çok inandığım ve üzerinde epey çalıştığım bir terim : ruhunu katmak...
hepimizin bildiği ancak derinlemesine pek ilgilenmediğimiz bir terimdir.
hayatın her anında bizimle birliktedir aslında,
bazen fırından ekmek alırsın eve gidip yediğinde sadece ekmektir yediğin
ama bazen aldığın ekmek yerken seni alır götürür başka diyarlara,
veya gider bir gömlek alırsın ve giydiğinde sanki üstünde değilmiş gibi hissedersin
ama bazende giydiğinde herkes döner bakar sonra bir daha bakar.
hayatımızın her anında var olan gerçektir ruhunu katmak.
yaptığım her işe ruhumu katarım, şöyle ki,
yapacağım işi önce aklımda düşünüp resmederim
resmedince sanki film gibi izlerim aklımdakini
resmetmek eksiğini gediğini gösterir yapacağım işin,
sonra tırpanlayıp eksik gediği kapadıktan sonra
artık yapılmaya hazırdır benim için o iş veya hareket.
tek eksiği kalmıştır "kendimden bir parça vermek"
ki o da işe/harekete ruhumu katmaktır.
kaparım gözlerimi içime dönüp derin bir nefes alıp
ruhumu düşünürüm. büyüklüğünü, yüceliğini ve bereketini
sonra da yavaşça veririm içimdeki nefesi
sanki Tanrı'nın Adem'e üflediği ilk nefes gibi.
işte o andan itibaren o işi/hareketi benden alacak/görecek kişi
kesinlikle bereketini görür.
bereketini görmesi bana ne kazandırır?
bana tekrar gelmesini, bana geri dönmesini ve ruhumu kattıkça
benden başka bir yere gitmemesini.
işimde yaklaşık 15 yıldır bunu yapıyorum
ve 15 yıldır neredeyse aynı müşterilerle çalışıyorum.
onlar mutlu ben mutlu.
bir defasında sordum bir müşterime
neden bunca zamandır benimle çalışıyorsun diye
önce umursamaz bir tavırla omuz silkti "bilmem" diye,
ama sonra durdu bunu düşüneceğim dedi.
bir süre sonra ise verdi cevabını;
senden gelen mallarda ne var bilmiyorum ama sanki mıknatıs gibi çekiyor insanları.
satış konusunda allame-i cihan mıyım? kesinlikle değilim.
sattığım mallar dünyada bir tek bende mi var? kesinlikle değil.
ama ben her sattığım malı göndermeden önce ruhumu katıyorum.
bu sadece iş hayatında başarı getiren bir anahtar değil özel hayatta da bunu uygularım
sabah kalktığımda ilk yaptığım çişimi bile düşünürüm
dişlerimi fırçalarken bile her dişimin nasıl temizlendiğini tek tek düşünürüm.
o an ne yapıyorsam ruhumu katarım korkusuzca.
neden korkusuzca?
çünkü güzel şeyler hep çabuk biter sanırız
ama düşünmeyiz ki ruhumuz sonsuz
işte bundan dolayı katın katabildiğiniz kadar.
illa benim yaptığım yöntemle yapmak zorunda değilsiniz.
düşünün kendi yönteminizi bulun
ama muhakkak yaptığınız her işe ruhunuzu katın
çünkü bu dünyada bizden kalacak tek şey
ruhumuzun ürünleridir...
31 Mayıs 2011 Salı
22 Mayıs 2011 Pazar
Acar'ıma...
can acar,
çok zormuş gidenin ardından kalana birşeyler yazmak.
çok az tanımış olsam da benim için hep can'ın annesi o.
"una paloma blanca" olarak kalacak,
huzur onunla olsun,
can sanada kolay gelsin dostum...
çok zormuş gidenin ardından kalana birşeyler yazmak.
çok az tanımış olsam da benim için hep can'ın annesi o.
"una paloma blanca" olarak kalacak,
huzur onunla olsun,
can sanada kolay gelsin dostum...
16 Mayıs 2011 Pazartesi
Koca-Kola...
lafımızın kimi kışkırtacağını iyi düşünüp bu yazıdaki colamızın markası Koca-Kola olsun.
Koca-Kola markalı içeceğimizin dünyadaki yıllık cirosu ise 100 milyar dolar...
bildiğimiz kadarı ile tüm maliyetler - reklam giderleri dahil- düşülünce Koca-Kola'mız
sattığı ürün başına net 20% kar ediyor.
