ölmeden önce yapılacaklar listem var, arada bir buradan o listedekilerden bazılarını paylaşacağım;
1.- Arjantin'de River-Boca derbisi stadyumda River tribününde izlenecek
(çünkü Boca'nın renkleri bana ters)
2.- Ibiza'da onbinlerce kişinin katıldığı yazın yapılan açık hava tecno partisine katılınacak ve orada
dans ederken kopulacak.
şimdilik bu kadarını yazıyorum...
23 Mart 2011 Çarşamba
15 Mart 2011 Salı
Egzost...
normal sınıf bir arabanın uzunluğu yaklaşık 4-4.5 mt civarında
ağırlığı ise yaklaşık 1 ton civarında
peki bir arabanın en önemli, en can alıcı noktalarından biri neresidir?
egzostu (egzos)
küçücük bir çıkıntı
daracık bir delik
ama bir aracı hareket ettirebilecek en önemli parçası.
neden egzostların boyu küçük eni dardır?
her aracın egzost uzunluğu ve eni aracın motor gücüne bağlıdır.
ama aracın boyu ve ağırlığı ile karşılaştırdığınızda küçücük bir parçadan bahsediyoruz.
egzostu düşünürken insana ulaştım
hepimizin hayattan beklentileri var
içinde olduğumuz koşullara, kendi potansiyelimize bakmadan bekleyip dururuz
ama kendimize hiç "bunca beklentiyi karşılama potansiyelim var mı" diye sormayız.
durmadan isteriz, usanmadan bekleriz.
peki bu bize sonunda ne getirir?
mutsuzluk...
neden?
çünkü olduğumuzdan/ olabileceğimizden hep fazlasını isteriz.
kendimizi bir arabaya benzetsek ve araç egzosunu da beklentilerimize benzetsek,
1 tonluk araç küçücük bir çıkıntı ile görevini yapıp kullanana mutluluk sağlayabiliyor ise
neden biz hayattan beklentilerimizi küçültmeyiz?
"umut" adlı bir yazımda umudun aslında insanın baş düşmanlarından biri olduğunu yazmıştım
bugün hala aynı şeyi söylüyorum
umut içi boş ve doldurulamaz bir kelimedir.
başı, sonu yoktur ve bizi hep kendimizden büyük beklentilere sokar.
peki sonuç?
mutsuz insanlar.
bir kışın ardından sabah güneşinin küçük bir parıltısı,
bir çocuğunun küçük bir gülümsemesi,
küçük bir meyvenin ağzımıza bıraktığı tadın verdiği hoşluk
ve bunun gibi insani mutluluklar hep küçük şeylerde.
ama tonlarca para, heyecanı sönmeyen aşklar, beyaz atlı prensler
kocaman kocaman evler, dev gibi arabalar cipler
hep büyük ve bizi yarışta tutmak için gösterilen ödüller.
bir araca olması gerektiğinden "büyük" egzos takarsanız
ya yakıt tüketimi artar ya da çekişi düşer
yani araç vermesi gereken kapasiteyi vermez
aynen insan gibi.
beklentilerinizi gözden geçirin,
onları bir yere yazın ve yazdıklarınızın hangisine ulaşabilmek için
nelerden fedakarlık yapmanız gerektiğini düşünün.
ortada bir orantısızlık var.
insan orantı dengesini sağladığında mutlu olur bunu unutmayın...
ağırlığı ise yaklaşık 1 ton civarında
peki bir arabanın en önemli, en can alıcı noktalarından biri neresidir?
egzostu (egzos)
küçücük bir çıkıntı
daracık bir delik
ama bir aracı hareket ettirebilecek en önemli parçası.
neden egzostların boyu küçük eni dardır?
her aracın egzost uzunluğu ve eni aracın motor gücüne bağlıdır.
ama aracın boyu ve ağırlığı ile karşılaştırdığınızda küçücük bir parçadan bahsediyoruz.
egzostu düşünürken insana ulaştım
hepimizin hayattan beklentileri var
içinde olduğumuz koşullara, kendi potansiyelimize bakmadan bekleyip dururuz
ama kendimize hiç "bunca beklentiyi karşılama potansiyelim var mı" diye sormayız.
durmadan isteriz, usanmadan bekleriz.
peki bu bize sonunda ne getirir?
mutsuzluk...
neden?
