu özelliğin kendi ülkelerine has olduğunu
sanıp et tüketimine devam ettiler aslında durum hiç bilindiği gibi değil zira olay insan kontrolu.
ve bunu bilen dünya sağlık örgütü ingiliz profların otçul insan araştırmasını
fazla dallanıp budaklandırmadan arşivlere kaldırdı...
bunları ilk duyduğumda "hade leynnn" demiştim ancak yıllar içinde işim dolayısı ile
dünyanın bir çok yerine gidebildiğim için bunu araştırma şansım oldu.
örneğin bizim ülkede büyük çoğunluk "aaaa et bizim kültürümüzde varrr" derken
kazakistana giderseniz aynı cümlenin onlar tarafından da söylendiğini göreceksiniz
veya irana ya da arap yarımadasına.
ama şimdi kalkıp aşık olduğumuz hamburgerden, pirzoladan falan vaz mı geçelim yaniiii
diyenler çoğunlukta olacaktır. ister vazgeç ister geçme o senin seçimin.
benim görevim sana anlatmak gerisi sana kalmış...