100 milyar dolar ciro / 20% kar = yıllık cebe giren para 20 milyar dolar.
bir de kafamız karışmazsa rakamla yazalım;
20.000.000.000 DOLARRRRR, hem de amerikanca dolar hani yeşil olanlardan.
bizim Koca-Kola'mız eski bir marka olmasına rağmen farz edelim ki
son 50 yıldayıllık cirosunun 20% sini cebe indirmiş olsun,
dümdüz mantıktan gidersek 50 yıl önce artı bugünkü ciro bölü 2,
bize ortalama -nihai rakam değil- cebe giren hakkında bir fikir verir
ki bu rakam farz edelim ki 600 milyar dolar olsun.
yani Koca-Kola'mız cebe son 50 yılda yaklaşık 600 milyar dolar indirmiş.
helal olsun, sonuna kadar hak etmişlerdir. isterlerse 10 katını daha kazansınlar.
takıldığım konu onların kaç para kazandığı değil,
benim takıldığım nokta şu;
bunca para olmasına rağmen siz hiç Koca-Kola'dan ;
- önümüzdeki 5 yıllık karımızın yarısını dünyadaki fakir insanlara dağıtacağız...
diye bir şey duydunuz mu?
böyle bir şey yapmak zorunda mı?
tabi ki hayır.
ama be kardeşim patlayana kadar, aksırana-tıksırana kadar yesende
bitmeyecek böyle bir parayı neden dünyanın kullanımına vermiyorsun?
satın alamadığın, şu hayatta gerçekleştiremediğin ne kaldı?
başka ne yapmak için daha çok paraya ihtiyacın var?
tabi işin bir de başka bir tarafı var,
bizler yani ceplerindeki para limitli olan insanlar
cebimizdekinin bir kısmı ile her zaman birilerine yardım etmek için çabalıyoruz.
gün oluyor elimizdeki az bile olsa yarısını karşımızdaki ile paylaşıyoruz
ama örneğini verdiğim Koca-Kola gibiler neresine sokacaksa bu kadar parayı,
dünya için göstermelik işlerden ötesine geçmiyor.
Koca-Kola kazancının sadece 1 yıllık kısmını bağışlasa
Afrika'da açlıktan kimse ölmüyor,
ölmeyi boşver o parayla kendine yetebilecek Afrika kıtası adımları da atılmış olabiliyor.
kendimce verdiğim bir karar var;
hedefim 55 yaşımda cebimde ... kadar para olursa iş kariyerime son vermek
ve hayatımın sonuna kadar ihtiyacım olacak parayı kenara koyduktan sonra
kalanı (eğer kalırsa) ihtiyaç sahiplerine dağıtmak.
bu dağıtım kişilere de olabilir, ormanlara da, denizlerin temizliğine de,
buna şimdilik karar vermedim ama hedefime ulaştığım gün bunu yapacağım
zira kavrayamadığımız tek bir nokta var;
hayat sadece bir yolculuk,
bizle sürece katılan vücudumuz, aklımız ve duygularımız...
Koca-Kola markalı içeceğimizin dünyadaki yıllık cirosu ise 100 milyar dolar...
bildiğimiz kadarı ile tüm maliyetler - reklam giderleri dahil- düşülünce Koca-Kola'mız
sattığı ürün başına net 20% kar ediyor.
100 milyar dolar ciro / 20% kar = yıllık cebe giren para 20 milyar dolar.
bir de kafamız karışmazsa rakamla yazalım;
20.000.000.000 DOLARRRRR, hem de amerikanca dolar hani yeşil olanlardan.
bizim Koca-Kola'mız eski bir marka olmasına rağmen farz edelim ki
son 50 yıldayıllık cirosunun 20% sini cebe indirmiş olsun,
dümdüz mantıktan gidersek 50 yıl önce artı bugünkü ciro bölü 2,
bize ortalama -nihai rakam değil- cebe giren hakkında bir fikir verir
ki bu rakam farz edelim ki 600 milyar dolar olsun.
yani Koca-Kola'mız cebe son 50 yılda yaklaşık 600 milyar dolar indirmiş.
helal olsun, sonuna kadar hak etmişlerdir. isterlerse 10 katını daha kazansınlar.
