nedense büyüdükçe defansif oluyoruz.
küçükken herşey olması gerektiği gibi iken
büyüdükçe tavırlarımız, konuşmalarımız kısacası biz savunmaya çekiliyoruz
bunun en güzel kanıtı konuşmalarımızda gizli.
yapmak istemediğimiz bir şey ile karşılaştığımızda
ben bunu yapmak istemiyorum diyoruz
veya biri bize korkaksın sen dese
cevabımız ben korkak değilim oluyor
bu tabi ki içinde yaşadığımız sistemin getirdiği bir şey
ancak neden hep defansif olmak zorundayız?
konuşmalarımız hep negatif çıkışlı
ben korkak değilim...
peki nesin?
cesur mu?
o halde ben cesurum demek yerine
neden ben korkak değilim diyoruz?
biri toptan negatif bir söylem
diğeri ise toptan pozitif
ama biz hep negatif olanı seçiyoruz.
biri bana diyelimki şu saatte şuraya gitsene demiş olsun
diyelimki bende o saatte değil de bu saatte oraya gitmek istiyorum
o saatte gitmesem de şu saatte gitsem desem yine negatif.
neresi mi negatif?
gitmesem...
işte sana negatif.
peki bunu pozitif söyleyebilir miyiz?
evet
ben oraya bu saatte gideceğim.
zor muymuş?
hayır
peki neden tercih etmiyoruz?
bilmiyorum.
pozitif tarzı benimseyip o şekilde konuşsak ne olur?
en basit cevabı pozitif oluruz olur
önce kendine pozitif olmak istiyor musun? diye sor
eğer cevabın negatif olmak istemiyorum ise bu yazıyı bir kez daha oku
ve burada verdiğim az örnekleri kendi hayatından örneklerle çoğalt
sonra aynı soruyu tekrar sor.
olmazsa yeni örnekler bul ve tekrar sor
sonunda pozitif cevabı otomatik söylemeye başladığını göreceksin
hayatında pozitife yer açmak güzel
cesur ol dene bir şey olmuyor
ben denedim, deniyorum da ordan biliyorum...
4 Kasım 2010 Perşembe
25 Ekim 2010 Pazartesi
Mandalina ağacı...
kimisi küçük
kimisi büyük
kimisi yeşil
kimisi sapsarı
kimisi ağaçta en güzel yeri kapmış
kimine de gölgelik kalmış
kimi elle uzanınca erişilebilir yerde
kimi çürüyene kadar ağaçta kalacak kadar yukarıda
kimini sokaktan geçen çocuk koparıyor
kimini faytonu çeken at
kimi sararır sararmaz satılmak için toplanırken
kimi kocaman gövdesine rağmen hala yerinde
kimi çekirdekli
kimi çekirdeksiz
kimi tatlı
kimi acı
kiminin kabuğu ceviz gibi
kiminin ki ise yumuşacık
kiminin damarları derin derinken
kiminde sanki sadece zar var
kimi ağzımızı burarken
kimi tadından delice mutlu ediyor bizi.
tıpkı
bu dünya gibi
kimi iyi
kimi kötü
kimi kısa
kimi uzun
kimi güzel
kimi çirkin
kimi zayıf
kimi şişman
kimi katil
kimi müdür
kimi fakir
kimi zengin
kimi kıtkafalı
kimi nirvana yapmış
kimi siyah
kimi beyaz
kimi ırkçı
kimi barışçı
kimi nefret dolu
kimi sevgi kelebeği
tıpkı
mandalina ağacı gibi
bu dünya aslında bir mandalina ağacı
her birimiz o ağacın üstünde birer mandalinayız...
kimisi büyük
kimisi yeşil
kimisi sapsarı
kimisi ağaçta en güzel yeri kapmış
kimine de gölgelik kalmış
kimi elle uzanınca erişilebilir yerde
kimi çürüyene kadar ağaçta kalacak kadar yukarıda
kimini sokaktan geçen çocuk koparıyor
kimini faytonu çeken at
kimi sararır sararmaz satılmak için toplanırken
kimi kocaman gövdesine rağmen hala yerinde
kimi çekirdekli
kimi çekirdeksiz
kimi tatlı
kimi acı
kiminin kabuğu ceviz gibi
kiminin ki ise yumuşacık
kiminin damarları derin derinken
kiminde sanki sadece zar var
kimi ağzımızı burarken
kimi tadından delice mutlu ediyor bizi.
