23 Kasım 2010 Salı

Teşekkürler Gürol...

bayramda birlikte vakit geçirdiğim
fikirlerine önem verdiğim
dinlemekten keyif aldığım bir arkadaşım var, Gürol.
bayramın günlerinden birinde sohbet ederken
söylediği bir şey kendimi baştan sona
tekrar kontrol etmemi sağladı.
ne dedi gürol bana?
- hani o sistemi yöneten ağır abile var ya, son zamanlarda artık ikinci bir hayatın olmalı diye
pompalayıp duruyorlar yani hem şehirdeki hayatın olacak hem de belirli bir yaştan sonra
yaşaman için daha doğaya dönük bir yaşamı fışfıklayıp artık hem şehir hayatı
hemde sonrası için bizi bağlamış durumdalar, hal böyle olunca artık iki defa çalışıp
kenara para koymalıyız!!!
dinlerken ilk anda aaaa herif haklı, demek ki bende sistemden çıkmaya çabalarken
aslında yine kucağa düşmüşüm diye düşündüm.
düne kadar her açıdan yine düşündüm bu konuyu.
kendine 55 yaş şehir hayatı biter inziva hayatı başlar dediğim ben,
pompalanan sistemin ince derinliklerine kadar araştırıp
sistemin içinde dışına çıkma zamanı gelene kadar hazırlık yapan ben
acaba kucağa düşmüş müydüm?
dün akşam son noktayı koydum.
hayır ben o kucağa düşmemişim.
zira bu hayat için yatırım yapmıyorum.
şehirde evim yok kiradayım,
evimde ihtiyacım olan eşyaların dışında fazlası yok denecek kadar,
bankada param yok, oluncada faiz repo mepo uğraşmıyorum,
oğlum için kenara bir para ayırıyorum,
okuluydu, ileriki hayatıydı falan diye
onun hayata daha hazır olabilmesi için hazırlığım var
bunun dışında bu sistemin beni sömürmesi için engellerim devam ediyor.
hedeflerimde sapma yok.
demek ki kucağa oturmamışım.
sağol gürol kardeşim,
dışarıdan şöyle bir salladın ve tekrar yolumda olduğumu gösterdin...

10 Kasım 2010 Çarşamba

Peki Ya Diğerleri?...

ne küçükken ne de büyürken
hiç idolum olmadı.
kimse benim gözümde kendime feyz alıp
hayatımı onun gibi yaşayacağım dedirtemedi bana.
hiçbir zaman başımdan geçen bir olay hayatımı değiştirmedi,
hiç tek bir olay çizgisinde giden hayatımı değiştirmedi
ama tek bir mesel hayatıma çok şey kattı.
kasabanın birinde yaşamış hayatı boyunca adam,
birkaç sefer dışında neredeyse hiç çıkmamış kasabasından.
tüm hayatı boyunca işi dışında yaptığı tek iş
kasabada yaşayanlara iyilik yapmak olmuş.
kimin başı sıkışsa hep yardıma gitmiş, iyilik yapmış.
gün gelmiş bizim adam ölmüş,
yukarı huzura çıkmış hesap vermeye
geniş bir odaya gelmiş sanki mahkeme salonu
ve karşısında birkaç melek oturuyormuş,
meleklerden biri sormuş ;
- ee anlat bakalım aşağıda neler yaptın?
adam cevaplamış;
- hayatım boyunca herkese hep iyilik yaptım, yardım ettim...
pekiii demiş meleklerden biri,
- ya yazman gereken kitaba ne oldu?
adam şaşırmış;
- aman efendim ne kitabı? ben ne anlarım edebiyattan falan.
diğer melek almış lafı;
- peki bestelemen gereken şarkıya ne oldu?
adam daha da şaşırmış;
- ne bestesi, ne müziği???
melekler ardı ardına peki ya bu iş ne oldu? şunu yaptın mı? diye sormuşlar
adam birkaç soru sonrasında mesajı anlamış...
kendime hiçbir zaman "şunu yapamazsın" demedim
hele bu hikayeyi yaklaşık 11 yıl önce duyduktan sonra hiç demedim.
basketbol oynadım,
deneme romanı yazdım,
internette 8 yıl futbol yorumculuğu yaptım
okul dönemimde bir kez bile ikmale kalmadan geçemediğim ve nefret ettiğim
matematik ile evrensel kanunların formüllerini çıkardım (kendime göre)
bir çok şeyi yapabilmek adına kendime öğrenmek üzere seçtiğim
türk sanat müziğinde çok şey öğrendim.
her şarkının güftesini, makamını duyunca söyler duruma geldim
her makamın kendi içindeki işleyiş sistemini öğrendim.
yabancı dilleri öğretilenden daha kolay öğrenebilmek adına
kendimce sistemler geliştirdim.
yıllarca din diye bize anlatılanların altındaki (bana göre) gerçekleri araştırdım.
italyada espresso üzerine kurs aldım.
güvenlik işi yaptım, yakın korumadan bilmem nesine kadar.
blog tutuyorum,
ney çalmaya çabalıyorum,
insan beyni üzerine çalışmalar yapıyorum,
komün hayatında insanların nasıl yaşayabileceklerine dair araştırmalar, yazılar yazdım,
işimde çok başarılı oldum,
onlarca kez kişisel gelişim seminerlerine katıldım, kimisinde asistanlık yaptım,
dünyadaki ülkelerin yarısını gördüm
vesaire vesaire
yaptıklarımı ne büyük adamım ben demek için yazmadım
kendime olan güvenimle "yapılamaz" denenlerin bir çoğunu becerebildiğim
ve eğer varsa o huzura çıkmadan önce buradan giderken gülerek gitmek için
yaptım, yapıyorum, yapacağım.
ben muhtaç olduğum kudretin damarlarımdaki kanda olduğunu
yukarıdaki adamın hikayesini okuduktan sonra anladım.
çünkü kanı bile araştırdım...
yapayacağın şey yok
yapmak istemediğin şey vardır...

