4 Ocak 2012 Çarşamba

Gibi Değil...

gibi yaşıyoruz hayatımızın büyük bir bölümünde.
biri gibi
bir şey gibi
bir gün gibi
gibi de gibi
hep başka biri, başka bir şey gibi olma çabamız.
kimse çıkıp sormuyor neden ki gibi olmak?
neden başka gibi olmak?
neden kendimiz olmamak?
çok mu eksiğimiz var ki başkası gibi olmak istiyoruz?
kendimizi yetersiz mi görüyoruz?
gibi olmak istediğimiz o başka kişilerinde her birininde
başka biri gibi olmak istediğini unutmayın.
illa birine benzemek ise amacınız kendinize benzeyin.
insanın kendinden daha eşsiz bir şey olabilir mi?
unutmayın gibi olmak istediğiniz kişi ile bizim beynimizin
gramajı aynı
kıvrımları aynı
renkleri aynı kısacası herşeyi aynı
sadece kullanışımız farklı.
Tanrı'nın her birimizi yaratırken ortaya çıkardığı şaheseri görmek için
aynaya bakın, başkasına değil. başkalarının iyilerini kendinize örnek alın
ama sadece örnek alın, onun GİBİ olmakla uğraşmayın
zira hiçbirimiz bir diğerimiz olamayız, sadece gibi olabiliriz.
ben gibiyi değil aslını severim. gibi kelime anlamı olarak bile
içinde yetersizliği barındırıyor. o halde kendimi
neden bir yetersizlik belirtisi olan bir kavram ile eşleştirip
hayatımı buna göre yaşayayım ki?
yanlış yapmak ayıp değildir. aynı yanlışı üst üste yapmakta ayıp değildir, aptallıktır.
ya bak bilmem şu kişi bu konuda hiç yanlış yapmıyor deyip
kendimize o kişiyi değil onun izlediği yolu örnek almalıyız.
unutmayın dünyaya doğan hiçbir varlık eksiksiz değildir.
eksikli olduğumuz için doğuyoruz ki bu hayat tekamülümüzde eksiklerimizi giderelim.
dünyadaki her kişi kendi yanlışlarını bilir. önemli olan başkasına bakıp
onun gibi olmak yerine bildiğimiz yanlışları yapmayanların yolunu örnek almaktır.
birini kendinize idol yapmak yerine düşünceyi kendimize totem yapalım.
çünkü dünyadaki hangi din kitabına hangi felsefik düşünceye bakarsanız bakın
ortak göreceniz bir tek şey vardır;
düşüne düşüne zirveye ulaşırız.
amaç zirveye ulaşmak ise kişilerle değil onların düşünceleri ile yaşamaktır bence doğrusu.
boşverin kendinize idol aramayı,
kendiniz kendinize yetersiniz,
yeter ki kendinizdeki potansiyeli anlayıp ortaya çıkmasına izin verin...

2 Ocak 2012 Pazartesi

Çikolata...