takıldığım konu onların kaç para kazandığı değil,
benim takıldığım nokta şu;
bunca para olmasına rağmen siz hiç Koca-Kola'dan ;
- önümüzdeki 5 yıllık karımızın yarısını dünyadaki fakir insanlara dağıtacağız...
diye bir şey duydunuz mu?
böyle bir şey yapmak zorunda mı?
tabi ki hayır.
ama be kardeşim patlayana kadar, aksırana-tıksırana kadar yesende
bitmeyecek böyle bir parayı neden dünyanın kullanımına vermiyorsun?
satın alamadığın, şu hayatta gerçekleştiremediğin ne kaldı?
başka ne yapmak için daha çok paraya ihtiyacın var?
tabi işin bir de başka bir tarafı var,
bizler yani ceplerindeki para limitli olan insanlar
cebimizdekinin bir kısmı ile her zaman birilerine yardım etmek için çabalıyoruz.
gün oluyor elimizdeki az bile olsa yarısını karşımızdaki ile paylaşıyoruz
ama örneğini verdiğim Koca-Kola gibiler neresine sokacaksa bu kadar parayı,
dünya için göstermelik işlerden ötesine geçmiyor.
Koca-Kola kazancının sadece 1 yıllık kısmını bağışlasa
Afrika'da açlıktan kimse ölmüyor,
ölmeyi boşver o parayla kendine yetebilecek Afrika kıtası adımları da atılmış olabiliyor.
kendimce verdiğim bir karar var;
hedefim 55 yaşımda cebimde ... kadar para olursa iş kariyerime son vermek
ve hayatımın sonuna kadar ihtiyacım olacak parayı kenara koyduktan sonra
kalanı (eğer kalırsa) ihtiyaç sahiplerine dağıtmak.
bu dağıtım kişilere de olabilir, ormanlara da, denizlerin temizliğine de,
buna şimdilik karar vermedim ama hedefime ulaştığım gün bunu yapacağım
zira kavrayamadığımız tek bir nokta var;
hayat sadece bir yolculuk,
bizle sürece katılan vücudumuz, aklımız ve duygularımız...
11 Mayıs 2011 Çarşamba
Sorun / Çözüm...
nedendir bilmiyorum ancak çevremde dikkat ettiğim bir şey var,
insanların çok büyük bir çoğunluğu karşısındakine fikir vermeyi iyi biliyor
ama çözüm sunma konusunda herkes kaçak dövüşüyor.
biri bana bir şey sorduğunda önce konu ile ilgili düşüncemi
daha sonra ise konu ile ilgili bence çözümümü belirtirim.
zira bana göre her açılan konunun kapanması gereklidir ki
evrenin işleyiş sistemi olan "halka" tamamlansın.
biri size bir şey danışırsa çözüme yönelik fikrinizi de belirtmeyi unutmayın
eğer belirtmezseniz açılan ama sonuçsuz havada kalan bir konu olarak kalır.
zeitgeist'ı çoğunuz duymuşsunuzdur, hala duymayan varsa youtube zeitgeist yazın izleyin.
zeitgeist "moving forward" isimli ikinci filmini yayınladı.
önemli olan adamların ne anlattığı değil, anlattıklarına çözüm sunmaları.
ilk film kendilerine göre olan sorunları
ve bu sorunların nereden kaynaklandığı hakkında idi,
bir çeşit uyanış filmi diyebiliriz.
yeni film moving forward ise çözüm filmi.
bugüne dek ortaya koydukları konular hakkında çözümleri vermişler.
anlatılan konular sizi ilgilendirmese bile izleyin
ki soruna çözüm nasıl üretiliri farklı bir açıdan görebilin.
zeitgeist değer verdiğim bir proje
gerçekleşip gerçekleşmemesi önemli değil,
benim için önemli olan ortaya konulanın sonuçsuz bırakılmaması.
hayatınızda ucu açık kalmış neler varsa bir kağıda yazın ve sonuçlandırın.
inanın çok büyük rahatlık açık dosya bırakmamak...
insanların çok büyük bir çoğunluğu karşısındakine fikir vermeyi iyi biliyor
ama çözüm sunma konusunda herkes kaçak dövüşüyor.
biri bana bir şey sorduğunda önce konu ile ilgili düşüncemi
daha sonra ise konu ile ilgili bence çözümümü belirtirim.
zira bana göre her açılan konunun kapanması gereklidir ki
evrenin işleyiş sistemi olan "halka" tamamlansın.
biri size bir şey danışırsa çözüme yönelik fikrinizi de belirtmeyi unutmayın
eğer belirtmezseniz açılan ama sonuçsuz havada kalan bir konu olarak kalır.
zeitgeist'ı çoğunuz duymuşsunuzdur, hala duymayan varsa youtube zeitgeist yazın izleyin.
zeitgeist "moving forward" isimli ikinci filmini yayınladı.