8 Kasım 2010 Pazartesi

Ya Bulamazsak...

dünyada tam sayısı açıklanmasa da yaklaşık 15.000 starbucks dükkanı var.
2009'da 2008'e göre 4.4 milyon bardak fazla satış yapmışlar.
dünyanın neresine giderseniz gidin starbucksta single espresso istediğinizde
makina double çekiyor ama müşteriye tek shot olarak veriliyor.
çekilen diğer shot ise yanılmıyorsam 2 dakika civarında bekletildikten sonra çöpe atılıyor.
eğer 2 dk içinde biri aynısından sipariş verirse kullanıyorlar yoksa yallah çöpe.
dünyadaki tüm şubelerin şube başına günlük ortalama kaç shot çöpe atıldığını sordum
yaklaşık ortalama 60 bardak dediler.
yani tüm dünyada 15.000 x 60 = 900,000 shot her gün çöpe gidiyor.
rakam büyük gibi geliyor değil mi?
bu rakamı biraz daha farklı anlatırsak asıl büyüklüğün ancak o zaman farkına varıyoruz.
short bardak diye tabir ettikleri bardak 33 ml
her bir short bardak yaklaşık 8 adet shot alıyor ağzına kadar.
900,000 / 8 = 112,500 adet 33 ml'lik bardak dolusu demektir.
1 lt 1000 miligram olduğuna göre
ve 3 tane 33'lük bardak 1 litre olduğuna göre
112,500 / 33 / 3 = 1.136 litre
dünyadaki tüm starbucks'lar her gün tamı tamına 1.136 litre kahveyi çöpe döküyorlar.
yılda her şube yaklaşık 320 gün çalışıyor
bu da demektir ki 320 x 1.136 = 363,250 litre
gerçek olan bu ama diyelim ki starbucks bu rakamın yarısını kurtarsın
kısacası çöpe atılan yıllık miktar iyi tarafından bakarak 200.000 litre olsun.
yani yaklaşık hesapla 200.000 kilo
1 kilo çekirdek kahvenin bugünkü şartlarda kilosu yanlış bilmiyorsam 5-6 dolar civarında.
200.000 x 6 = 1.200.000 dolar eder ki hesabı gördüğünüz üzere hafif yaptım
malawi'de anne-baba ve 2 çocuklu bir ailenin aylık barınak+yemek masrafı 30 dolar
sadece çöpe dökülen kahvenin önüne geçebilsek
yaklaşık 34.000 aile yani yaklaşık 135.000 kişi yemek ve barınağa kavuşabiliyor.
bir yanda çöpe atıyoruz
diğer yanda ölmelerini seyrediyoruz.
bu işte bir terslik var
ben tersliğin nerede olduğunu biliyorum da
siz anlamaya hazır mısınız?
hadi anladınız peki harekete geçmeye hazır mısınız?...

