toplum içindeki sınıflandırma tarih boyu hep var oldu.
sanki birileri bir senaryo çizip, insanları belirli bir sınıflandırma ile
kimin hangi sınıfta olacağına karar veriyor gibi.
hiçbirimiz doğmadan önce zengin yada fakir bir aileye doğacağımızı bilmiyoruz.
doğduktan sonra ailemizin sınıfına göre bir yaşantımız oluyor.
ama sanki içine doğduğumuz sınıf bizim herşeyimizmiş gibi yaşıyoruz.
en zengin olan daha az zengini,
daha az zengin olan orta sınıftakini,
orta sınıftaki de fakiri sanki karşısındaki insan değilmişcesine,
sanki ondan daha az kazancı olan bunu seçerek doğmuş, bunu hakketmişcesine hep aşağılıyoruz.
herşey statüko bizim için, herşeyin ölçü birimi para.
paran çoksa en iyi yemeği yersin, en iyi tedaviyi görürsün, en iyi yerde oturur, en iyi arabaya binersin.
bu aşağıdaki sınıflara baktıkça düşen bir kalite.
bir gün bir benzincide benzin alırken sohbet ettiğim pompacı bana ;
- fakir doğmayı ben seçmedim... demişti.
ama ona göre daha iyi koşullarda doğan bizler acaba onlara karşı doğru davranıyor muyuz?
hep unuttuğumuz bir şey var ;
diğerine göre daha iyi koşullarda doğup yaşayan biri bunu hak ettiğinden bu olmuyor
o kişi diğerine göre sadece "şanslı".
bir insanın kendini diğerine göre üstün görmesi, ve/veya öyle yaşaması bir hak değildir.
bu olsa olsa sadece bir şanstır.
kimse fakir olmak istemez ama unutmayalım ki kimse başrol varken yanrolü oynamakta istemez.
önemli olan bize verileni paylaşabilmektir.
zira cebimizdeki hakkımız değil şansımızdır.
eğer bizden daha "şanssız" olan insanlara karşı bakışımızı "hak" olarak görmezsek
elimizdekini paylaşmaya başladığımızı görürsünüz.
paylaşmaktan kastım "her gün dilenciye para veriyorum" tadındaki kendini kandırma paylaşmaları değil,
şansınızı biriyle sadece para olarak paylaşmanıza gerek yok.
şansınızla bir çok şey yapabilirsiniz.
örneğin ben doğuım günlerinde çok nadir hediye satın alırım.
bu gibi günlerde alacağım hediyenin para karşılığı kadarı ile ağaç dikerim.
veya yıl sonunda şirketimden müşterilere çok basit ve ucuz hediyeler gönderip,
ona ayrılan bütçenin büyük kısmı ile yardımlar yapar ve müşterilere o yardımın belgesini gönderirim.
örneğin basit bir bornoz hediye ettiysem yanında körler okuluna adına şu kadar yardım yapılmıştır
gibisinden bir mektup yolluyorum.
şansınızı dağıtın hakkınız olmadığını bilerek...
9 Mayıs 2011 Pazartesi
2 Mayıs 2011 Pazartesi
Ağaç / Vücut / Doğa / Tanrı
ağaç üzerinde yetişen, büyüyen herşeye izin verir.
dallar
yapraklar
kökler
vesaire
ağaç üzerinde biten ne olursa hepsini kabul eder.
insan vücudunda ağaç gibi değişik kıllar uzar.
kulak
burun
sakal
bıyık
bacak
koltuk altı
vesaire
ama insan doğuştan yaradılışına hep ters davranır.
keser
kısaltır
boyar
traşlar
vesaire
kendi yolumda yürümeye başladığımdan beri neredeyse tüm spiritualizma bilgilerinde
var olan bircümle hep aklıma takılmıştı.
ne der spiritualistler;
- Tanrı insanı kendi suretinde yarattı...
ki bu laf 3 tek Tanrı'lı din kitabında da yazar
ama bizler yaradılışa karşı gelip dilediğimizi yapıyoruz.
kesmeyelim, traş olmayalım demiyorum.