tıpkı
bu dünya gibi
kimi iyi
kimi kötü
kimi kısa
kimi uzun
kimi güzel
kimi çirkin
kimi zayıf
kimi şişman
kimi katil
kimi müdür
kimi fakir
kimi zengin
kimi kıtkafalı
kimi nirvana yapmış
kimi siyah
kimi beyaz
kimi ırkçı
kimi barışçı
kimi nefret dolu
kimi sevgi kelebeği
tıpkı
mandalina ağacı gibi
bu dünya aslında bir mandalina ağacı
her birimiz o ağacın üstünde birer mandalinayız...
20 Ekim 2010 Çarşamba
Kendini dinle, düzelt...
bir insanı gerçekten tanımak için neler yaparsın?
ona sorular sorarsın, davranışlarını takip edersin,
olan olaylar karşısında verdiği tepkileri izlersin ve onu denersin.
bunların sonunda aklındaki şablona uyuyorsa kendine yakınlaştırırsın.
ancak bir süre sonra o kişinin yaptığı bir şey seni şoka sokar
zira ondan böyle bir şey beklemiyorsundur.
bir kez daha kredi verirsin eğer yine aynı şey tekrarlanırsa ilişkini koparırsın
ve o kişi artık hayatında olmaz.
peki doğru olan bu sistem mi?
bence kesinlikle hayır.
e nasıl o halde diye sorana anlatayım.
bir insan ile uzun ve/veya kısa vadeli bir süreç yaşayacağımızı
aslında o insanı ilk gördüğümüzde hissederiz
ancak hissimiz yerine görevi nedense!! aklımıza verdiğimiz için
aklımızdaki şablona uyup uymadığını görmek için bir sürü gereksiz iş yapıyoruz
örnek yukarıda yazdığım tanıma sürecinde yaptıklarımız...
çevrenizdeki insanları teker teker düşünün ama teker teker
örneğin evliyseniz eşinizi düşünün
onu düşünmeye başladığınız ilk 2 saniye içinde içinizde bir his hissedeceksiniz
örneğin güzel insan veya çalışkan ya da uyuz veyahut farklı bir his
ancak ilk 2 saniye size karşınızdaki hakkında gerçekten ne hissettiğinizi size söyler
işte o ilk tespit o kişinin sizin hayatınızda neden olduğunu anlatır aslında size.
insan kendinde yeterli görmediklerini çevresindeki insanlarla kapama yoluna gider.
bu söylediğim sistem dışında tanıştığınız herhangi birine tanışma aşamasında
testler mestler yapıyor yada onun bazı olaylar karşısında ne yaptığını
görmeyi bekliyorsan bil ki yanlış yapıyorsun.
ilk 2 saniyedeki hissini öğren sonra kendine şunu sor ;
- bu insanı hayatıma sokmayı neden istiyorum?...
diyelim ki karşındaki sana "çalışkan" hissi verdi,
bu kesinlikle senin yetersiz çalışkan olduğunu gösterir.
veya karşındaki sana "ayyy kıllll" hissi verdi
bu aslında senin kıl olduğunu gösterir.
ilk 2 saniye kuralını işlet, gerçek hissi bul ve son adıma geç;
-KENDİNDE BUNU DÜZELTME adımı...
diyelimki karşındaki sana "uyuz" hissi verdi.
o an yapacağın ilk şey kendine ;
bu insanda bana uyuz gelen ne? diye sormak
yine ilk 2 saniyede bununda cevabını verecek benliğin sana,
o cevabı aldıktan sonra kendinde düzeltmen gereken noktayı buldun işte.
karşındakinde hissettiğin hissin nedenini bulmak
insanın kendindeki eksikliği görmesi demektir.