önemli olan adamların ne anlattığı değil, anlattıklarına çözüm sunmaları.
ilk film kendilerine göre olan sorunları
ve bu sorunların nereden kaynaklandığı hakkında idi,
bir çeşit uyanış filmi diyebiliriz.
yeni film moving forward ise çözüm filmi.
bugüne dek ortaya koydukları konular hakkında çözümleri vermişler.
anlatılan konular sizi ilgilendirmese bile izleyin
ki soruna çözüm nasıl üretiliri farklı bir açıdan görebilin.
zeitgeist değer verdiğim bir proje
gerçekleşip gerçekleşmemesi önemli değil,
benim için önemli olan ortaya konulanın sonuçsuz bırakılmaması.
hayatınızda ucu açık kalmış neler varsa bir kağıda yazın ve sonuçlandırın.
inanın çok büyük rahatlık açık dosya bırakmamak...
9 Mayıs 2011 Pazartesi
Hak Değil Şans...
toplum içindeki sınıflandırma tarih boyu hep var oldu.
sanki birileri bir senaryo çizip, insanları belirli bir sınıflandırma ile
kimin hangi sınıfta olacağına karar veriyor gibi.
hiçbirimiz doğmadan önce zengin yada fakir bir aileye doğacağımızı bilmiyoruz.
doğduktan sonra ailemizin sınıfına göre bir yaşantımız oluyor.
ama sanki içine doğduğumuz sınıf bizim herşeyimizmiş gibi yaşıyoruz.
en zengin olan daha az zengini,
daha az zengin olan orta sınıftakini,
orta sınıftaki de fakiri sanki karşısındaki insan değilmişcesine,
sanki ondan daha az kazancı olan bunu seçerek doğmuş, bunu hakketmişcesine hep aşağılıyoruz.
herşey statüko bizim için, herşeyin ölçü birimi para.
paran çoksa en iyi yemeği yersin, en iyi tedaviyi görürsün, en iyi yerde oturur, en iyi arabaya binersin.
bu aşağıdaki sınıflara baktıkça düşen bir kalite.
bir gün bir benzincide benzin alırken sohbet ettiğim pompacı bana ;
- fakir doğmayı ben seçmedim... demişti.
ama ona göre daha iyi koşullarda doğan bizler acaba onlara karşı doğru davranıyor muyuz?
hep unuttuğumuz bir şey var ;
diğerine göre daha iyi koşullarda doğup yaşayan biri bunu hak ettiğinden bu olmuyor
o kişi diğerine göre sadece "şanslı".
bir insanın kendini diğerine göre üstün görmesi, ve/veya öyle yaşaması bir hak değildir.
bu olsa olsa sadece bir şanstır.
kimse fakir olmak istemez ama unutmayalım ki kimse başrol varken yanrolü oynamakta istemez.
önemli olan bize verileni paylaşabilmektir.
zira cebimizdeki hakkımız değil şansımızdır.
eğer bizden daha "şanssız" olan insanlara karşı bakışımızı "hak" olarak görmezsek
elimizdekini paylaşmaya başladığımızı görürsünüz.
paylaşmaktan kastım "her gün dilenciye para veriyorum" tadındaki kendini kandırma paylaşmaları değil,
şansınızı biriyle sadece para olarak paylaşmanıza gerek yok.
şansınızla bir çok şey yapabilirsiniz.
örneğin ben doğuım günlerinde çok nadir hediye satın alırım.
bu gibi günlerde alacağım hediyenin para karşılığı kadarı ile ağaç dikerim.
veya yıl sonunda şirketimden müşterilere çok basit ve ucuz hediyeler gönderip,
ona ayrılan bütçenin büyük kısmı ile yardımlar yapar ve müşterilere o yardımın belgesini gönderirim.
örneğin basit bir bornoz hediye ettiysem yanında körler okuluna adına şu kadar yardım yapılmıştır
gibisinden bir mektup yolluyorum.