sadece "insan olma" algımızda bir sorun var diyorum.
hani bir keresinde "what if" başlıklı bir yazı yazmıştım
yok olanı varmış gibi kabul edip, olsa ne olurdu şeklindeki beyin fırtınası olayı olan what if.
burada da "what if" diyelim ve şu soruyu soralım,
diyelim ki Tanrı bizi yani insanı kendi suretinden yaratmış olsun,
suret aynısına benzeyen, onun yerine geçen ama orijinal olmayan demektir.
yani düz mantıkta ulaşılan sonuç insanın dış görüntüsü Tanrı'ya benzer.
buradan yola çıkınca acaba Tanrı'da -eğer varsa- saçını sakalını traş ediyor mudur?
veya bacaklarına ağda yapıyor mudur?
bir kadının kıllı bacakları tabi ki her erkek gibi bana da itici geliyor.
hatta tiksindirici bile gelebilir ancak bu sadece bir algıdır.
böyle yetiştiğimiz için gövdemizde uzayanları kesiyor, biçiyoruz.
peki ama doğrusu bu mudur?
acaba insan ilk yaratıldığındaki gibi kesme, biçme ihtiyacı olmadan yaşasaydı
bugünkü insan algısı farklı olur muydu?
bu soruya bazıları Tanrı insanı cennetten kovduktan sonra
insanda oluşan "utanma" duygusundan ötürü saçını başını kesiyor falan diyor.
bende onlara o utanma duygusu dediğiniz insanın içine girmeden önce
konuşma ihtiyacı bile hissetmeyen bir insan vardı çevresi ile telepatik anlaşabilen.
ama şimdi yüzlerce değişik dil olmasına rağmen hala anlaşamıyor,
birbirimizin gözünü oymak için fırsat kolluyoruz.
bir yerde bir şey yanlış gitmiş ve yanlış olan zamandan beri bizler
o yanlışın peşinden gidip duruyoruz "böyle mi olmalı" diye sormadan.
doğa bize cevapları her gün gösteriyor ama biz anlamamak için
binbir dereden su getiriyoruz...
dallar
yapraklar
kökler
vesaire
ağaç üzerinde biten ne olursa hepsini kabul eder.
insan vücudunda ağaç gibi değişik kıllar uzar.
kulak
burun
sakal
bıyık
bacak
koltuk altı
vesaire
ama insan doğuştan yaradılışına hep ters davranır.
keser
kısaltır
boyar
traşlar
vesaire
kendi yolumda yürümeye başladığımdan beri neredeyse tüm spiritualizma bilgilerinde
var olan bircümle hep aklıma takılmıştı.
ne der spiritualistler;
- Tanrı insanı kendi suretinde yarattı...
ki bu laf 3 tek Tanrı'lı din kitabında da yazar
ama bizler yaradılışa karşı gelip dilediğimizi yapıyoruz.
kesmeyelim, traş olmayalım demiyorum.
sadece "insan olma" algımızda bir sorun var diyorum.
hani bir keresinde "what if" başlıklı bir yazı yazmıştım
yok olanı varmış gibi kabul edip, olsa ne olurdu şeklindeki beyin fırtınası olayı olan what if.
burada da "what if" diyelim ve şu soruyu soralım,
diyelim ki Tanrı bizi yani insanı kendi suretinden yaratmış olsun,
suret aynısına benzeyen, onun yerine geçen ama orijinal olmayan demektir.
yani düz mantıkta ulaşılan sonuç insanın dış görüntüsü Tanrı'ya benzer.
buradan yola çıkınca acaba Tanrı'da -eğer varsa- saçını sakalını traş ediyor mudur?
veya bacaklarına ağda yapıyor mudur?
bir kadının kıllı bacakları tabi ki her erkek gibi bana da itici geliyor.
hatta tiksindirici bile gelebilir ancak bu sadece bir algıdır.
böyle yetiştiğimiz için gövdemizde uzayanları kesiyor, biçiyoruz.
peki ama doğrusu bu mudur?
acaba insan ilk yaratıldığındaki gibi kesme, biçme ihtiyacı olmadan yaşasaydı
bugünkü insan algısı farklı olur muydu?