kendindeki eksiği gören onu tamamlamak için çalışacak insan demektir.
unutma yazdığım herşey için ihtiyacın olan 2 şey var ;
birincisi 2 saniye
ikincisi kendine karşı dürüst olup benliğinin sana verdiği cevabı kabullenip
kendinde bunu düzeltmek...
zor mu? ııh valla değil sadece uzun sürüyor.
okuduktan sonra eee böyle yapınca nolucakki dediysen
yazıyı bir kenara bırak ve bir kaç ay sonra tekrar oku, belki o zaman anlarsın...
ona sorular sorarsın, davranışlarını takip edersin,
olan olaylar karşısında verdiği tepkileri izlersin ve onu denersin.
bunların sonunda aklındaki şablona uyuyorsa kendine yakınlaştırırsın.
ancak bir süre sonra o kişinin yaptığı bir şey seni şoka sokar
zira ondan böyle bir şey beklemiyorsundur.
bir kez daha kredi verirsin eğer yine aynı şey tekrarlanırsa ilişkini koparırsın
ve o kişi artık hayatında olmaz.
peki doğru olan bu sistem mi?
bence kesinlikle hayır.
e nasıl o halde diye sorana anlatayım.
bir insan ile uzun ve/veya kısa vadeli bir süreç yaşayacağımızı
aslında o insanı ilk gördüğümüzde hissederiz
ancak hissimiz yerine görevi nedense!! aklımıza verdiğimiz için
aklımızdaki şablona uyup uymadığını görmek için bir sürü gereksiz iş yapıyoruz
örnek yukarıda yazdığım tanıma sürecinde yaptıklarımız...
çevrenizdeki insanları teker teker düşünün ama teker teker
örneğin evliyseniz eşinizi düşünün
onu düşünmeye başladığınız ilk 2 saniye içinde içinizde bir his hissedeceksiniz
örneğin güzel insan veya çalışkan ya da uyuz veyahut farklı bir his
ancak ilk 2 saniye size karşınızdaki hakkında gerçekten ne hissettiğinizi size söyler
işte o ilk tespit o kişinin sizin hayatınızda neden olduğunu anlatır aslında size.
insan kendinde yeterli görmediklerini çevresindeki insanlarla kapama yoluna gider.
bu söylediğim sistem dışında tanıştığınız herhangi birine tanışma aşamasında
testler mestler yapıyor yada onun bazı olaylar karşısında ne yaptığını
görmeyi bekliyorsan bil ki yanlış yapıyorsun.
ilk 2 saniyedeki hissini öğren sonra kendine şunu sor ;
- bu insanı hayatıma sokmayı neden istiyorum?...
diyelim ki karşındaki sana "çalışkan" hissi verdi,
bu kesinlikle senin yetersiz çalışkan olduğunu gösterir.
veya karşındaki sana "ayyy kıllll" hissi verdi
bu aslında senin kıl olduğunu gösterir.
ilk 2 saniye kuralını işlet, gerçek hissi bul ve son adıma geç;
-KENDİNDE BUNU DÜZELTME adımı...
diyelimki karşındaki sana "uyuz" hissi verdi.
o an yapacağın ilk şey kendine ;
bu insanda bana uyuz gelen ne? diye sormak
yine ilk 2 saniyede bununda cevabını verecek benliğin sana,
o cevabı aldıktan sonra kendinde düzeltmen gereken noktayı buldun işte.
karşındakinde hissettiğin hissin nedenini bulmak
insanın kendindeki eksikliği görmesi demektir.
kendindeki eksiği gören onu tamamlamak için çalışacak insan demektir.
unutma yazdığım herşey için ihtiyacın olan 2 şey var ;
birincisi 2 saniye
ikincisi kendine karşı dürüst olup benliğinin sana verdiği cevabı kabullenip
kendinde bunu düzeltmek...
zor mu? ııh valla değil sadece uzun sürüyor.
okuduktan sonra eee böyle yapınca nolucakki dediysen
yazıyı bir kenara bırak ve bir kaç ay sonra tekrar oku, belki o zaman anlarsın...