çünkü olduğumuzdan/ olabileceğimizden hep fazlasını isteriz.
kendimizi bir arabaya benzetsek ve araç egzosunu da beklentilerimize benzetsek,
1 tonluk araç küçücük bir çıkıntı ile görevini yapıp kullanana mutluluk sağlayabiliyor ise
neden biz hayattan beklentilerimizi küçültmeyiz?
"umut" adlı bir yazımda umudun aslında insanın baş düşmanlarından biri olduğunu yazmıştım
bugün hala aynı şeyi söylüyorum
umut içi boş ve doldurulamaz bir kelimedir.
başı, sonu yoktur ve bizi hep kendimizden büyük beklentilere sokar.
peki sonuç?
mutsuz insanlar.
bir kışın ardından sabah güneşinin küçük bir parıltısı,
bir çocuğunun küçük bir gülümsemesi,
küçük bir meyvenin ağzımıza bıraktığı tadın verdiği hoşluk
ve bunun gibi insani mutluluklar hep küçük şeylerde.
ama tonlarca para, heyecanı sönmeyen aşklar, beyaz atlı prensler
kocaman kocaman evler, dev gibi arabalar cipler
hep büyük ve bizi yarışta tutmak için gösterilen ödüller.
bir araca olması gerektiğinden "büyük" egzos takarsanız
ya yakıt tüketimi artar ya da çekişi düşer
yani araç vermesi gereken kapasiteyi vermez
aynen insan gibi.
beklentilerinizi gözden geçirin,
onları bir yere yazın ve yazdıklarınızın hangisine ulaşabilmek için
nelerden fedakarlık yapmanız gerektiğini düşünün.
ortada bir orantısızlık var.
insan orantı dengesini sağladığında mutlu olur bunu unutmayın...
10 Mart 2011 Perşembe
Dolgulu Sütyen...
kadınlar için vazgeçilmezdir sütyen.
her kadının bilmem kaç tane sütyeni vardır.
kopçalı
fırfırlı
askılı / askısız
dantelli
kısacası yüzlerce çeşit sütyen var.
ancak aralarında bir tanesi var ki üzerine gerçekten düşünmek gerek;
dolgulu sütyen
yani başka bir deyişle erkeklerin kabuslarından biri.
neden kabus?
neden olacak çünkü erkeğin hayal gücünü öldürür dolgulu.
erkek o göğüslere ulaşmadan önce bakar
ve baktıkları ile kafasında hayal gücünü işletmeye başlar.
iş son noktaya geldiğinde ise erkek kurduğu hayalin
bir anda fısss diye söndüğünü gördüğünde laf etmez
ama hayal kırıklığı büyük olur.
kadınların neden dolgulu sütyen kullandığını uzun süre çözemedim
ancak artık çözdüğümü sanıyorum,
şu soruyu sordum kendime
neden bir kadın göğüslerinin sahip olduğundan daha büyük
veya daha şekilli görünmesini ister?
cevap basit göğüslerini beğenmediğinden.
peki beğenmediği göğüsler için ne yapar?
göğüslerini dolgulu sütyen ile gerçek olmayan bir şekilde teşhir eder.
yani bir bakıma yalan söyler.
neden bir kadın sex yapmayacaksa başka bir erkeğe göğüslerini bomba gibi göstermek ister?
çünkü beğenmediği göğüsleri kadının özgüvenini alaşağı etmiştir de ondan.
buradan çok açıkça iddia ediyorum;
dolgulu sütyen giyen kadınlar
1.- kendileri ile barışık olmayanlar
2.- göğüslerini beğenmeyenler
3.- özgüveni eksik olanlardır.
hemen yok doğru değil yalan bu diyenler olacaktır.
bunu diyenler eğer dolgulu sütyen kullanıyorlarsa bana bunun nedenini açıklayabilir mi lütfen.
son sözüm tüm kadınlara ;
biz erkeklerin büyük bir çoğunluğu göğüsün büyük veya küçüklüğüne pek takmayız,
asıl önemli olan o göğüslerin vücuttaki orantısıdır.
büyük göğüs fetişi olan erkeklerde vardır ve kadınların çoğunda ise erkek büyük göğüs sever
diye yanlış bir algı vardır. ama dediğim gibi bu yanlıştır.