bu soruya bazıları Tanrı insanı cennetten kovduktan sonra
insanda oluşan "utanma" duygusundan ötürü saçını başını kesiyor falan diyor.
bende onlara o utanma duygusu dediğiniz insanın içine girmeden önce
konuşma ihtiyacı bile hissetmeyen bir insan vardı çevresi ile telepatik anlaşabilen.
ama şimdi yüzlerce değişik dil olmasına rağmen hala anlaşamıyor,
birbirimizin gözünü oymak için fırsat kolluyoruz.
bir yerde bir şey yanlış gitmiş ve yanlış olan zamandan beri bizler
o yanlışın peşinden gidip duruyoruz "böyle mi olmalı" diye sormadan.
doğa bize cevapları her gün gösteriyor ama biz anlamamak için
binbir dereden su getiriyoruz...
29 Nisan 2011 Cuma
Senin Gibiler Yüzünden...
1.-
oğlumla KFC'ye gitik,
oğlum seviyor tavuk yemeyi.
istediği siparişi verdik, kasadaki ben daha siparişi söylerken;
- ama beyefendi bilmeniz gerekir ki siparişiniz 5 dakikada hazırlanır.
oğluma döndüm 5 dk bekleyelim mi diye sordum evet dedi, siparişi verdik.
bekledik, biraz daha bekledik sonra daha da bekledik.
saate baktım tam 15 dk oldu ortada sipariş yok.
kasadakine şunu dedim;
- bana 5 dakikada çıkacağını söylediğin sipariş için şu an tam 15 dakikadır bekliyorum.
bana kızgınlıkla baktı sanki yanlışı yapan benim ve;
- beyefendi siparişini hazırlanıyor şimdi çıkar.
dedim ki bana bak senin şimdi kavramının içindeki zaman donmuş,
ben sana siparişimin ne zaman çıkacağını sormadım,
ben sana bana 5 dk dediğin ve parasını ödediğim sipariş için 15dk geçti hala ortada yok dedim.
yine tren görmüş gibi bana baktı ;
- beyefendi birazdan çıkacak siparişiniz.. dedi, bende sigorta attı.
dedim ki bak güzel kardeşim, beni siparişin ne zaman çıkacağı ilgilendirmiyor,
beni bana yalan söylemen ilgilendiriyor. beni senin sözünü tutamaman ilgilendiriyor.
hayatımda alışık olduğum "boş bakışlar" yine iş başında bana bakıyorlardı.
müdür geldi buyrun nedir durum dedi.
neden 5 dk diyorsunuz 15 dk'lık işe diye sordum,
peki müdür ne cevap verdi?
- beyefendi siparişiniz şimdi çıkacak.
ulan dedim şimdi mi yaparsın, sabaha mı bırakırsın???
bu ne biçim bir algı?
bu nasıl bir otomatik yaşam?
yahu adama anlatıyorum siparişin peşinde olmadığımı
ama onlarda ne yapsın alışmışlar bir kere
siparişim çıktı mı diye sorana şimdi çıkıyor demeye.
tam alaturka iş,
körler sağırlar birbirini ağırlar...
kimse bundan rahatsız olmuyor inanılacak gibi değil.
çok mu zor bu siparişin çıkış süresi şu kadardır demek?
neden işini baştan savma yapmaya bayılıyor bu ülke insanı?
neden kimse işine ruhunu katmıyor?
neden kimse işine ve kendine saygı duymuyor?
hal böyle olunca gelecekten hangi cüretle
bir beklenti içinde olabiliyoruz?...