12 Ekim 2010 Salı
What If...
amerikalıların dünyaya kazandırdığı nadir güzelliklerden biridir "what if".
nedir what if?
senaryo üretmenin ingilizcesi.
olmayan bir şeyi çıkış noktası olarak alıp what if sorusunu sorup
bunun üzerne yeni bir yapı inşa etme ama düşüncede tabiki.
yani diyelim ki bugün ekmek 1 lira
amerikalı what if diyerek başlıyor ekmeği örneğin 10 lira olarak kabul edip
eğer ekmek 10 lira olursa ne nasıl olur diye düşüncesini kuruyor.
what if benim gibi düşünce tarzı olan insanlar için
eğlenceli bir oyun gibidir.
ben ve benim gibiler devamlı "what if"çilik oynarlar.
what if'çilik oyunu belirli bir süre oynandığında
insana olan olaylara ek bir pencereden bakabilme gücü veriyor.
çoğumuz olan olayın bilinçaltımızda ilk yarattığı etkiyi
baz alarak harekete geçeriz
ancak işin doğrusu o an farklı açılardan olan olaya bakabilmektir
zira o an bilinçaltımızla ezbere baktığımızda
diğer olasılıkları eler, başka bir şey düşünmeyiz.
ama what if'çilik oynarsak o an bilinçaltımızın ezberinin dışında
farklı pencereler pıtrak gibi patlar kafamızda.
hiç unutmuyorum 14 yaşındayım, yer büyükada
oturmuşum bir kenarda hayallerimle başbaşayım
yoldan geçen yaşlıca bir amca durdu bana baktı ;
- düşün düşün boktur işin... dedi
gülümsedim önce ama sonra düşünmeye devam ettikçe
adama içimden asıl senin işin bombok amcaaaa dedim.
geçen hafta sonu oğlumla 2 dolu dolu gün geçirdim.
çocukların düşünce yapısını anlamak için
en güzel yolun what if'çilik oynamaktan geçtiğini anladım bir kez daha.
beyinsel elsatikiyet sağlamak hem bedene hem ruha çok şey katar.
o yüzden korkmadan çok düşünerek what if oyunu oynayın.
kendi kendinize senaryolar yaratın
kısa bir süre bunu yaptıktan sonra
düşüncelerinizdeki zenginleşmenin farkına varacaksınız...
not : bazı yazılarımdaki ana fikirlerin açılımını geniş yapmadığıma dair
bazı arkadaşlarımdan eleştiri geldi.
onlara da tavsiyem what ifçilik oynayın :)
nedir what if?
senaryo üretmenin ingilizcesi.
olmayan bir şeyi çıkış noktası olarak alıp what if sorusunu sorup
bunun üzerne yeni bir yapı inşa etme ama düşüncede tabiki.
yani diyelim ki bugün ekmek 1 lira
amerikalı what if diyerek başlıyor ekmeği örneğin 10 lira olarak kabul edip
eğer ekmek 10 lira olursa ne nasıl olur diye düşüncesini kuruyor.
what if benim gibi düşünce tarzı olan insanlar için
eğlenceli bir oyun gibidir.
ben ve benim gibiler devamlı "what if"çilik oynarlar.
what if'çilik oyunu belirli bir süre oynandığında
insana olan olaylara ek bir pencereden bakabilme gücü veriyor.
çoğumuz olan olayın bilinçaltımızda ilk yarattığı etkiyi
baz alarak harekete geçeriz
ancak işin doğrusu o an farklı açılardan olan olaya bakabilmektir
zira o an bilinçaltımızla ezbere baktığımızda
diğer olasılıkları eler, başka bir şey düşünmeyiz.
ama what if'çilik oynarsak o an bilinçaltımızın ezberinin dışında
farklı pencereler pıtrak gibi patlar kafamızda.
hiç unutmuyorum 14 yaşındayım, yer büyükada
oturmuşum bir kenarda hayallerimle başbaşayım
yoldan geçen yaşlıca bir amca durdu bana baktı ;
- düşün düşün boktur işin... dedi
gülümsedim önce ama sonra düşünmeye devam ettikçe
adama içimden asıl senin işin bombok amcaaaa dedim.
geçen hafta sonu oğlumla 2 dolu dolu gün geçirdim.