çikolatayı sağlık sebepleri dışında yemeyen pek azdır.
ancak burada önemli olan çikolatayı nasıl yediğimizdir.
gözlemlerimde 2 çeşit çikolata yiyen insan olduğunu fark ettim,
ilki çikolatayı yiyenler, ikincisi çikolatayı öldürenler.
çikolata vücutta eridiğinde direk seratonin salgısını arttırdığından
insana mutluluk hissi veriyor, o yüzden aslında çikolata dikkatli
tüketilmesi gereken bir eğlence aracı.
sınıflandırmadaki ikinci bölüm insanları yani çikolatayı öldürerek yiyenler
ki ben bunlara çikolata katili diyorum,
bu insanlar bilinç dışı olarak seratonin artışını çabuk hissetmek istediklerinden
çikolatayı iki lokmada bitirirler. tabi burada önemli bir nokta var
ki o da ucuz çikolata. eğer yediğiniz çikolata ucuz malzemelerle üretilmiş,
seri üretimden çıkıyorsa çikolata katilleri bu ürünleri çok daha çabuk tüketiyor.
çikolata katilleri için yapılabilecek pek bir şey yok
çünkü çikolataya saldırış onlar için bir tarz.
ancak çikolatayı hemen yiyenlerin ve ucuz çikolata tüketenlerin
bilmesi gereken çok önemli bir nokta var,
seratonin salınımını çabuklaştırdığımızda vücut otomatik olarak
bir sonraki tüketimde biraz daha hızlı seratonine kavuşmak istiyor.
hal böyle olunca çikolata tüketimi artıyor hem de boş yere.
yani çikolatanın sağladığı mutluluğa ulaşabilmek için
ürün her seferinde biraz daha fazla tüketilerek
beynimizin işleyiş kimyası bozuluyor zira beyin seratonin salınımını
insanın psikolojik dürtülerine göre hesaplıyor.
seratonin vücut kimyasında "sonsuz" bir şey değil.
eğer çikolatayı savaşır/öldürür gibi ve ucuz çikolata tüketenlerdenseniz
bilin ki orta yaştan yaşlılığa yelken açtığınızda hayatınızda "mutluluk" hep eksik kalacak
çünkü vücutta salınacak seratonin kalmayacak.
halbuki kendinizi ilk gruba sokabilirseniz yani çikolatayı "yiyen" olursanız
seratonin hayatımızın sonuna kadar yeterli.
bu sınıfta olabilmek için bazı önemli noktalar var ;
1.- kesinlikle seri üretim çikolata yenmemeli
2.- cebinizden geldiği kadar butik ve pahalı çikolatalara yönelin
3.- çikolata yemeyi öğrenin.
ne demek çikolata yemek;
çikolata bana göre saygı duyulması gereken bir tüketim maddesi
zira insanın hakimiyetinde olmayan bağımsız bir mutluluk sağlayabiliyor
hakim olamıyorsam saygı duyarım.
o yüzden düşüne düşüne tabi ki "BENCE" bir çikolatayı doğru yeme yolu keşfettim,
öncelikle ağzınıza koyacağınız çikolata parçası
ne çok büyük  ne de çok küçük olmamalı
zira çikolata psikolojik etkenlere de bağlı olan bir madde olduğundan
gözün gördüğü büyüklük/küçüklük burada doğru tüketime direk etki eder.
orta boy bir lokmadan az büyük bir parça çikolatayı alın ve ağzınıza atın,
hemen çiğnemeye başlamayın. bekleyin,
yani çikolataya saygı duyun ve sizin onu parçalamanızın değil
onun ağzınızda erimesi için biraz zaman verin.
çok değil göreceksiniz ki 2-3 dakika içinde ağzınızdaki
çikolata dağılmaya başlayacak.
bunun böyle yapılmasının sebebi ise ağzımızdaki tükürük asitlerinin
çikolataya yavaş yavaş hakim olmasını sağlamak
zira bunu yaptığımızda yani çikolataya erimesi için gerekli süreyi verdiğimizde
çikolata tükürüğümüze karışıp direk beyne olan yolculuğuna başlayacaktır.
ağızda çözülen çikolatayı yavaşça emmeye başlayın,
dikkat şu ana kadar hala ısırma işlemine geçmeyin.
1 parça orta boydan hallice bir lokma çikolataya
ağzımızda kendi kendine erimesi için fırsat verdiğimizde
yaklaşık 2-3 dakika sonra seratonin patlaması başlayacak
ve vücut size "bana daha çok çikolata veri, daha çok istiyorum" demeyecektir.
zira yavaşça dağılan çikolata katır kutur arka arkaya ağza atılan
çikolata  ile aynı zamanda aynı işi görecektir.
böylece hem sağlıklı bir tüketim yapacaksınız hem de tüketiminiz azalacak.
çikolataya saygı gösterin ki ileride mutlu olmanızı sağlayacak
etkenler vücutta erkenden tükenmesin...