şansınızı dağıtın hakkınız olmadığını bilerek...
sanki birileri bir senaryo çizip, insanları belirli bir sınıflandırma ile
kimin hangi sınıfta olacağına karar veriyor gibi.
hiçbirimiz doğmadan önce zengin yada fakir bir aileye doğacağımızı bilmiyoruz.
doğduktan sonra ailemizin sınıfına göre bir yaşantımız oluyor.
ama sanki içine doğduğumuz sınıf bizim herşeyimizmiş gibi yaşıyoruz.
en zengin olan daha az zengini,
daha az zengin olan orta sınıftakini,
orta sınıftaki de fakiri sanki karşısındaki insan değilmişcesine,
sanki ondan daha az kazancı olan bunu seçerek doğmuş, bunu hakketmişcesine hep aşağılıyoruz.
herşey statüko bizim için, herşeyin ölçü birimi para.
paran çoksa en iyi yemeği yersin, en iyi tedaviyi görürsün, en iyi yerde oturur, en iyi arabaya binersin.
bu aşağıdaki sınıflara baktıkça düşen bir kalite.
bir gün bir benzincide benzin alırken sohbet ettiğim pompacı bana ;
- fakir doğmayı ben seçmedim... demişti.
ama ona göre daha iyi koşullarda doğan bizler acaba onlara karşı doğru davranıyor muyuz?
hep unuttuğumuz bir şey var ;
diğerine göre daha iyi koşullarda doğup yaşayan biri bunu hak ettiğinden bu olmuyor
o kişi diğerine göre sadece "şanslı".
bir insanın kendini diğerine göre üstün görmesi, ve/veya öyle yaşaması bir hak değildir.
bu olsa olsa sadece bir şanstır.
kimse fakir olmak istemez ama unutmayalım ki kimse başrol varken yanrolü oynamakta istemez.
önemli olan bize verileni paylaşabilmektir.
zira cebimizdeki hakkımız değil şansımızdır.
eğer bizden daha "şanssız" olan insanlara karşı bakışımızı "hak" olarak görmezsek
elimizdekini paylaşmaya başladığımızı görürsünüz.
paylaşmaktan kastım "her gün dilenciye para veriyorum" tadındaki kendini kandırma paylaşmaları değil,
şansınızı biriyle sadece para olarak paylaşmanıza gerek yok.
şansınızla bir çok şey yapabilirsiniz.
örneğin ben doğuım günlerinde çok nadir hediye satın alırım.
bu gibi günlerde alacağım hediyenin para karşılığı kadarı ile ağaç dikerim.
veya yıl sonunda şirketimden müşterilere çok basit ve ucuz hediyeler gönderip,
ona ayrılan bütçenin büyük kısmı ile yardımlar yapar ve müşterilere o yardımın belgesini gönderirim.
örneğin basit bir bornoz hediye ettiysem yanında körler okuluna adına şu kadar yardım yapılmıştır
gibisinden bir mektup yolluyorum.
şansınızı dağıtın hakkınız olmadığını bilerek...
2 Mayıs 2011 Pazartesi
Ağaç / Vücut / Doğa / Tanrı
ağaç üzerinde yetişen, büyüyen herşeye izin verir.
dallar
yapraklar
kökler
vesaire
ağaç üzerinde biten ne olursa hepsini kabul eder.
insan vücudunda ağaç gibi değişik kıllar uzar.
kulak
burun
sakal
bıyık
bacak
koltuk altı
vesaire
ama insan doğuştan yaradılışına hep ters davranır.
keser
kısaltır
boyar
traşlar
vesaire
kendi yolumda yürümeye başladığımdan beri neredeyse tüm spiritualizma bilgilerinde
var olan bircümle hep aklıma takılmıştı.
ne der spiritualistler;
- Tanrı insanı kendi suretinde yarattı...
ki bu laf 3 tek Tanrı'lı din kitabında da yazar
ama bizler yaradılışa karşı gelip dilediğimizi yapıyoruz.
kesmeyelim, traş olmayalım demiyorum.
sadece "insan olma" algımızda bir sorun var diyorum.
hani bir keresinde "what if" başlıklı bir yazı yazmıştım
yok olanı varmış gibi kabul edip, olsa ne olurdu şeklindeki beyin fırtınası olayı olan what if.
burada da "what if" diyelim ve şu soruyu soralım,
diyelim ki Tanrı bizi yani insanı kendi suretinden yaratmış olsun,
suret aynısına benzeyen, onun yerine geçen ama orijinal olmayan demektir.