çocukların düşünce yapısını anlamak için
en güzel yolun what if'çilik oynamaktan geçtiğini anladım bir kez daha.
beyinsel elsatikiyet sağlamak hem bedene hem ruha çok şey katar.
o yüzden korkmadan çok düşünerek what if oyunu oynayın.
kendi kendinize senaryolar yaratın
kısa bir süre bunu yaptıktan sonra
düşüncelerinizdeki zenginleşmenin farkına varacaksınız...
not : bazı yazılarımdaki ana fikirlerin açılımını geniş yapmadığıma dair
bazı arkadaşlarımdan eleştiri geldi.
onlara da tavsiyem what ifçilik oynayın :)
5 Ekim 2010 Salı
Birileri bizi yiyor mu?...
kayıtlara göre dünya 4.5 milyar yaşında
dünya üzerindeki ilk bakteri 1.5 milyar öncesine ait
dünya üzerine ilk gelen insan yaşı 2 milyon yıl
insanın ateşi kullanması 790 bin yıl önce
tekerleği bulması 3.000 yıl
dünya denizlerinde canavarların olduğuna inanış sadece 500 yıl önce
barbarların yaşamı 300 yıl önce
insanların insanları "cadı, büyücü" diye yakmasından geçen süre ise 200 yıl
insanın tam şehirleşmeye başlaması 150 yıl önce
sanayileşme 100 yıl önce
nazi soykırımı 60 yıl önce
bosna soykırımı 20 yıl önce
afrika soykırımı 10 yıl önce ve hala devam ediyor
internetin geçmişi sadece 20 yıl
cep telefonu 15 yıl
genetikte dna konusunda ilk adım 5 yıl önce
hani bir geyik var ya "insanlık batıyor. çok kötüye gidiyor" diye
yahu daha 100 yıl öncesine kadar milyonlarca insan vebadan ölürken
ama bugün boş yere canın istedi diye birine zarar vermenin suçu hapiste çürümek
geçirdiğimiz süreci baştan bir kez daha okuyun.
insan kötüye falan gitmiyor
insan doğruya doğru gidiyor
50 yıl önce spiritualizma dendiğinde insanların birbirine bön bön baktığı bir zamandan
genetikte dna'yı anlayabilmeye gelmişiz.
bu mu kötü gidiş?
insan nüfusunun büyük bir bölümü artık cadı diye kimseyi yakmıyor
yada dileyen dilediğini yapamıyor.
herkes kendi sınırları içinde yaşamaya alışmaya çalışıyor.
geçen 2 milyon senede bu kadar barbarlıktan, cahillikten buralara gelmişiz.
bilincimiz gelişmiş, değişmiş.
insan kötüye gitmiyor
insan iyiye gidiyor
önemli olan olaya bakış açısıdır.
bundan 200 yıl sonra neler olabileceğini siz tahmin edin artık :)
dünya üzerindeki ilk bakteri 1.5 milyar öncesine ait
dünya üzerine ilk gelen insan yaşı 2 milyon yıl
insanın ateşi kullanması 790 bin yıl önce
tekerleği bulması 3.000 yıl
dünya denizlerinde canavarların olduğuna inanış sadece 500 yıl önce
barbarların yaşamı 300 yıl önce
insanların insanları "cadı, büyücü" diye yakmasından geçen süre ise 200 yıl
insanın tam şehirleşmeye başlaması 150 yıl önce
sanayileşme 100 yıl önce
nazi soykırımı 60 yıl önce
bosna soykırımı 20 yıl önce
afrika soykırımı 10 yıl önce ve hala devam ediyor
internetin geçmişi sadece 20 yıl
cep telefonu 15 yıl
genetikte dna konusunda ilk adım 5 yıl önce
hani bir geyik var ya "insanlık batıyor. çok kötüye gidiyor" diye
yahu daha 100 yıl öncesine kadar milyonlarca insan vebadan ölürken
ama bugün boş yere canın istedi diye birine zarar vermenin suçu hapiste çürümek
geçirdiğimiz süreci baştan bir kez daha okuyun.