biz erkekler için göğüs içinde bir çok anlam ve duyguyu barındıran bir organdır
şekli, ucu, rengi, duruşu önemlidir
ama boyu en önemlisi değildir.
o yüzden dolgucular lütfen kendinizle barışın
ve bizim hayallerimizi yıkmayın
:)
her kadının bilmem kaç tane sütyeni vardır.
kopçalı
fırfırlı
askılı / askısız
dantelli
kısacası yüzlerce çeşit sütyen var.
ancak aralarında bir tanesi var ki üzerine gerçekten düşünmek gerek;
dolgulu sütyen
yani başka bir deyişle erkeklerin kabuslarından biri.
neden kabus?
neden olacak çünkü erkeğin hayal gücünü öldürür dolgulu.
erkek o göğüslere ulaşmadan önce bakar
ve baktıkları ile kafasında hayal gücünü işletmeye başlar.
iş son noktaya geldiğinde ise erkek kurduğu hayalin
bir anda fısss diye söndüğünü gördüğünde laf etmez
ama hayal kırıklığı büyük olur.
kadınların neden dolgulu sütyen kullandığını uzun süre çözemedim
ancak artık çözdüğümü sanıyorum,
şu soruyu sordum kendime
neden bir kadın göğüslerinin sahip olduğundan daha büyük
veya daha şekilli görünmesini ister?
cevap basit göğüslerini beğenmediğinden.
peki beğenmediği göğüsler için ne yapar?
göğüslerini dolgulu sütyen ile gerçek olmayan bir şekilde teşhir eder.
yani bir bakıma yalan söyler.
neden bir kadın sex yapmayacaksa başka bir erkeğe göğüslerini bomba gibi göstermek ister?
çünkü beğenmediği göğüsleri kadının özgüvenini alaşağı etmiştir de ondan.
buradan çok açıkça iddia ediyorum;
dolgulu sütyen giyen kadınlar
1.- kendileri ile barışık olmayanlar
2.- göğüslerini beğenmeyenler
3.- özgüveni eksik olanlardır.
hemen yok doğru değil yalan bu diyenler olacaktır.
bunu diyenler eğer dolgulu sütyen kullanıyorlarsa bana bunun nedenini açıklayabilir mi lütfen.
son sözüm tüm kadınlara ;
biz erkeklerin büyük bir çoğunluğu göğüsün büyük veya küçüklüğüne pek takmayız,
asıl önemli olan o göğüslerin vücuttaki orantısıdır.
büyük göğüs fetişi olan erkeklerde vardır ve kadınların çoğunda ise erkek büyük göğüs sever
diye yanlış bir algı vardır. ama dediğim gibi bu yanlıştır.
biz erkekler için göğüs içinde bir çok anlam ve duyguyu barındıran bir organdır
şekli, ucu, rengi, duruşu önemlidir
ama boyu en önemlisi değildir.
o yüzden dolgucular lütfen kendinizle barışın
ve bizim hayallerimizi yıkmayın
:)
6 Mart 2011 Pazar
Sakal...
bir süredir sakalım var.
bırakmaya başladığımdan beri üzerimde kelimenin tam anlamıyla
bir ağırlık hisseder oldum.
ilk başlarda havadır sudur kıldır tüydür dedim yürüdüm
ancak dün sabah yataktan kalkıp çişimi yaparken
aynaya baktım ve bana göre üzerimdeki ağırlığın nedenini çözdüm,
sakal...
yüzyıllardır din dışında dünyada yaşayan neredeyse tüm bilgelerin sakalı olmuş ve var.
hiç dikkat etmemiştim sakalın insanda ağırlık yapabileceğine
ancak bilgelerin neden sakal bıraktığını anladım.
ama asıl anladığım başka bir şey oldu,
ben bilge değilim ve sakal bana ağır.
güle güle sakal bir dahaki denemeye kadar...
bırakmaya başladığımdan beri üzerimde kelimenin tam anlamıyla
bir ağırlık hisseder oldum.
ilk başlarda havadır sudur kıldır tüydür dedim yürüdüm
ancak dün sabah yataktan kalkıp çişimi yaparken
aynaya baktım ve bana göre üzerimdeki ağırlığın nedenini çözdüm,
sakal...
yüzyıllardır din dışında dünyada yaşayan neredeyse tüm bilgelerin sakalı olmuş ve var.
hiç dikkat etmemiştim sakalın insanda ağırlık yapabileceğine
ancak bilgelerin neden sakal bıraktığını anladım.
ama asıl anladığım başka bir şey oldu,
ben bilge değilim ve sakal bana ağır.
güle güle sakal bir dahaki denemeye kadar...