12 Aralık 2011 Pazartesi

50 Kuruş???...

şeker, un, vişneli sos, glikoz şurubu, vişne konsantresi, kıvam arttırıcı, asit düzenleyici,
potasyum sorbat, karmin, bitkisel yağ, nem tutucu, kakao tozu, pastorize yumurta,
tuz, emülgatör, mono ve digliseritler, poligisarol, soya, lesitin,sodyum bikarbonat,
sodyum asit, pirofosfat, aroma, ksantan zamk, fındık, ceviz, antep fıstığı, badem, süt...

yukarıda birbirinden farklı tam 30 çeşit ürün ismi yazdım.
bunların tümü bir araya gelip karıştırıldığında
piyasadaki satış fiyatı 50 kuruş olan bir ürün ortaya çıkıyor.
üşenmedim araştırdım ve gördümki burada garip bir durum var,
zira yukarıya yazdığım birbirindn farklı 30 çeşit ürünün her biri
kendi başına kocaman bir sektör.
yani örneğin emülgatörün tüm dünyadaki yıllık tüketimi milyar dolarlar ile telafuz ediliyor
ki bu yukarıda adı geçen her bir ürün için neredeyse aynı.
yani ismi geçen her ürün kendi başına dev bir sektör,
her birinin arkasında dev firmalar, onbinlerce çalışan var.
30 tane farklı ürünü yan yana getirip buna bir de ambalajı eklediğinizde
ortaya 50 kuruşluk bir ürün çıkıyor ki beni şaşırtan nokta bu.
ya yediğimiz çikolata değil
ya da eğer yediğimiz çikolata ise ürünün karşılığı 50 kuruş olamaz.
lütfen hemen ilk akla gelen düşünce olan teknolojik makinalar maliyeti düşürür
düşüncesinden sıyrılalım çünkü bence yediklerimiz çikolata değil.
bakın bir gün paris'te dolaşırken 100 küsur yıl önce kurulmuş çikolatacı bir aile şirketi buldum.
içeri daldım ve ürünlere bakmaya başladım. ilk dikkatimi çeken şey ürünlerin satış fiyatları oldu
zira normalde dışarıdan alındığında atıyorum 1 lira olan şey orada 5-6 lira civarındaydı.
dayanamadım sordum adama bu kadar fark neden diye,
yüzüme baktı ve kakaonun kilosu kaç para biliyormusun dedi...
yediğim neredeyse her ürünün içeriğini okurum,
siz de okuyun göreceksiniz ki her yediğimiz ürünün içinde onlarca farklı ürün var.
ya yediklerimiz satılan ürün değil
ya da biz geçirilmeye çok alışmışız...

1 Aralık 2011 Perşembe

Sigara...