2.-
trafikte göt göte gdiyoruz.
değil adım nefes alacak mesafe yok aramızda
sağımdaki şeritte çalışma var, yaklaşık 100 mt ileride şeridi iptal edip
benim olduğum şeritle birleştirmiş çalışmayı yapanlar.
dikkat ediyorum benim şeridimde önümde gidenler sağdan şeride girmek zorunda olanlara
yol vermemek için, sağdan şeride girenler ise yolu almak için neredeyse arabaları keçi gibi tokuşturacaklar.
yahu benim şeridimde giden kardeşim sen sağından gelen araca yol ver ve sen geç
sağdan gelen kardeşim sende senden öncekine yol vermiş diye
bende geçicem işte diye gaza gelip atlama yola
böylece bir sağ şeritten bir üstünde olduğumuz şeritten araba geçer
ve herkes hem zaman kazanmış olur hem de kızmamış.
ama nerdeeeeeeee
sağ şeritte yanımdakine yol verdim geçti,
arkasındaki gaza öyle bir bastı ki hani ben yol verdim ya o da sebeplenecek.
durdum, ben durunca geçemediği için o da durdu
açtım camı ;
- yahu güzel kardeşim bir ben bir sen geçersek daha hızlı oluyor göremiyor musun bunu? diye sordum
gelen cevaba bak;
eee nolmuş dün sabah bende birine yol vermiştim!!!!
yahu ben ne anlatıyorum bu ne diyor?
ben sana çözüm sunuyorum
ama sen suçundan kurtulmaya çalışıyorsun.
of anam babam off
ne zaman düzelecek bu çeşitler acaba?...
oğlumla KFC'ye gitik,
oğlum seviyor tavuk yemeyi.
istediği siparişi verdik, kasadaki ben daha siparişi söylerken;
- ama beyefendi bilmeniz gerekir ki siparişiniz 5 dakikada hazırlanır.
oğluma döndüm 5 dk bekleyelim mi diye sordum evet dedi, siparişi verdik.
bekledik, biraz daha bekledik sonra daha da bekledik.
saate baktım tam 15 dk oldu ortada sipariş yok.
kasadakine şunu dedim;
- bana 5 dakikada çıkacağını söylediğin sipariş için şu an tam 15 dakikadır bekliyorum.
bana kızgınlıkla baktı sanki yanlışı yapan benim ve;
- beyefendi siparişini hazırlanıyor şimdi çıkar.
dedim ki bana bak senin şimdi kavramının içindeki zaman donmuş,
ben sana siparişimin ne zaman çıkacağını sormadım,
ben sana bana 5 dk dediğin ve parasını ödediğim sipariş için 15dk geçti hala ortada yok dedim.
yine tren görmüş gibi bana baktı ;
- beyefendi birazdan çıkacak siparişiniz.. dedi, bende sigorta attı.
dedim ki bak güzel kardeşim, beni siparişin ne zaman çıkacağı ilgilendirmiyor,
beni bana yalan söylemen ilgilendiriyor. beni senin sözünü tutamaman ilgilendiriyor.
hayatımda alışık olduğum "boş bakışlar" yine iş başında bana bakıyorlardı.
müdür geldi buyrun nedir durum dedi.
neden 5 dk diyorsunuz 15 dk'lık işe diye sordum,
peki müdür ne cevap verdi?
- beyefendi siparişiniz şimdi çıkacak.
ulan dedim şimdi mi yaparsın, sabaha mı bırakırsın???
bu ne biçim bir algı?
bu nasıl bir otomatik yaşam?
yahu adama anlatıyorum siparişin peşinde olmadığımı
ama onlarda ne yapsın alışmışlar bir kere
siparişim çıktı mı diye sorana şimdi çıkıyor demeye.
tam alaturka iş,
körler sağırlar birbirini ağırlar...
kimse bundan rahatsız olmuyor inanılacak gibi değil.
çok mu zor bu siparişin çıkış süresi şu kadardır demek?
neden işini baştan savma yapmaya bayılıyor bu ülke insanı?
neden kimse işine ruhunu katmıyor?
neden kimse işine ve kendine saygı duymuyor?
hal böyle olunca gelecekten hangi cüretle
bir beklenti içinde olabiliyoruz?...