2 Mart 2011 Çarşamba
Yaradan...
yaradan
bilindik adı ile Allah.
O'nu anlamanın yolu dinden geçiyor dediler
tamam dedim dine sardım bir süre
hatta bir tanesine değil üçüne birden.
üç kitabı da defalarca okudum
içinde Allah'ı anlayabilmek için.
başlarda yetti de arrtı bile din kitaplarının anlattıkları.
ama kitaplar korkuttu beni
zira içleri emirler ve cezalar dolu.
bir süre sonra önce kendi dinime daha sonra diğerlerine
derinden bakınca yetmedi sanki Allah'ı anlayabilmek
çünkü kitaplar O'nu anlatıyor ancak çözüm bizde diyorlar.
halbuki benim aradığım çözüm değil O'nu anlamak.
işin derinine farklı yollardan inmeye başladım
tıpkı dinle başlayıp fazlasını isteyenler gibi,
ilk durağım mistisizm oldu
onu spiritualizma takip etti.
hala da ediyor
matematik, numeroloji, teoloji
ve daha bir çok şey,
aradım, arıyorum sanırım arayacağım anlamayı
zira her bir adım attıkça şaşkınlığım artıyor.
bugün milliyet okudunuz mu bilmiyorum
meyvelerin şekilleri vücutta neye benziyorsa ona faydası varmış diye bir haber var.
bir sürü meyve ile vücudun ona benzeyen şekillerini bulup
o meyvelerin vücudun o bölgelerine direk iyi geldiğini
doktorlar tarafından onaylatmış haberi yapanlar.
Allah'ı anlayabilmek, O'nu kavrayabilmek için
müthiş bir haber benim için
düşünsenize Allah önce "ol" diyor
sonra zamanı yaratıyor "ol"sun diye
daha sonra denizlerin karalardan ayrılması için gökyüzünü yaratıyor
denizleri karalardan ayırıyor
karaların üzerine yeşilleri
denizlerin içine balıkları yerleştiriyor
daha ortada insan diye bir şey yok
karalara yerleştirdiği yeşillerin uçlarına da yemişleri katıyor
onlara da meyve diyor.
tüm doğayı halletikten sonra sıra karadaki hayvanlara geliyor.
hayvan derken kedi köpek değil topraktaki larvadan dinazora kadar bir yelpaze bu.
işin nihayetinde insan ile finali yapıyor.
bu işin toplamı ne kadar sürdü bilmiyorum
ancak insandan çok süre önce meyveyi
ve o meyveleri şekillerine göre insan vücuduna faydalı olacak şekilde yarattığına göre
nasıl bir planın içinde olduğumuzu kavrayabiliyor musunuz?
böylesine "yanlışsız" bir planı bizim için yapmış/yapıyor/yapacak.
ben böyle eşsiz bir zekaya
böyle kopya edilemez bir plana
böyle tarif edilemez bir güce nasıl saygı duymayayım?
nasıl onu sevmeyeyim?
nasıl?
neden?
bilindik adı ile Allah.
O'nu anlamanın yolu dinden geçiyor dediler
tamam dedim dine sardım bir süre
hatta bir tanesine değil üçüne birden.