sigara içen biri olarak kalkıp sigarayı savunacak değilim
ancak bu konuda uzun süredir aklımı karıştıran şeyler yok değil.
ikinci dünya savaşı bugünden yaklaşık 70 yıl önce oldu.
bu savaşın sonunda amerika japonya'ya "atom bombası" attı
yani 70 yıl önce atom bombası gibi bir şeyi yapabilecek teknoloji vardı.
ilgisi olan merak eden araştırsın görecek ki yine ikinci dünya savaşı yıllarında
nazilerin uçan daire yapma çlışmaları vardı.
bugün internete girip o bilgileri, iç yazışmaları hatta çizimleri bile görebilirsiniz.
epey bir süre kafa patlattığımdan ötürü bu konuda bilgim var diyebilirim.
adamlar savaş devam ederken gözlerden uzak bir mağarada bir kaç yıl süren
araştırmalar yapmış ve bunları döküman haline getirmişler,
savaş bitip almanlar kaybedince bu çizimler ve çalışmalar amerikanın eline geçmiş.
diyeceğim şu ki 70 yıl önce atom bombası yapmak gibi
uçan daire prototipleri yapmak gibi bilgilere sahip olan dünya insanı
bugün teknolojinin artık günlük takip edildiği bir dünyada
sigaranın zararına nasıl çözüm bulamıyor anlayamıyorum.
sigaranın en büyük zararının içine katılan kimyasallar olduğunu biliyoruz.
o kimyasallar vücuda düzenli olarak yıllarca nefes yoluya alınınca
bugün bildiğimiz sigaraya bağlı hastalıklar ve/veya ölümler ortaya çıkıyor.
peki kurulduğu ilk günden bugünlere kadar trilyonlarca dolar kazanan
sigara şirketleri neden sigaranın içindeki kimyasalları
organik zararsız doğal maddelerle değiştirmezler de
dünya insanını sigaranın zararlarından kurtarmazlar?
aslında cevabı çok basit ;
çünkü sigaranın içine kattıkları kimyasalları organikleri ile
değiştirmek için para harcamak zorundalar ki bu da
kazandıkları paranın azalması demek.
şimdi sen yıllar boyunca insanın sigaraya alışması ve yıllar boyunca içmesi
için reklamından tut promosyonuna kadar herşeyi yapacaksın
ama bunu kullanan insanın ölmesi için kıçını kaldırmayacaksın...
ııh burada bir gariplik var, doğru işlemeyen bir yan var.
zira bir paket sigaradaki kazanç satış fiyatının yaklaşık yarısı kadar
yani örnek olarak 10 tl'ye aldığımız bir sigara paketinin
üreticiye olan karı yaklaşık 5 tl,
peki içindeki kimyasalları organikleri ile değiştirince ne kadar?
bugünkü dünya koşullarında yaklaşık 2 tl.
yani paket başına 3 tl daha az kazanıp insan ölümünü engellemek yerine
3 tl fazla kazanıp insanların ölmesini ya da yıllarca azap çekmesini tercih ediyorlar.
içen olarak bizde suç yok mu? tabi ki var. hemde baş suçlu biziz.
ancak "sende nefsine hakim ol, içme kardeşim" savunması yerine
madem bu boku içeceksiniz bari içinde kimyasal olmayanı için
ve zaman içinde sigaradan kurtulma nefsi üzerinde çalışın demek doğru olan değil midir?
tröstlerin daha çok para kazanması için bizlerin ölmesi...
ııh, bir yerlerde yanlış var...

25 Kasım 2011 Cuma

Sil Baştan...