2.-
trafikte göt göte gdiyoruz.
değil adım nefes alacak mesafe yok aramızda
sağımdaki şeritte çalışma var, yaklaşık 100 mt ileride şeridi iptal edip
benim olduğum şeritle birleştirmiş çalışmayı yapanlar.
dikkat ediyorum benim şeridimde önümde gidenler sağdan şeride girmek zorunda olanlara
yol vermemek için, sağdan şeride girenler ise yolu almak için neredeyse arabaları keçi gibi tokuşturacaklar.
yahu benim şeridimde giden kardeşim sen sağından gelen araca yol ver ve sen geç
sağdan gelen kardeşim sende senden öncekine yol vermiş diye
bende geçicem işte diye gaza gelip atlama yola
böylece bir sağ şeritten bir üstünde olduğumuz şeritten araba geçer
ve herkes hem zaman kazanmış olur hem de kızmamış.
ama nerdeeeeeeee
sağ şeritte yanımdakine yol verdim geçti,
arkasındaki gaza öyle bir bastı ki hani ben yol verdim ya o da sebeplenecek.
durdum, ben durunca geçemediği için o da durdu
açtım camı ;
- yahu güzel kardeşim bir ben bir sen geçersek daha hızlı oluyor göremiyor musun bunu? diye sordum
gelen cevaba bak;
eee nolmuş dün sabah bende birine yol vermiştim!!!!
yahu ben ne anlatıyorum bu ne diyor?
ben sana çözüm sunuyorum
ama sen suçundan kurtulmaya çalışıyorsun.
of anam babam off
ne zaman düzelecek bu çeşitler acaba?...
14 Nisan 2011 Perşembe
Dekorasyon...
elinize 3 adet küçük not kağıdı alın
ve bu kağıtları size en yakın olarak gördüğünüz 3 kişiye verip,
üzerine o kişiye göre sizi anlatan 5 kelime yazdırın.
3 kişiden ayrı ayrı kağıtları alın ve karşılaştırın.
3 kişinin yazdığı 5 özelliğinizden en az 3 tanesi aynıdır.
işte bu ortak yazılan özellikleriniz sizi anlatır.
pekiii evinizi de anlatır mı?
evlerimiz modaya esir düşmüş, modanın dayattığı şekil ve renklerle dayalı,döşeli.
ama adı üzerinde orası "kendi" evimiz.
nasıl ki giydiğimiz kıyafetlerin bizleri anlatmasını ister ve bekleriz
neden evimiz için de aynısını yapmayız?
diyelimki arkadaşlarınızdan size gelen kağıtlarda 3 ortak özelliğiniz şunlar olsun ;
1.- sakin
2.- güleryüzlü
3.- hırslı
evinizin neresi/hangi odası sizin bu özelliklerinize göre dekore edildi?
eviniz sizi anlatmalıdır. peki ama benim özelliklerimi yansıtmıyorsa orası gerçekten benim evim mi?
evinizde huzurlu olmak istiyorsanız evinizin içini kendiniz gibi dekore etmelisiniz.
başkalarının dayattıkları gibi değil...
ve bu kağıtları size en yakın olarak gördüğünüz 3 kişiye verip,
üzerine o kişiye göre sizi anlatan 5 kelime yazdırın.
3 kişiden ayrı ayrı kağıtları alın ve karşılaştırın.
3 kişinin yazdığı 5 özelliğinizden en az 3 tanesi aynıdır.
işte bu ortak yazılan özellikleriniz sizi anlatır.
pekiii evinizi de anlatır mı?
evlerimiz modaya esir düşmüş, modanın dayattığı şekil ve renklerle dayalı,döşeli.
ama adı üzerinde orası "kendi" evimiz.
nasıl ki giydiğimiz kıyafetlerin bizleri anlatmasını ister ve bekleriz
neden evimiz için de aynısını yapmayız?
diyelimki arkadaşlarınızdan size gelen kağıtlarda 3 ortak özelliğiniz şunlar olsun ;
1.- sakin
2.- güleryüzlü
3.- hırslı
evinizin neresi/hangi odası sizin bu özelliklerinize göre dekore edildi?
eviniz sizi anlatmalıdır. peki ama benim özelliklerimi yansıtmıyorsa orası gerçekten benim evim mi?
evinizde huzurlu olmak istiyorsanız evinizin içini kendiniz gibi dekore etmelisiniz.
başkalarının dayattıkları gibi değil...