üç kitabı da defalarca okudum
içinde Allah'ı anlayabilmek için.
başlarda yetti de arrtı bile din kitaplarının anlattıkları.
ama kitaplar korkuttu beni
zira içleri emirler ve cezalar dolu.
bir süre sonra önce kendi dinime daha sonra diğerlerine
derinden bakınca yetmedi sanki Allah'ı anlayabilmek
çünkü kitaplar O'nu anlatıyor ancak çözüm bizde diyorlar.
halbuki benim aradığım çözüm değil O'nu anlamak.
işin derinine farklı yollardan inmeye başladım
tıpkı dinle başlayıp fazlasını isteyenler gibi,
ilk durağım mistisizm oldu
onu spiritualizma takip etti.
hala da ediyor
matematik, numeroloji, teoloji
ve daha bir çok şey,
aradım, arıyorum sanırım arayacağım anlamayı
zira her bir adım attıkça şaşkınlığım artıyor.
bugün milliyet okudunuz mu bilmiyorum
meyvelerin şekilleri vücutta neye benziyorsa ona faydası varmış diye bir haber var.
bir sürü meyve ile vücudun ona benzeyen şekillerini bulup
o meyvelerin vücudun o bölgelerine direk iyi geldiğini
doktorlar tarafından onaylatmış haberi yapanlar.
Allah'ı anlayabilmek, O'nu kavrayabilmek için
müthiş bir haber benim için
düşünsenize Allah önce "ol" diyor
sonra zamanı yaratıyor "ol"sun diye
daha sonra denizlerin karalardan ayrılması için gökyüzünü yaratıyor
denizleri karalardan ayırıyor
karaların üzerine yeşilleri
denizlerin içine balıkları yerleştiriyor
daha ortada insan diye bir şey yok
karalara yerleştirdiği yeşillerin uçlarına da yemişleri katıyor
onlara da meyve diyor.
tüm doğayı halletikten sonra sıra karadaki hayvanlara geliyor.
hayvan derken kedi köpek değil topraktaki larvadan dinazora kadar bir yelpaze bu.
işin nihayetinde insan ile finali yapıyor.
bu işin toplamı ne kadar sürdü bilmiyorum
ancak insandan çok süre önce meyveyi
ve o meyveleri şekillerine göre insan vücuduna faydalı olacak şekilde yarattığına göre
nasıl bir planın içinde olduğumuzu kavrayabiliyor musunuz?
böylesine "yanlışsız" bir planı bizim için yapmış/yapıyor/yapacak.
ben böyle eşsiz bir zekaya
böyle kopya edilemez bir plana
böyle tarif edilemez bir güce nasıl saygı duymayayım?
nasıl onu sevmeyeyim?
nasıl?
neden?
24 Şubat 2011 Perşembe
Kendimi Görmek...
hayatımız boyunca kendimizi dışarıdan sadece bir kaç yerde görebiliyoruz.
ayna
yansıma
fotoğraf
video
başka?
başka yok.
aynada ya sabah kalktığımızda ya da bir yere gitmeden önce üst baş toparlamak için,
yansımalarda saçımıza başımıza anlık bakabilmek için
fotoğrafta bilerek verdiğimiz poz ve bilinmeden yakalandığımız anlarda
videoda ise belirli bir sürenin tekrarında
kendimizi dışarıdan görebiliyoruz.
ki bunların hepsinin toplamı toplam hayatımızın ancak çok küçük bir bölümünü oluşturabiliyor.
bunun dışında? nanik...
peki hiç düşündünüz mü acaba dışarıdan nasıl göründüğünüzü?
kızarken, bağırırken, ağlarken, coşarken, üzülürken, sevinirken, kahkaha atarken
kısacası bizi biz yapan duygularımızı yaşarken acaba nasılız? nasıl görünüyoruz?
bunları biliyor muyuz? hayır
sadece dışarıdan görenlerin söyledikleri ile bildiğimizi sanıyoruz.
mesela diyelim ki kızarken gözlerinizi kurbağa gibi açıyor olun
yüzünüz de epey bir gergin şekilde olsun yani kısacası "korkunç" görünün kızarken
ama siz korkunç göründüğünüzü nereden bilebilirsiniz?
etrafınızdan biri size gelip biliyormusun kızarken çok korkunç oluyorsun demezse
siz kızarken korkunç görünüp görünmediğinizi bilebilir misiniz? hayır.
peki karşınızdakinin size korkunç görünüyorsun demesi
size onun hissettiklerini aynen hissettirebilir mi? hayır.
neden? çünkü karşınızdakinin anlattıkları kendi duygularıdır sizinkiler değil.
nasıl güldüğümü
nasıl kızdığımız
nasıl üzüldüğümü sevindiğimi
kısacası karşıdan bakıldığında nasıl göründüğümü bilmek görmek istiyorum
dışarıdan içeriye bakma olayı.