1999 yılından beri hayatıma kattığım felsefenin en önemli kurallarından biri ;
eğer illa ki bir savaşa gireceksen o cenk kendinle olsun ve
kendini karşındakinin diliyle göre...
1999 yılında başladığım kişisel cenkimle dün akşama kadar gelmiştim
ancak dün akşam kendisine çok değer verdiğim bir kişi ile yaptığım sohbet
bana 1999-2011 arasında ilerlediğim yoldaki eksiklerimi ve yanlışlarımı
tabak gibi ortaya koydu, koymakla da kalmadı yeni Selim'e doğru
bir an önce yol almam gerektiğini ve nerede yanlış yaptığımı da çok güzel kafama çakmış oldu.
karşımdakini dinlediğimi sanan ben gördüm ki gerektiği şekilde dinlemiyormuşum,
karşımdakine değer verdiğimi sanan ben gördüm ki "değer" kelimesinin
aklımdaki anlamını değiştirmem gerekiyormuş.
karşımdakilere "eşit" davrandığını sanan ben meğerse henüz eşitliğin ne olduğunu çözememişim.
bunun gibi bir kaç benim için çok önemli noktalar daha var.
mesaj alındı, çalışmalar başladı. bakalım bu yeni "cenk" beni nereye taşıyacak...
değişmem gerektiğini nasıl anladığımı belirtmek istiyorum,
bu işin tek kuralı var o da vücuduna kulak vermek.
şöyle ki herhangi biri hakkımızda yüzümüze bir eleştiri yaptığında
eğer o eleştiri doğru değilse vücudumuz hiçbir tepki vermez
ancak o yapılan eleştiri doğru ise eleştiriyi duyduktan kısa süre sonra
hiddetlenmek yerine önce vücudumuzu dinlersek
diyaframımızın hemen altında karın boşluğu ile midemiz arasında
bir sıkışma, bir nevi baskı veya karnımızda karıncalanma hissederiz.
elimizi belirttiğim bölgenin üstüne bastırdığımızda ise
sanki elimizin altında damar gibi atıp duran top şeklinde bir yuvarlak hissederiz.
bu topun büyüklüğü yapılan eleştirinin doğruluğu ile doğru orantılıdır.
yani yapılan eleştiri ne kadar gerçek ise elimizin altında
bum bum diye atan top o kadar büyük demektir.
dün akşam eleştiriler arka arkaya geldiğinde
ilk yaptığım şey vücudumu dinlemek yerine
karşı atağa geçerek o eleştirilerin yanlış olduğunu ispatlamak oldu.
bağırdım, çağırdım, karşımdakini suçladım amaaa
bir an geldi ve konuşmanın ortasında susmayı tercih ettim
zira vücudumu dinlemediğimi fark ettim
ve hemen elimi yazdığım bölgeye bastırarak kızgınlık topumun
ne kadar büyük olduğuna baktım ve gördüm ki top deniz topu kadar.
işte bundan dolayı yeni yolculuğuma başlıyorum.
siz siz olun zaman geçmeden siz de karşıdan gelen eleştirileri dinlediğinizde
asıl gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya koyan vücudunuzu dinlemeye
ve eğer içinizde atan top misketten büyük ise siz de kendi değişiminize başlayın.
bunları görmemi sağladığı için bana bu konuşmayı yapan kişiye
önce özürlerimi sonra da teşekkürlerimi sunuyorum...

21 Kasım 2011 Pazartesi

Öküzden Hallice...