4 Kasım 2010 Perşembe

Neden Savunma?...

nedense büyüdükçe defansif oluyoruz.
küçükken herşey olması gerektiği gibi iken
büyüdükçe tavırlarımız, konuşmalarımız kısacası biz savunmaya çekiliyoruz
bunun en güzel kanıtı konuşmalarımızda gizli.
yapmak istemediğimiz bir şey ile karşılaştığımızda
ben bunu yapmak istemiyorum diyoruz
veya biri bize korkaksın sen dese
cevabımız ben korkak değilim oluyor
bu tabi ki içinde yaşadığımız sistemin getirdiği bir şey
ancak neden hep defansif olmak zorundayız?
konuşmalarımız hep negatif çıkışlı
ben korkak değilim...
peki nesin?
cesur mu?
o halde ben cesurum demek yerine
neden ben korkak değilim diyoruz?
biri toptan negatif bir söylem
diğeri ise toptan pozitif
ama biz hep negatif olanı seçiyoruz.
biri bana diyelimki şu saatte şuraya gitsene demiş olsun
diyelimki bende o saatte değil de bu saatte oraya gitmek istiyorum
o saatte gitmesem de şu saatte gitsem desem yine negatif.
neresi mi negatif?
gitmesem...
işte sana negatif.
peki bunu pozitif söyleyebilir miyiz?
evet
ben oraya bu saatte gideceğim.
zor muymuş?
hayır
peki neden tercih etmiyoruz?
bilmiyorum.
pozitif tarzı benimseyip o şekilde konuşsak ne olur?
en basit cevabı pozitif oluruz olur
önce kendine pozitif olmak istiyor musun? diye sor
eğer cevabın negatif olmak istemiyorum ise bu yazıyı bir kez daha oku
ve burada verdiğim az örnekleri kendi hayatından örneklerle çoğalt
sonra aynı soruyu tekrar sor.
olmazsa yeni örnekler bul ve tekrar sor
sonunda pozitif cevabı otomatik söylemeye başladığını göreceksin
hayatında pozitife yer açmak güzel
cesur ol dene bir şey olmuyor
ben denedim, deniyorum da ordan biliyorum...

25 Ekim 2010 Pazartesi

Mandalina ağacı...

kimisi küçük
kimisi büyük
kimisi yeşil
kimisi sapsarı
kimisi ağaçta en güzel yeri kapmış
kimine de gölgelik kalmış
kimi elle uzanınca erişilebilir yerde
kimi çürüyene kadar ağaçta kalacak kadar yukarıda
kimini sokaktan geçen çocuk koparıyor
kimini faytonu çeken at
kimi sararır sararmaz satılmak için toplanırken
kimi kocaman gövdesine rağmen hala yerinde
kimi çekirdekli
kimi çekirdeksiz
kimi tatlı
kimi acı
kiminin kabuğu ceviz gibi
kiminin ki ise yumuşacık
kiminin damarları derin derinken
kiminde sanki sadece zar var
kimi ağzımızı burarken
kimi tadından delice mutlu ediyor bizi.
tıpkı
bu dünya gibi
kimi iyi
kimi kötü
kimi kısa
kimi uzun
kimi güzel
kimi çirkin
kimi zayıf
kimi şişman
kimi katil
kimi müdür
kimi fakir
kimi zengin
kimi kıtkafalı
kimi nirvana yapmış
kimi siyah
kimi beyaz
kimi ırkçı
kimi barışçı
kimi nefret dolu
kimi sevgi kelebeği
tıpkı
mandalina ağacı gibi
bu dünya aslında bir mandalina ağacı
her birimiz o ağacın üstünde birer mandalinayız...

20 Ekim 2010 Çarşamba

Kendini dinle, düzelt...