eğer bunları görebilirsem kendime yakışmadığını düşündüğüm
hareketlerimi ve mimiklerimi de kontrol edebileceğimi düşünüyorum.
işte bu yüzden yeni bir projem var.
bir tane ofisime bir tane de evime kamera koyup kayıt yapacağım.
insan kamera karşısına alışık olmadığından önceleri sahte hareketler yapıyor
ama zaman geçtikçe kameranın orada olduğunu unutup yani ona alışıp
olduğu gibi davranmaya başlıyor.
işte olduğu gibi davrandığım zamanlarda dışarıdan nasıl görünüyorum acaba sorusu
yeni projem işte bu yüzden kamera olayına giriyorum.
kendimi internette afişe edecek halim yok
bunu hiç bir yerde yayınlamayacağım sadece kendim için yapıyorum
çünkü kendimi sadece karşımdakinin dili ile
yani sadece bana söyedikleri kadarı ile görebilmek
bence tekamül için yeterli değil...
ayna
yansıma
fotoğraf
video
başka?
başka yok.
aynada ya sabah kalktığımızda ya da bir yere gitmeden önce üst baş toparlamak için,
yansımalarda saçımıza başımıza anlık bakabilmek için
fotoğrafta bilerek verdiğimiz poz ve bilinmeden yakalandığımız anlarda
videoda ise belirli bir sürenin tekrarında
kendimizi dışarıdan görebiliyoruz.
ki bunların hepsinin toplamı toplam hayatımızın ancak çok küçük bir bölümünü oluşturabiliyor.
bunun dışında? nanik...
peki hiç düşündünüz mü acaba dışarıdan nasıl göründüğünüzü?
kızarken, bağırırken, ağlarken, coşarken, üzülürken, sevinirken, kahkaha atarken
kısacası bizi biz yapan duygularımızı yaşarken acaba nasılız? nasıl görünüyoruz?
bunları biliyor muyuz? hayır
sadece dışarıdan görenlerin söyledikleri ile bildiğimizi sanıyoruz.
mesela diyelim ki kızarken gözlerinizi kurbağa gibi açıyor olun
yüzünüz de epey bir gergin şekilde olsun yani kısacası "korkunç" görünün kızarken
ama siz korkunç göründüğünüzü nereden bilebilirsiniz?
etrafınızdan biri size gelip biliyormusun kızarken çok korkunç oluyorsun demezse
siz kızarken korkunç görünüp görünmediğinizi bilebilir misiniz? hayır.
peki karşınızdakinin size korkunç görünüyorsun demesi
size onun hissettiklerini aynen hissettirebilir mi? hayır.
neden? çünkü karşınızdakinin anlattıkları kendi duygularıdır sizinkiler değil.
nasıl güldüğümü
nasıl kızdığımız
nasıl üzüldüğümü sevindiğimi
kısacası karşıdan bakıldığında nasıl göründüğümü bilmek görmek istiyorum
dışarıdan içeriye bakma olayı.
eğer bunları görebilirsem kendime yakışmadığını düşündüğüm
hareketlerimi ve mimiklerimi de kontrol edebileceğimi düşünüyorum.
işte bu yüzden yeni bir projem var.
bir tane ofisime bir tane de evime kamera koyup kayıt yapacağım.
insan kamera karşısına alışık olmadığından önceleri sahte hareketler yapıyor
ama zaman geçtikçe kameranın orada olduğunu unutup yani ona alışıp
olduğu gibi davranmaya başlıyor.
işte olduğu gibi davrandığım zamanlarda dışarıdan nasıl görünüyorum acaba sorusu
yeni projem işte bu yüzden kamera olayına giriyorum.
kendimi internette afişe edecek halim yok
bunu hiç bir yerde yayınlamayacağım sadece kendim için yapıyorum
çünkü kendimi sadece karşımdakinin dili ile
yani sadece bana söyedikleri kadarı ile görebilmek
bence tekamül için yeterli değil...