6 Nisan 2011 Çarşamba
Kır Kıçını...
bilindik bir gerçek var,
kişisel gelişim, kişinin kendine yatırım yapması ve benzeri tüm bu olgulara
insan ancak parası olunca başlayabiliyor.
zira para olmadığında öncelikleri farklı, yemek, okul, yakacak, yiyecek falan filan...
ama insanın cebindeki para artmaya başlayınca önce cahillikten sivilleşmeye doğru ilk adımı atıyor,
aldığı aile eğitimine bağlı olarak ya belirli bir süre kadın, kumar, gece hayatı ile bu geçişi yapıyor
ya da aile eğitimi kuvvetli ise bunları pas geçerek sivilleşmeye başlıyor.
ne demek sivilleşmek?
incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü kavga etmemek,
karşıdakini dinlemeye başlamak,
kısacası saygı duymayı öğrenmek demek.
bu bölgede kişiye göre değişen bir zaman süreci geçirip başka arayışlara başladığında ise
kişisel gelişimler ve kendine yatırım yapmalar başlıyor.
kendine yatırım ise ikinci bölge.
bu bölgede arayışlar en az birkaç yıl sürüyor.
dinden tutunda spiritualizmaya kadar büyük bir yelpaze bu bölge.
ve burada geçirdiği belirli bir süreden sonra olayları farklı algılamaya,
insanları farklı gözle görmeye
ve kendini farklı açılardan tanımaya başlıyor.
nihayetinde yeni bir bölgeye geçiyor.
çok yakın bir geçmişe kadar dünya insanlığının bu gelişimi
ve bölgeler arasındaki geçişleri kısa sürede becerebileceğine inanırdım
ancak geçenlerde düşünürken fazlasıyla iyimser biri olduğumu anladım
zira dünyanın sadece yaklaşık olarak %10'u en alt bölgeden diğer bölgelere
doğru geçişler yapmış, yapıyor.
bu oran yaklaşık 50 yıl önce %7-8 arasında imiş.
demek ki 50 yıldaki artış oranı %2-3 arasında.
dünyadaki doğum oranının büyük bir yüzdesi en alt bölgedeki
insanlara ait olduğundan yani bu bölgedeki insanın üreme hızı diğer bölgelerdekine göre
katbe kat fazla olduğundan zaman içindeki diğer bölgelere geçiş hızı çok düşük.
basit bir matematik hesabı yaptığımda ise "ben görürüm" dediğim iyimserliğimin
aslında benden çoook sonradakilerin bile göremeyebilme riski olduğunu anladım.
benim yaşadığım dönemde dünya insanının bunu başarabileceğine olan inancım da
böylelikle suya düşmüş oldu ve yeni bir karar verdim.
bildiklerimi, öğrendiklerimi, fikirlerimi bundan böyle ancak soranlara anlatacağım.
buradan yazmaya devam edeceğim ancak kendi bilgilerimi soran olmadıkça paylaşmayacağım
hedefim var amacım belli > kişisel gelişimim...
bundan böyle kırıcam kıçımı kendi hedefime bakacağım.
zaman, iyimserlikle birşeylerin olmasını bekleyerek boşa harcanabilecek kadar lüks değil.
ben artık kendi işime bakıyorum,
umarım herkes bir an önce kırar kıçını ve başka yerlerden birşeyler beklemek yerine
kendi hedefini koyup ona doğru yürür...
kişisel gelişim, kişinin kendine yatırım yapması ve benzeri tüm bu olgulara
insan ancak parası olunca başlayabiliyor.
zira para olmadığında öncelikleri farklı, yemek, okul, yakacak, yiyecek falan filan...
ama insanın cebindeki para artmaya başlayınca önce cahillikten sivilleşmeye doğru ilk adımı atıyor,
aldığı aile eğitimine bağlı olarak ya belirli bir süre kadın, kumar, gece hayatı ile bu geçişi yapıyor
ya da aile eğitimi kuvvetli ise bunları pas geçerek sivilleşmeye başlıyor.
ne demek sivilleşmek?
incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü kavga etmemek,
karşıdakini dinlemeye başlamak,
kısacası saygı duymayı öğrenmek demek.
bu bölgede kişiye göre değişen bir zaman süreci geçirip başka arayışlara başladığında ise
kişisel gelişimler ve kendine yatırım yapmalar başlıyor.
kendine yatırım ise ikinci bölge.
bu bölgede arayışlar en az birkaç yıl sürüyor.
dinden tutunda spiritualizmaya kadar büyük bir yelpaze bu bölge.
ve burada geçirdiği belirli bir süreden sonra olayları farklı algılamaya,
insanları farklı gözle görmeye
ve kendini farklı açılardan tanımaya başlıyor.
nihayetinde yeni bir bölgeye geçiyor.