bir insanı gerçekten tanımak için neler yaparsın?
ona sorular sorarsın, davranışlarını takip edersin,
olan olaylar karşısında verdiği tepkileri izlersin ve onu denersin.
bunların sonunda aklındaki şablona uyuyorsa kendine yakınlaştırırsın.
ancak bir süre sonra o kişinin yaptığı bir şey seni şoka sokar
zira ondan böyle bir şey beklemiyorsundur.
bir kez daha kredi verirsin eğer yine aynı şey tekrarlanırsa ilişkini koparırsın
 ve o kişi artık hayatında olmaz.
peki doğru olan bu sistem mi?
bence kesinlikle hayır.
e nasıl o halde diye sorana anlatayım.
bir insan ile uzun ve/veya kısa vadeli bir süreç yaşayacağımızı
aslında o insanı ilk gördüğümüzde hissederiz
ancak hissimiz yerine görevi nedense!! aklımıza verdiğimiz için
aklımızdaki şablona uyup uymadığını görmek için bir sürü gereksiz iş yapıyoruz
örnek yukarıda yazdığım tanıma sürecinde yaptıklarımız...
çevrenizdeki insanları teker teker düşünün ama teker teker
örneğin evliyseniz eşinizi düşünün
onu düşünmeye başladığınız ilk 2 saniye içinde içinizde bir his hissedeceksiniz
örneğin güzel insan veya çalışkan ya da uyuz veyahut farklı bir his
ancak ilk 2 saniye size karşınızdaki hakkında gerçekten ne hissettiğinizi size söyler
işte o ilk tespit o kişinin sizin hayatınızda neden olduğunu anlatır aslında size.
insan kendinde yeterli görmediklerini çevresindeki insanlarla kapama yoluna gider.
bu söylediğim sistem dışında tanıştığınız herhangi birine tanışma aşamasında
testler mestler yapıyor yada onun bazı olaylar karşısında ne yaptığını
görmeyi bekliyorsan bil ki yanlış yapıyorsun.
ilk 2 saniyedeki hissini öğren sonra kendine şunu sor ;
- bu insanı hayatıma sokmayı neden istiyorum?...
diyelim ki karşındaki sana "çalışkan" hissi verdi,
bu kesinlikle senin yetersiz çalışkan olduğunu gösterir.
veya karşındaki sana "ayyy kıllll" hissi verdi
bu aslında senin kıl olduğunu gösterir.
ilk 2 saniye kuralını işlet, gerçek hissi bul ve son adıma geç;
-KENDİNDE BUNU DÜZELTME adımı...
diyelimki karşındaki sana "uyuz" hissi verdi.
o an yapacağın ilk şey kendine ;
bu insanda bana uyuz gelen ne? diye sormak
yine ilk 2 saniyede bununda cevabını verecek benliğin sana,
o cevabı aldıktan sonra kendinde düzeltmen gereken noktayı buldun işte.
karşındakinde hissettiğin hissin nedenini bulmak
insanın kendindeki eksikliği görmesi demektir.
kendindeki eksiği gören onu tamamlamak için çalışacak insan demektir.
unutma yazdığım herşey için ihtiyacın olan 2 şey var ;
birincisi 2 saniye
ikincisi kendine karşı dürüst olup benliğinin sana verdiği cevabı kabullenip
kendinde bunu düzeltmek...
zor mu? ııh valla değil sadece uzun sürüyor.
okuduktan sonra eee böyle yapınca nolucakki dediysen
yazıyı bir kenara bırak ve bir kaç ay sonra tekrar oku, belki o zaman anlarsın...

12 Ekim 2010 Salı

What If...

amerikalıların dünyaya kazandırdığı nadir güzelliklerden biridir "what if".
nedir what if?
senaryo üretmenin ingilizcesi.
olmayan bir şeyi çıkış noktası olarak alıp what if sorusunu sorup
bunun üzerne yeni bir yapı inşa etme ama düşüncede tabiki.
yani diyelim ki bugün ekmek 1 lira
amerikalı what if diyerek başlıyor ekmeği örneğin 10 lira olarak kabul edip
eğer ekmek 10 lira olursa ne nasıl olur diye düşüncesini kuruyor.
what if benim gibi düşünce tarzı olan insanlar için
eğlenceli bir oyun gibidir.
ben ve benim gibiler devamlı "what if"çilik oynarlar.
what if'çilik oyunu belirli bir süre oynandığında
insana olan olaylara ek bir pencereden bakabilme gücü veriyor.
çoğumuz olan olayın bilinçaltımızda ilk yarattığı etkiyi
baz alarak harekete geçeriz
ancak işin doğrusu o an farklı açılardan olan olaya bakabilmektir
zira o an bilinçaltımızla ezbere baktığımızda
diğer olasılıkları eler, başka bir şey düşünmeyiz.
ama what if'çilik oynarsak o an bilinçaltımızın ezberinin dışında
farklı pencereler pıtrak gibi patlar kafamızda.
hiç unutmuyorum 14 yaşındayım, yer büyükada
oturmuşum bir kenarda hayallerimle başbaşayım
yoldan geçen yaşlıca bir amca durdu bana baktı ;
- düşün düşün boktur işin... dedi
gülümsedim önce ama sonra düşünmeye devam ettikçe
adama içimden asıl senin işin bombok amcaaaa dedim.
geçen hafta sonu oğlumla 2 dolu dolu gün geçirdim.
çocukların düşünce yapısını anlamak için
en güzel yolun what if'çilik oynamaktan geçtiğini anladım bir kez daha.
beyinsel elsatikiyet sağlamak hem bedene hem ruha çok şey katar.
o yüzden korkmadan çok düşünerek what if oyunu oynayın.
kendi kendinize senaryolar yaratın
kısa bir süre bunu yaptıktan sonra
düşüncelerinizdeki zenginleşmenin farkına varacaksınız...
not : bazı yazılarımdaki ana fikirlerin açılımını geniş yapmadığıma dair
bazı arkadaşlarımdan eleştiri geldi.
onlara da tavsiyem what ifçilik oynayın :)