16 Şubat 2011 Çarşamba
Kafalar Küt Küt...
geçen hafta akmerkezdeyim otopark bileti ödemek için bekliyorum
en önde orta yaşlı bir kadın arkasında 30'ların başında bir erkek, arkasında ben bekliyoruz.
kadın ödemesini yapıp sıradan çıkınca önümdeki 30'luk kasadaki görevliye ;
- abicim nasılsın?
deyip sanki öpecekmiş gibi öne doğru hamle yapıyor, kasadaki görevlide ;
- oo bilmem kim hoşgeldin
deyip o da öne doğru hareketleniyor.
ikisi birbirini öpecek diye düşünürken,
son yılların modasını yaptılar;
KAFALAR ALINLARDAN BİRBİRİNE KÜT KÜT
hani bilirsiniz son zamanlarda hortlayan
öpüşmek yerine kafa tokuşturma olayı.
ilk gördüğümden beri anlamamıştım bunun kimlerin ne amaçla yaptığını.
komunistler mi yapıyor yoksa anarşistler mi?
dinciler mi yoksa ateistler mi?
hiç bilemedim insanların keçiler gibi neden kafa tokuşturduklarını.
fırsatını bulunca kaçırmayayım dedim ve önümdeki parasını ödeyip tokuştuktan sonra
sıra bana gelince kasadaki görevliye sordum;
-dostum şu kafa tokuşturma olayı varya hani az önce yaptığınız
- evet abi.. dedi görevli
necisiniz siz yani neciler kafa tokuşturuyor diye sordum
görevli bana baktı ve;
-abi allah inandrsın bilmiyorum, moda gibi birşey oldu bu iş, neciler tokuşturuyor inan bilmiyorum...
haydaaa gel burdan yak. bilmiyormuş neden keçi gibi tosladığını.
dedim o halde neden küt küt yapıyosun
dedi ki ne bileyim be abi herkes yapınca bende sürüden ayrılmayayım dedim...
hönkkkk cevaba bak.
adam en baştan kabullenmiş zaten bir sürüye dahil olduğunu
ama o sürünün ne sürüsü olduğunu bilmiyor.
önce çok şaşırdım
sonra neden bu kadar çok şaşırdığıma çaçırdım
zira burası türkiye, bilmeden iş yapanların, anlamadan yaşayanların ülkesi...
en önde orta yaşlı bir kadın arkasında 30'ların başında bir erkek, arkasında ben bekliyoruz.
kadın ödemesini yapıp sıradan çıkınca önümdeki 30'luk kasadaki görevliye ;
- abicim nasılsın?
deyip sanki öpecekmiş gibi öne doğru hamle yapıyor, kasadaki görevlide ;
- oo bilmem kim hoşgeldin
deyip o da öne doğru hareketleniyor.
ikisi birbirini öpecek diye düşünürken,
son yılların modasını yaptılar;
KAFALAR ALINLARDAN BİRBİRİNE KÜT KÜT
hani bilirsiniz son zamanlarda hortlayan
öpüşmek yerine kafa tokuşturma olayı.
ilk gördüğümden beri anlamamıştım bunun kimlerin ne amaçla yaptığını.
komunistler mi yapıyor yoksa anarşistler mi?
dinciler mi yoksa ateistler mi?
hiç bilemedim insanların keçiler gibi neden kafa tokuşturduklarını.
fırsatını bulunca kaçırmayayım dedim ve önümdeki parasını ödeyip tokuştuktan sonra
sıra bana gelince kasadaki görevliye sordum;
-dostum şu kafa tokuşturma olayı varya hani az önce yaptığınız
- evet abi.. dedi görevli
necisiniz siz yani neciler kafa tokuşturuyor diye sordum
görevli bana baktı ve;
-abi allah inandrsın bilmiyorum, moda gibi birşey oldu bu iş, neciler tokuşturuyor inan bilmiyorum...
haydaaa gel burdan yak. bilmiyormuş neden keçi gibi tosladığını.
dedim o halde neden küt küt yapıyosun
dedi ki ne bileyim be abi herkes yapınca bende sürüden ayrılmayayım dedim...
hönkkkk cevaba bak.
adam en baştan kabullenmiş zaten bir sürüye dahil olduğunu
ama o sürünün ne sürüsü olduğunu bilmiyor.
önce çok şaşırdım
sonra neden bu kadar çok şaşırdığıma çaçırdım
zira burası türkiye, bilmeden iş yapanların, anlamadan yaşayanların ülkesi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)