çok yakın bir geçmişe kadar dünya insanlığının bu gelişimi
ve bölgeler arasındaki geçişleri kısa sürede becerebileceğine inanırdım
ancak geçenlerde düşünürken fazlasıyla iyimser biri olduğumu anladım
zira dünyanın sadece yaklaşık olarak %10'u en alt bölgeden diğer bölgelere
doğru geçişler yapmış, yapıyor.
bu oran yaklaşık 50 yıl önce %7-8 arasında imiş.
demek ki 50 yıldaki artış oranı %2-3 arasında.
dünyadaki doğum oranının büyük bir yüzdesi en alt bölgedeki
insanlara ait olduğundan yani bu bölgedeki insanın üreme hızı diğer bölgelerdekine göre
katbe kat fazla olduğundan zaman içindeki diğer bölgelere geçiş hızı çok düşük.
basit bir matematik hesabı yaptığımda ise "ben görürüm" dediğim iyimserliğimin
aslında benden çoook sonradakilerin bile göremeyebilme riski olduğunu anladım.
benim yaşadığım dönemde dünya insanının bunu başarabileceğine olan inancım da
böylelikle suya düşmüş oldu ve yeni bir karar verdim.
bildiklerimi, öğrendiklerimi, fikirlerimi bundan böyle ancak soranlara anlatacağım.
buradan yazmaya devam edeceğim ancak kendi bilgilerimi soran olmadıkça paylaşmayacağım
hedefim var amacım belli > kişisel gelişimim...
bundan böyle kırıcam kıçımı kendi hedefime bakacağım.
zaman, iyimserlikle birşeylerin olmasını bekleyerek boşa harcanabilecek kadar lüks değil.
ben artık kendi işime bakıyorum,
umarım herkes bir an önce kırar kıçını ve başka yerlerden birşeyler beklemek yerine
kendi hedefini koyup ona doğru yürür...
3 Nisan 2011 Pazar
Vücut nedir?...
vücudumuzun sadece bir aracı olduğunu hiç düşündünüz mü?
vücut ona ne dersen yapan bir bilgisayar gibi.
hani bazen bilgisayara içinde olmayan bir komut veririz
ve bir anda bilgisayar çöker işte vücutta buna benzer bir işletim sistemine sahip.
vücuda kalk dersin kalkar, yat dersin yatar,
kız dersin kızar, ye dersin yer,
oyna dersin oynar, koş dersin koşar.
yani vücut aslında sadece bir aracıdır.
ona ne denirse onu yapar.
peki vücuda bir şey yapmasını kim söyler? beyin tabiki.
çoğumuz hayata vücudumuz gözü ile bakarız
sanki sahip oymuş gibi yaşarız
ama asıl sahip aracıya emri verendir yani beyindir.
peki hükmü veren yani patron beyin kim için çalışır?
bizim için...
peki elimizde bize böylesine itaatkar iki hizmetçi varken
bizler neden hayata sadece bir aracının gözünden bakarız?
kolayı bu diye mi yoksa alışkanlıktan mı?
kendimizi bir üçgen gibi görürsek,
altta emirleri uygulayan vücut
üstünde amiri olan emir verici beyin
ve en üstte ise beyine vücudu yönetmesi için yol gösteren ruh.
yani demek ki asıl patron ruh.
peki bizler hayata üçgenin en alttaki halkasından değil de
en üstteki noktasından yani ruhtan bakabilsek
neler başarabileceğimizin farkında mıyız?...
vücut ona ne dersen yapan bir bilgisayar gibi.
hani bazen bilgisayara içinde olmayan bir komut veririz
ve bir anda bilgisayar çöker işte vücutta buna benzer bir işletim sistemine sahip.
vücuda kalk dersin kalkar, yat dersin yatar,
kız dersin kızar, ye dersin yer,
oyna dersin oynar, koş dersin koşar.
yani vücut aslında sadece bir aracıdır.
ona ne denirse onu yapar.
peki vücuda bir şey yapmasını kim söyler? beyin tabiki.