insan kötüye falan gitmiyor
insan doğruya doğru gidiyor
50 yıl önce spiritualizma dendiğinde insanların birbirine bön bön baktığı bir zamandan
genetikte dna'yı anlayabilmeye gelmişiz.
bu mu kötü gidiş?
insan nüfusunun büyük bir bölümü artık cadı diye kimseyi yakmıyor
yada dileyen dilediğini yapamıyor.
herkes kendi sınırları içinde yaşamaya alışmaya çalışıyor.
geçen 2 milyon senede bu kadar barbarlıktan, cahillikten buralara gelmişiz.
bilincimiz gelişmiş, değişmiş.
insan kötüye gitmiyor
insan iyiye gidiyor
önemli olan olaya bakış açısıdır.
bundan 200 yıl sonra neler olabileceğini siz tahmin edin artık :)
30 Eylül 2010 Perşembe
Yapabildiklerin neler?...
acaip olan bugünkü sistem, sen değilsin.
garip olan aslında senden beklenenler, senin yapabileceklerine bakan yok.
varsa yoksa sistem içinde kal ve suçu hep başkalarında ara.
dayatılan bu, yaşatılmaya çalışılan bu.
peki bana göresi nasıl bu işin?
önce ben
önce benim yapabileceklerim.
önce benim istediklerim.
sonra
herşey daha sonra.
yapmak istediğim bir şey varsa
önce kendime bakarım ve şunları sorarım;
1.- bunu gerçekten yapmak istiyor muyum?
2.- bunu "bence" nasıl yapmalıyım?
işte bu iki soru hayatımda otomatikleştikçe
kendimin, yapabileceklerimin, kendi özelliklerimin farkına vardım.
kendimize hiç vermediğimiz bir hediyedir yapabileceklerimizin farkına varmak.
ve yapamayacaklarımızın bilinci ile "yapamam" diyebilmek.
yapamam deyince kalitemde düşmüyor kişiliğimde küçülmüyor.
ben şunu şunu yapabilirim. bunu bunu yapamam.
kolay değil mi?
bence kolay.
sistem gereği yapamadıklarımıza kanalize oluyoruz.
ve tabi ki bu da devamlı mutsuzluk olarak çıkıyor karşımıza yaşamda.
ama yapabildiklerimize bakıp onlara yoğunlaştığımızda ise mutluluklar doluyor çevremize.
kendi hayatının patronu olabilmek,
var olduğu bile tartışılması gereken "gelecek" olgusundan korkmamak çok hoş.
plan yapın. öyle mimar sinanın cami planları gibi yapmanıza gerek yok.
girişeceğiniz olayı önce kafanızda baştan sona kadar düşünün.
karşınıza çıkabilecekleri, karşılaşabileceğiniz tüm olasılıkları yazıp bir kenara bırakın.
birkaç gün sonra yazdıklarınıza tekrar bakın.
eklemeleri çıkarmaları yapın işte planınız hazır.
işleme koyun ve uygulayın.
olursa mutlu olun olmazsa unutmayın ;
insanoğlu hayatında olan olmakta olan tüm olayların sadece iki noktasına hakim olamaz,
1.- ne zaman olacağına
2.- ne büyüklükte veya küçüklükte olacağına.
eğer bu iki noktayı düşündüğünüz planın yapabileceklerimin dışında diye
aklınıza kazırsanız olmasını istediğiniz olmadığında bileceğiniz bir sonuçla karşılaşırsınız;
- ne zaman olacağını bilmediğinden dolayı o iş kendi içinde olgunlaşma sürecinde...
yapamadıklarını düşünmek seni sadece mutsuz yapar.
yapabildiklerine yoğunlaşmak sana özgüven verir, korkularından uzak tutar
ama en önemlisi seni mutlu eder.
ya yapamadıklarını düşünüp mutsuz olmaya devam et
ya da yapabildiklerine yoğunlaşıp mutlu ol.
seçim senin...
garip olan aslında senden beklenenler, senin yapabileceklerine bakan yok.
varsa yoksa sistem içinde kal ve suçu hep başkalarında ara.
dayatılan bu, yaşatılmaya çalışılan bu.
peki bana göresi nasıl bu işin?