yani düz mantıkta ulaşılan sonuç insanın dış görüntüsü Tanrı'ya benzer.
buradan yola çıkınca acaba Tanrı'da -eğer varsa- saçını sakalını traş ediyor mudur?
veya bacaklarına ağda yapıyor mudur?
bir kadının kıllı bacakları tabi ki her erkek gibi bana da itici geliyor.
hatta tiksindirici bile gelebilir ancak bu sadece bir algıdır.
böyle yetiştiğimiz için gövdemizde uzayanları kesiyor, biçiyoruz.
peki ama doğrusu bu mudur?
acaba insan ilk yaratıldığındaki gibi kesme, biçme ihtiyacı olmadan yaşasaydı
bugünkü insan algısı farklı olur muydu?
bu soruya bazıları Tanrı insanı cennetten kovduktan sonra
insanda oluşan "utanma" duygusundan ötürü saçını başını kesiyor falan diyor.
bende onlara o utanma duygusu dediğiniz insanın içine girmeden önce
konuşma ihtiyacı bile hissetmeyen bir insan vardı çevresi ile telepatik anlaşabilen.
ama şimdi yüzlerce değişik dil olmasına rağmen hala anlaşamıyor,
birbirimizin gözünü oymak için fırsat kolluyoruz.
bir yerde bir şey yanlış gitmiş ve yanlış olan zamandan beri bizler
o yanlışın peşinden gidip duruyoruz "böyle mi olmalı" diye sormadan.
doğa bize cevapları her gün gösteriyor ama biz anlamamak için
binbir dereden su getiriyoruz...
dallar
yapraklar
kökler
vesaire
ağaç üzerinde biten ne olursa hepsini kabul eder.
insan vücudunda ağaç gibi değişik kıllar uzar.
kulak
burun
sakal
bıyık
bacak
koltuk altı
vesaire
ama insan doğuştan yaradılışına hep ters davranır.
keser
kısaltır
boyar
traşlar
vesaire
kendi yolumda yürümeye başladığımdan beri neredeyse tüm spiritualizma bilgilerinde
var olan bircümle hep aklıma takılmıştı.
ne der spiritualistler;
- Tanrı insanı kendi suretinde yarattı...
ki bu laf 3 tek Tanrı'lı din kitabında da yazar
ama bizler yaradılışa karşı gelip dilediğimizi yapıyoruz.
kesmeyelim, traş olmayalım demiyorum.
sadece "insan olma" algımızda bir sorun var diyorum.
hani bir keresinde "what if" başlıklı bir yazı yazmıştım
yok olanı varmış gibi kabul edip, olsa ne olurdu şeklindeki beyin fırtınası olayı olan what if.
burada da "what if" diyelim ve şu soruyu soralım,
diyelim ki Tanrı bizi yani insanı kendi suretinden yaratmış olsun,
suret aynısına benzeyen, onun yerine geçen ama orijinal olmayan demektir.
yani düz mantıkta ulaşılan sonuç insanın dış görüntüsü Tanrı'ya benzer.
buradan yola çıkınca acaba Tanrı'da -eğer varsa- saçını sakalını traş ediyor mudur?
veya bacaklarına ağda yapıyor mudur?
bir kadının kıllı bacakları tabi ki her erkek gibi bana da itici geliyor.
hatta tiksindirici bile gelebilir ancak bu sadece bir algıdır.
böyle yetiştiğimiz için gövdemizde uzayanları kesiyor, biçiyoruz.
peki ama doğrusu bu mudur?
acaba insan ilk yaratıldığındaki gibi kesme, biçme ihtiyacı olmadan yaşasaydı
bugünkü insan algısı farklı olur muydu?
bu soruya bazıları Tanrı insanı cennetten kovduktan sonra
insanda oluşan "utanma" duygusundan ötürü saçını başını kesiyor falan diyor.
bende onlara o utanma duygusu dediğiniz insanın içine girmeden önce
konuşma ihtiyacı bile hissetmeyen bir insan vardı çevresi ile telepatik anlaşabilen.
ama şimdi yüzlerce değişik dil olmasına rağmen hala anlaşamıyor,
birbirimizin gözünü oymak için fırsat kolluyoruz.
bir yerde bir şey yanlış gitmiş ve yanlış olan zamandan beri bizler
o yanlışın peşinden gidip duruyoruz "böyle mi olmalı" diye sormadan.
doğa bize cevapları her gün gösteriyor ama biz anlamamak için
binbir dereden su getiriyoruz...