kız arkadaşım var, türk standartlarının dışında.
saçı sarı, boyu uzun, neredeyse 0 beden ve seksapelitesi çok yüksek.
bunlar bir de güzel bir yüzle birleşince bu ülke onun için neredeyse yaşanmaz oluyor.
başına gelenleri anlatıyor bana sıkıla sıkıla, işinde ve özel hayatında.
taksiye biniyorum taksici başlıyor muhabbete diyor.
ilk sorular zararsız geliyor her seferinde ama müteakip sorular tacizin ötesine geçiyor.
işi ile ilgili şirketi dışından aldığı servislerde muhatap olduğu
erkeklerin yüzde doksanı devamlı bir yere davet ediyorlar.
alışverişe gittiğinde tezgahtar bile asılıyor.
yurtdışına çıkarken pasaport kontrolu onun için bir azap zira pasaport polisi
ardı arkası gelmeyen acaip sorular ile ful tacizde.
yazdıklarımı nereden mi biliyorum? cep telefonunu, maillerini devamlı gösteriyor bana.
sokakta taciz, işte taciz, alışverişte taciz kısacası hayatınn her anı taciz üzerine kurulu.
sadece benim kız arkadaşım böyle değil,
bu ülkede birazcık fizikli her kadın aynı dertten muzdarip.
geçen hafta boyunca cebine ve mailine gelenlerde artış olunca
benimki kafayı sıyırma sınırına yaklaştı ve otomatik tüfek gibi
sıralamaya başladı tacizleri benimle konuşurken.
işin komiği ise tacizcilerin arasında tanıdıklarım da var
o anlattıkça ben bir erkek olarak utandım.
verdiği her örnekte yüzüne biraz daha az bakar oldum
taa ki artık hiç yüzüne bakamayana kadar. bir erkek olarak başka erkekler
yüzünden kendimi hiç bu kadar aşağılanmış hissetmemiştim.
sonuçta bende bir erkeğim ama harbiden öküzden halliceyim.
ama ne yazık ki çoğumuz "öküz"...
empati yapmadığımız için bu ülkede fiziği averajın biraz üzerinde olan
kadınların nasıl bir cenderede yaşamak zorunda olduğunu görmüyoruz.
mecbur mu kardeşim bu kadınlar yolda yürürken önüne/yere bakmaya?
mecbur mu bu kadınlar gittikleri her yerde, bindikleri her taşıtta tacize uğramaya?
mecbur mu bu kadınlar "meta" olarak görülmeye?
bizler erkek olarak ne zaman aşabileceğiz bu basitliği?
ne zaman anlayacağız kadına tacizin bize bir şey getirmeyeceğini?
ne zaman kavrayacağız aslında birçok şeyin bizim tacizkar ataklarımızla değil de
kadın ne zaman isterse olacağını?
ülke erkeklerinin genelinde "türk erkeği" diye bir olgu var.
kim çıkarmış bu yalanı bilmiyorum ama işin gerçeği bize göre olan türk erkeği imajı ile
hem bu ülke hem de diğer ülke kadınlarına göre türk erkeği imajı çok başka.
türk erkeği nazikmiş, kibarmış, temizmiş, çok iyi seks yaparmış.
bunları yazan yada böyle düşünenlere tavsiyem
avrupa birliği aday ve/veya aday adayı ülkeler hakkında yapılan
araştırma raporlarını zaman ayırıp okumaları. ben okudum
zaten okuduktan sonra dank etti kafama bir çok şeyin değişmesi gerektiği.
kadın meta değildir, obje hiç değildir. kadın erkeğin istediğini yapmak zorunda da değildir.
kadın ve erkek belirli bir seviyede kalarak istek ve niyetlerini ortaya koyar
gerisi olursa olur. olay bu kadar basittir.
erkeklerimizden rica ediyorum lütfen sizde bu konuda en azından benim gibi öküzden hallice olun.
okuyun hakkımızda dünyada anlatılanları.
sorun sağınızdaki solunuzdaki kadınlara nasıl zorluklar yaşadıklarını.
ve bir an önce sıyrılın kanımıza işleyen bu ilkellikten.
işe nereden başlayacağını bilmiyorsan al sana bir kaç küçük öneri ;
1.- sokakta giderken yere tükürme
2.- yine sokakta giderken şeyini karıştırma/kaşıma
3.- ne kadar fakir olursan ol devamlı yıkan ve deodorant kullan
4.- her sabah ve akşam dişlerini fırçala
5.- sabah kalktığında bugün hiçbir kadına öküzlük yapmayacağım de...
çok zor değil öyle değil mi?
biz bugün bunları düzeltebilirsek bizim oğullarımız daha kaliteli yaşayabilir...

2 Kasım 2011 Çarşamba

Kadın...