önce ben
önce benim yapabileceklerim.
önce benim istediklerim.
sonra
herşey daha sonra.
yapmak istediğim bir şey varsa
önce kendime bakarım ve şunları sorarım;
1.- bunu gerçekten yapmak istiyor muyum?
2.- bunu "bence" nasıl yapmalıyım?
işte bu iki soru hayatımda otomatikleştikçe
kendimin, yapabileceklerimin, kendi özelliklerimin farkına vardım.
kendimize hiç vermediğimiz bir hediyedir yapabileceklerimizin farkına varmak.
ve yapamayacaklarımızın bilinci ile "yapamam" diyebilmek.
yapamam deyince kalitemde düşmüyor kişiliğimde küçülmüyor.
ben şunu şunu yapabilirim. bunu bunu yapamam.
kolay değil mi?
bence kolay.
sistem gereği yapamadıklarımıza kanalize oluyoruz.
ve tabi ki bu da devamlı mutsuzluk olarak çıkıyor karşımıza yaşamda.
ama yapabildiklerimize bakıp onlara yoğunlaştığımızda ise mutluluklar doluyor çevremize.
kendi hayatının patronu olabilmek,
var olduğu bile tartışılması gereken "gelecek" olgusundan korkmamak çok hoş.
plan yapın. öyle mimar sinanın cami planları gibi yapmanıza gerek yok.
girişeceğiniz olayı önce kafanızda baştan sona kadar düşünün.
karşınıza çıkabilecekleri, karşılaşabileceğiniz tüm olasılıkları yazıp bir kenara bırakın.
birkaç gün sonra yazdıklarınıza tekrar bakın.
eklemeleri çıkarmaları yapın işte planınız hazır.
işleme koyun ve uygulayın.
olursa mutlu olun olmazsa unutmayın ;
insanoğlu hayatında olan olmakta olan tüm olayların sadece iki noktasına hakim olamaz,
1.- ne zaman olacağına
2.- ne büyüklükte veya küçüklükte olacağına.
eğer bu iki noktayı düşündüğünüz planın yapabileceklerimin dışında diye
aklınıza kazırsanız olmasını istediğiniz olmadığında bileceğiniz bir sonuçla karşılaşırsınız;
- ne zaman olacağını bilmediğinden dolayı o iş kendi içinde olgunlaşma sürecinde...
yapamadıklarını düşünmek seni sadece mutsuz yapar.
yapabildiklerine yoğunlaşmak sana özgüven verir, korkularından uzak tutar
ama en önemlisi seni mutlu eder.
ya yapamadıklarını düşünüp mutsuz olmaya devam et
ya da yapabildiklerine yoğunlaşıp mutlu ol.
seçim senin...
28 Eylül 2010 Salı
Türkiye'de "BİZ" olayı...
yabancı dil uğraşmayı sevdiğim bir hobimdir.
her dilin kendi içinde ilginç bir yapısı vardır.
bir kez bu yapıyı çözdünüz mü gerisi kelime ezberlemektir.
farklı dillerdeki yapıları inceledim
benzerlikler var ama bizim dilde öyle bir şey var ki
dünyada başka bir dilde var mı bilmiyorum.
benim araştırdığım dillerde ben bulamadım.
bu ülke konuşma dilinde birinci tekil şahısı yani "ben" i
çoğul şahıs olarak kullanma olayımız var yani "biz".
birine bir soru sor ben diye cevap vermesi gereken yerde çoğunlukla biz diyor.
buna taktım kafayı ve başladım sebebini anlamak için araştırmaya.