29 Nisan 2011 Cuma
Senin Gibiler Yüzünden...
1.-
oğlumla KFC'ye gitik,
oğlum seviyor tavuk yemeyi.
istediği siparişi verdik, kasadaki ben daha siparişi söylerken;
- ama beyefendi bilmeniz gerekir ki siparişiniz 5 dakikada hazırlanır.
oğluma döndüm 5 dk bekleyelim mi diye sordum evet dedi, siparişi verdik.
bekledik, biraz daha bekledik sonra daha da bekledik.
saate baktım tam 15 dk oldu ortada sipariş yok.
kasadakine şunu dedim;
- bana 5 dakikada çıkacağını söylediğin sipariş için şu an tam 15 dakikadır bekliyorum.
bana kızgınlıkla baktı sanki yanlışı yapan benim ve;
- beyefendi siparişini hazırlanıyor şimdi çıkar.
dedim ki bana bak senin şimdi kavramının içindeki zaman donmuş,
ben sana siparişimin ne zaman çıkacağını sormadım,
ben sana bana 5 dk dediğin ve parasını ödediğim sipariş için 15dk geçti hala ortada yok dedim.
yine tren görmüş gibi bana baktı ;
- beyefendi birazdan çıkacak siparişiniz.. dedi, bende sigorta attı.
dedim ki bak güzel kardeşim, beni siparişin ne zaman çıkacağı ilgilendirmiyor,
beni bana yalan söylemen ilgilendiriyor. beni senin sözünü tutamaman ilgilendiriyor.
hayatımda alışık olduğum "boş bakışlar" yine iş başında bana bakıyorlardı.
müdür geldi buyrun nedir durum dedi.
neden 5 dk diyorsunuz 15 dk'lık işe diye sordum,
peki müdür ne cevap verdi?
- beyefendi siparişiniz şimdi çıkacak.
ulan dedim şimdi mi yaparsın, sabaha mı bırakırsın???
bu ne biçim bir algı?
bu nasıl bir otomatik yaşam?
yahu adama anlatıyorum siparişin peşinde olmadığımı
ama onlarda ne yapsın alışmışlar bir kere
siparişim çıktı mı diye sorana şimdi çıkıyor demeye.
tam alaturka iş,
körler sağırlar birbirini ağırlar...
kimse bundan rahatsız olmuyor inanılacak gibi değil.
çok mu zor bu siparişin çıkış süresi şu kadardır demek?
neden işini baştan savma yapmaya bayılıyor bu ülke insanı?
neden kimse işine ruhunu katmıyor?
neden kimse işine ve kendine saygı duymuyor?
hal böyle olunca gelecekten hangi cüretle
bir beklenti içinde olabiliyoruz?...
2.-
trafikte göt göte gdiyoruz.
değil adım nefes alacak mesafe yok aramızda
sağımdaki şeritte çalışma var, yaklaşık 100 mt ileride şeridi iptal edip
benim olduğum şeritle birleştirmiş çalışmayı yapanlar.
dikkat ediyorum benim şeridimde önümde gidenler sağdan şeride girmek zorunda olanlara
yol vermemek için, sağdan şeride girenler ise yolu almak için neredeyse arabaları keçi gibi tokuşturacaklar.
yahu benim şeridimde giden kardeşim sen sağından gelen araca yol ver ve sen geç
sağdan gelen kardeşim sende senden öncekine yol vermiş diye
bende geçicem işte diye gaza gelip atlama yola
böylece bir sağ şeritten bir üstünde olduğumuz şeritten araba geçer
ve herkes hem zaman kazanmış olur hem de kızmamış.
ama nerdeeeeeeee
sağ şeritte yanımdakine yol verdim geçti,
arkasındaki gaza öyle bir bastı ki hani ben yol verdim ya o da sebeplenecek.
durdum, ben durunca geçemediği için o da durdu
açtım camı ;
- yahu güzel kardeşim bir ben bir sen geçersek daha hızlı oluyor göremiyor musun bunu? diye sordum
gelen cevaba bak;
eee nolmuş dün sabah bende birine yol vermiştim!!!!
yahu ben ne anlatıyorum bu ne diyor?