düşün ki evlisin ve yeni bir ev almışın
karın yani bu yazının baş aktrisi Kadın kafadan dalar dekorasyon olayına.
tüm curcuna içinde erkeğin 2 görevi vardır
1.- kadının seçtiği herşeye bila istisna onay vermek
2.- kadının seçtiği herşeyin parasını ödemek
erek bu iki göevini de yerine getirse iş bitmiyor
zira seçim sürecinde öncelikle işe bulaşmamak için kafasını emme basma tulumba
gibi sallayan erkeğe kısa bir süre sonra kadından şöyle bir uyarı gelir ;
- amann sende be her şeye evet diyorsun
erkek bunu kendi zevkini ortaya koymak için
kadın tarafından kendini cesaretlendirmek olarak algılar
veee sorun başlar zira kadının bunu söylemesindeki tek ama tek bir sebep vardır;
- sen erkek olarak bu işlerden bir bok anlamazsın bari bana köstek olma
!!!!!
şaşıran erkek ilk zamanki suskunluğuna döner ama kadının dırdırı bitmez
senin hiç mi zevkin yok ile başlayan sorular
sonunda nedense hep aynı biter, kadından adama
- sen harbiden öküzsün...
öküzlüğü karısı tarafından tekrar onaylanan erkek neye gık edip nerede susacağını
bilmez bir vaziyette kafası kesik tavuk gibi kadının arkasında savrulurrr durur.
sonra iş ödeme kısmına gelir. ikili işe girişmeden önce bir bütçe yapmışlardır
ama nedense o bütçe tek bir kez bile tutmaz. üç denen 5 olur, 5 denen 10 olur.
erkek seçim sürecinde zılgıtı yediğinden ödeme zamanı oluşan artışlarda
ağzını bile açmaz ki öküzün ötesine geçmesin.
neyse sağ salim bu süreçten geçen çiftin bir sonraki olayı ise filmlere konu olur.
kadın özene bezene yaptığı salona sinek bile sokmaz çoğunlukla
ve nedendir anlamam salonların çoğu kapalı durup misafir gelmesini bekler.
erkek "ulan bu kadar para ödedik, salonda şöyylee bir keyif yapayım" yanılgısı
içine girdiğinde içeriden en az 5 desibellik bir ses gelir ;
-gözü kör olmayasıcaaa illa giricen dimi salona, haftaya misafir gelecek...
erkek kafasının bastığı miktarda bir düşünce düğümlenmesi yaşar
zira erkek basit varlık olduğundan olayı şöyle algılar;
-allah allah misafir haftaya gelecek, üstelik evde yatılı çalışan kadın var,
bu da yetmezmiş gibi haftada 2 kere de temizliğe başka bir kadın geliyor,
o zaman ben bir gece salonda keyif yaptıktan sonra 1 haftada toparlanamaz mı bu salon???
soru işaretleri, ünlemler erkeğin kafasında 1 hafta sonraki misafirlere takılıp giderken
o gece gelip çatar ki kadının aslında gerçekte nasıl bir ........ olduğu ortaya çıkar.
o günün sabahı erkek işine gitmek için hazırlanırken kadından ilk uyarı gelir ;
- akşam işten erken dönme çünkü hazırlık yapacağız, sen evde boş boş dolaşınca
etrafı mahvedersin o yüzden eve erken gelme...
erkek bağırsak düğümlenmesi ile beyin ..cıklaması arasında işe giderken
akşam olup işinden çıkınca evine gelir ama ya arabada bekler ya da etraftaki
dükkanlarda vakit öldürmeye çalışır taa ki evden "gelebilirsin" telefonu gelene kadar...
erkek o an kendinin evcil hayvan pozisyonuna sokulduğunu unutarak
karısının heyheylerinin kurbanı olmamak için eve geldiğinde
ilk iş ayakkabılarını paspasta 10 dakika civarında temizler
ama kapıda gulyabani gibi dikilen kadın daha içeri girmeden
ayakkabıları çıkarttırıp evin en karanlık yerine koydurur.
zavallı erkek ne yapacağını şaşırmış halde evde bir odadan diğerine
dolanıp dururken evin efendisi hazırlıkları yaparken bile erkeğini unutmaz
ve tasmasını sıkmaya devam eder. attığı her adımda, aldığı her nefeste