inanılmaz bir şey buldum.
bu ülke insanı sorumluluğunda olan,
veya içinde sevgi barındıran
veya şikayet içeren
bir şey söyleyeceğinde hemen "biz" diyor.
bir örnek vereyim. iki adam konuşurken biri diğerine ilişkisini sorduğunda
diğer kişi "seviyoruz işte" diyor.
kim oluyor o "siz"?
başka bir örnek daha vereyim,
radyo dinleyin, canlı yayına başlanmış biri bir konu hakkında şikayette bulunacaksa
"biz" böyle düşünüyoruz diyor.
sorumluluk, sevgi, şikayet
üçü de hakkında birşeyler söylendiğinde sonuç doğuracak olgulardır.
sonuç ise tepki getirir ve ne yazık ki ülkemizdeki insanların çoğu korkuyor.
sokakta polisten
işte patrondan
okulda hocadan
camide imamdan
evde veliden
devamlı korkuyoruz.
hal böyle olunca da o üçleme ile ilgili bir şey söyleyeceğimizde "biz" e dönüyoruz.
sanki hafifletici sebep "biz" demek :)
sorumluluk aldıysan
seviyorsan
şikayet edeceksen
SEN aldın
SEN sevdin
SEN ettin.
şöyle bir sağlam dur da sonuçlarıyla yüzleş be güzel kardeşim.
korkma bir şey olmaz. sen diline hakim olabildiğin sürece
karşındakinin iletişim dilini sökebildiğin sürece kimse sana
aldığın sorumluluktan veya ettiğin şikayetten ötürü tepki vermez.
BEN sorumluluk alırım
BEN severim
BEN şikayet ederim.
kapiş???
her dilin kendi içinde ilginç bir yapısı vardır.
bir kez bu yapıyı çözdünüz mü gerisi kelime ezberlemektir.
farklı dillerdeki yapıları inceledim
benzerlikler var ama bizim dilde öyle bir şey var ki
dünyada başka bir dilde var mı bilmiyorum.
benim araştırdığım dillerde ben bulamadım.
bu ülke konuşma dilinde birinci tekil şahısı yani "ben" i
çoğul şahıs olarak kullanma olayımız var yani "biz".
birine bir soru sor ben diye cevap vermesi gereken yerde çoğunlukla biz diyor.
buna taktım kafayı ve başladım sebebini anlamak için araştırmaya.
inanılmaz bir şey buldum.
bu ülke insanı sorumluluğunda olan,
veya içinde sevgi barındıran
veya şikayet içeren
bir şey söyleyeceğinde hemen "biz" diyor.
bir örnek vereyim. iki adam konuşurken biri diğerine ilişkisini sorduğunda
diğer kişi "seviyoruz işte" diyor.
kim oluyor o "siz"?
başka bir örnek daha vereyim,
radyo dinleyin, canlı yayına başlanmış biri bir konu hakkında şikayette bulunacaksa
"biz" böyle düşünüyoruz diyor.
sorumluluk, sevgi, şikayet
üçü de hakkında birşeyler söylendiğinde sonuç doğuracak olgulardır.
sonuç ise tepki getirir ve ne yazık ki ülkemizdeki insanların çoğu korkuyor.
sokakta polisten
işte patrondan
okulda hocadan
camide imamdan
evde veliden
devamlı korkuyoruz.
hal böyle olunca da o üçleme ile ilgili bir şey söyleyeceğimizde "biz" e dönüyoruz.
sanki hafifletici sebep "biz" demek :)
sorumluluk aldıysan
seviyorsan
şikayet edeceksen
SEN aldın
SEN sevdin
SEN ettin.
şöyle bir sağlam dur da sonuçlarıyla yüzleş be güzel kardeşim.
korkma bir şey olmaz. sen diline hakim olabildiğin sürece
karşındakinin iletişim dilini sökebildiğin sürece kimse sana
aldığın sorumluluktan veya ettiğin şikayetten ötürü tepki vermez.
BEN sorumluluk alırım
BEN severim
BEN şikayet ederim.
kapiş???
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)