ben sana çözüm sunuyorum
ama sen suçundan kurtulmaya çalışıyorsun.
of anam babam off
ne zaman düzelecek bu çeşitler acaba?...
oğlumla KFC'ye gitik,
oğlum seviyor tavuk yemeyi.
istediği siparişi verdik, kasadaki ben daha siparişi söylerken;
- ama beyefendi bilmeniz gerekir ki siparişiniz 5 dakikada hazırlanır.
oğluma döndüm 5 dk bekleyelim mi diye sordum evet dedi, siparişi verdik.
bekledik, biraz daha bekledik sonra daha da bekledik.
saate baktım tam 15 dk oldu ortada sipariş yok.
kasadakine şunu dedim;
- bana 5 dakikada çıkacağını söylediğin sipariş için şu an tam 15 dakikadır bekliyorum.
bana kızgınlıkla baktı sanki yanlışı yapan benim ve;
- beyefendi siparişini hazırlanıyor şimdi çıkar.
dedim ki bana bak senin şimdi kavramının içindeki zaman donmuş,
ben sana siparişimin ne zaman çıkacağını sormadım,
ben sana bana 5 dk dediğin ve parasını ödediğim sipariş için 15dk geçti hala ortada yok dedim.
yine tren görmüş gibi bana baktı ;
- beyefendi birazdan çıkacak siparişiniz.. dedi, bende sigorta attı.
dedim ki bak güzel kardeşim, beni siparişin ne zaman çıkacağı ilgilendirmiyor,
beni bana yalan söylemen ilgilendiriyor. beni senin sözünü tutamaman ilgilendiriyor.
hayatımda alışık olduğum "boş bakışlar" yine iş başında bana bakıyorlardı.
müdür geldi buyrun nedir durum dedi.
neden 5 dk diyorsunuz 15 dk'lık işe diye sordum,
peki müdür ne cevap verdi?
- beyefendi siparişiniz şimdi çıkacak.
ulan dedim şimdi mi yaparsın, sabaha mı bırakırsın???
bu ne biçim bir algı?
bu nasıl bir otomatik yaşam?
yahu adama anlatıyorum siparişin peşinde olmadığımı
ama onlarda ne yapsın alışmışlar bir kere
siparişim çıktı mı diye sorana şimdi çıkıyor demeye.
tam alaturka iş,
körler sağırlar birbirini ağırlar...
kimse bundan rahatsız olmuyor inanılacak gibi değil.
çok mu zor bu siparişin çıkış süresi şu kadardır demek?
neden işini baştan savma yapmaya bayılıyor bu ülke insanı?
neden kimse işine ruhunu katmıyor?
neden kimse işine ve kendine saygı duymuyor?
hal böyle olunca gelecekten hangi cüretle
bir beklenti içinde olabiliyoruz?...
2.-
trafikte göt göte gdiyoruz.
değil adım nefes alacak mesafe yok aramızda
sağımdaki şeritte çalışma var, yaklaşık 100 mt ileride şeridi iptal edip
benim olduğum şeritle birleştirmiş çalışmayı yapanlar.
dikkat ediyorum benim şeridimde önümde gidenler sağdan şeride girmek zorunda olanlara
yol vermemek için, sağdan şeride girenler ise yolu almak için neredeyse arabaları keçi gibi tokuşturacaklar.
yahu benim şeridimde giden kardeşim sen sağından gelen araca yol ver ve sen geç
sağdan gelen kardeşim sende senden öncekine yol vermiş diye
bende geçicem işte diye gaza gelip atlama yola
böylece bir sağ şeritten bir üstünde olduğumuz şeritten araba geçer
ve herkes hem zaman kazanmış olur hem de kızmamış.
ama nerdeeeeeeee
sağ şeritte yanımdakine yol verdim geçti,
arkasındaki gaza öyle bir bastı ki hani ben yol verdim ya o da sebeplenecek.
durdum, ben durunca geçemediği için o da durdu
açtım camı ;
- yahu güzel kardeşim bir ben bir sen geçersek daha hızlı oluyor göremiyor musun bunu? diye sordum
gelen cevaba bak;
eee nolmuş dün sabah bende birine yol vermiştim!!!!
yahu ben ne anlatıyorum bu ne diyor?
ben sana çözüm sunuyorum
ama sen suçundan kurtulmaya çalışıyorsun.
of anam babam off
ne zaman düzelecek bu çeşitler acaba?...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)