dırdır edecek birşeyler bulur kadın.
erkek içten içten "artık gelse şu misafirler yahu" derkennnn misafirler gelir.
işte o andan itibaren evin erkeğinin sıfatı o akşamlık "Alfredo" olur
yani evin uşağı. gelenlerin paltoları erkek tarafından daha önce belirlenen yerlere konur,
içecek servisini uşak konumundaki erkek yapar. yaparken bir kaç damla birşey dökerse
içerideki misafirlerin hatrına dırdır etmeyen kadının bu sefer ;
-seni pinçik pinçik parçalarım... tarzındaki bakışları devreye girer.
erkek o bakışları gördüğü anda altına sıçmaya çok yaklaştığı için ondan sonra tek damla dökmez.
aperitif olayı bitip yemeğe geçince ise erkek acaba burası benim evim mi diye düşünmeye başlar
zira masaya konulan tabak, çatal-bıçak takımını erkek o ana kadar neredeyse hiç görmemiştir bile.
gece boyunca uşak Alfredo rolünü başarıyla oynayan erkek gecenin sonunda
kadının karşısına geçer ve sınıfı geçip geçmediğine dair bir söz bekler.
bekler kiiiii bombardıman başlar;
yok ona niye böyle dedin de yok ona niye bunu getirmedin de yok şuna niye baktında
lafları ile güzel bir söz bekleyen erkek kös kös uyumak için yatağına doğru yola koyulur.
hani misafir olayı falan diye gaza gelecek karısından belki akşam bir kıyak olur diye
yatakta parmak ucu ile dokunduğu anda iseeee ;
- ayy saçmalama hayatta bu akşam olmazzz... lafı ile karşılaşır.
bir dahaki misafir gecesinin uzun süre sonra olmasını dileyen erkek uykuya dalar.
size kısaca tek bir örnek üzerinden bir kadının erkeğe olan bakış açısını göstermeye çalıştım.
abarttığımı söyleyen de olacaktır, saçmaladığımı da.
ama bunları söyleyenlere bakın hepsi kadındır :)
hayatın içinden bunun gibi onlarca örnek verebilirim.
hadi kısacasından bir başka örnek daha vereyim. erkek akşam eve biraz erken gelir,
kadın iş yemeğinde falan diye düşünelim ve akşam tv'de harika bir maç olsun.
bir erkek için maçı en güzel seyretme şekli içinde onlarca malzemenin birbirine
karıştığı muhteşem bir sandviç ve yanında soğuk bir bira ve/veya koladır.
erkek kadının evde olmamasından faydalanarak mutfağa girer
ve erkek işi sandviçini hazırlamaya başlar.
dediğim gibi "ekmek arasına doldur buzdolabındaki herşeyi" sandviçini hazırlayıp
soğuk birasını ve birazda çerezini yanına alan erkek tv'nin karşısına geçer,
maç başlar sandviçten tam bir kaç ısırık alınmıştır kiii
kadın eve gelir. gelir gelmez erkeği maç izlerken gören her kadın
elinden çantasını bile bırakmadan mutfağı kontrol eder.
tabi ki erkeğin etrafı batırdığını gören kadın soluğu tv'nin yanında alır
ve erkeğin hayalini kurduğu anların içine sıçma sürecine başlar.
ben sana yüz kere demedim mi ile başlayan yüksek desibelli şikayetler
erkek maçı izlemeye kosantre olsa dahi durmadan devam eder makineli tüfek gibi.
erkek umursamayıp maçı izledikçe çıldıran kadın şikayetleri mutfaktan
genel ilişkilerine getirir, hayatlarındaki tekdüzeliğe geçer
oradan da bu ilişki yürümeyecek galibaya geldiğinde erkek artık maç
zevkinin bittiğini anlar. zaten sandviçin yarısını dırdır başladığında kenara bırakan erkek
son şikayet sonrasında maç izlemeyi de bırakır.
işte bir taraf için keyifli bir gecenin diğer taraf için nasıl kabus olduğunun göstergesi.
dediğim gibi bunun gibi onlarca örnek verebilirim.
kadın hakimiyetinin mutlak olduğu ilişkilerde kadının neden
- bize eşit davranılmıyor... dediğini bir türlü anlayamam,
hiçbir erkeğin anladığını da sanmıyorum...