çoğumuz hayata vücudumuz gözü ile bakarız
sanki sahip oymuş gibi yaşarız
ama asıl sahip aracıya emri verendir yani beyindir.
peki hükmü veren yani patron beyin kim için çalışır?
bizim için...
peki elimizde bize böylesine itaatkar iki hizmetçi varken
bizler neden hayata sadece bir aracının gözünden bakarız?
kolayı bu diye mi yoksa alışkanlıktan mı?
kendimizi bir üçgen gibi görürsek,
altta emirleri uygulayan vücut
üstünde amiri olan emir verici beyin
ve en üstte ise beyine vücudu yönetmesi için yol gösteren ruh.
yani demek ki asıl patron ruh.
peki bizler hayata üçgenin en alttaki halkasından değil de
en üstteki noktasından yani ruhtan bakabilsek
neler başarabileceğimizin farkında mıyız?...
29 Mart 2011 Salı
İstemeyi Bilmek...
arkadaşım stella yollamış aşağıdakini okuyup anlayana ;
steeve goodier'in kitabından;
Tanrı'dan gururumu yok etmesini istedim,
"Hayır, gurur benim yok edebileceğim bir şey değil, senin bırakabileceğin bir şey" dedi.
Tanrı'dan sakat çocuğumu iyileştirmesini istedim,
"Hayır, onun ruhu sağlam, vücut o kadar önemli değil, geçici bir şey" dedi.
Tanrı'dan beni mutlu etmesini istedim,
"Hayır, ben sadece nimetlerimi sunarım, mutlu olmak sana bağlı" dedi.
Tanrı'dan çektiğim acılardan beni kurtarmasını istedim,
"Hayır, çektiğin acılar seni olgunlaştırıp seni bana daha çok yaklaştırır" dedi.
Tanrı'dan hayatı sevmemi sağlayacak her şeyi istedim,
"Hayır, ben sana hayatı vereceğim, böylece hayata dair herşeye ancak sen sahip olabilirsin" dedi.
Tanrı'dan Tanrı'ya duyduğum sevgiyi başkalarına da duyabilmeyi istedim,
Ohhh nihayet doğru bir şey istedin" dedi...
olgunlaşmamış ruhun duası hep "bana .... ver" diye biter,
olgunlaşmış ruhunki ise " vermemi sağla" diye...
steeve goodier'in kitabından;
Tanrı'dan gururumu yok etmesini istedim,
"Hayır, gurur benim yok edebileceğim bir şey değil, senin bırakabileceğin bir şey" dedi.
Tanrı'dan sakat çocuğumu iyileştirmesini istedim,
"Hayır, onun ruhu sağlam, vücut o kadar önemli değil, geçici bir şey" dedi.
Tanrı'dan beni mutlu etmesini istedim,
"Hayır, ben sadece nimetlerimi sunarım, mutlu olmak sana bağlı" dedi.
Tanrı'dan çektiğim acılardan beni kurtarmasını istedim,
"Hayır, çektiğin acılar seni olgunlaştırıp seni bana daha çok yaklaştırır" dedi.
Tanrı'dan hayatı sevmemi sağlayacak her şeyi istedim,
"Hayır, ben sana hayatı vereceğim, böylece hayata dair herşeye ancak sen sahip olabilirsin" dedi.
Tanrı'dan Tanrı'ya duyduğum sevgiyi başkalarına da duyabilmeyi istedim,
Ohhh nihayet doğru bir şey istedin" dedi...
olgunlaşmamış ruhun duası hep "bana .... ver" diye biter,
olgunlaşmış ruhunki ise " vermemi sağla" diye...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)