alışmışım bu ülkedeki polisin karşısında "mum" olmaya
zira eli silahlı adamların baskın olduğu bir dönemde büyüdüm,
hani kaldırımın solundan yürürsen sağcıların,
sağından yürürsen solcuların adamı mıhladığı dönemlerde.
tabi ki o zamanlarda yaşım küçüktü ama keşke büyük olsaydı da
böyle travmalar katılmasaydı hayatıma.
8-9 yaşındayken darbe marbe bir sürü manyaklığın içinde anlamaz gözlerle bakıyordum çevreme.
zaman geçti büyüdüm, ülke değişti, poliste değişim içinde
her ne kadar insanın değişimi kadar hızlı değişmeseler de
yine de o günlere göre daha bir toplumcu oldular.
ama değişmeyen bir polis bölümü kaldı : trafik polisi...
o gün neyse bugün de o.
trafik polisinin amacı bu ülkede bir köşede bekleyip yanlış yaptığın anda tepene binerek
köküne kadar cezayı basmak, işte bizdeki trafik polisinin görevi bu olmasa da amacı bu.
bir kaç sefer ceza yedim çünkü polis saklanmış bir köşede pusuya yatmış bekliyor,
hız sınırını geçtin dediler peki dedim ispat edin bana gösterin kaçla geçtiğimi, cevap yok.
yahu dedim bir gün bir tanesine işiniz pusuya yatıp milleti cezalandırmak mı
yoksa birimiz hata yaptığında cezayı keserken bir daha yapmaması için
polisçe yani bilgece konuşup bir dahaki sefer için sıcak yaklaşımından ötürü aklımda kalman mı?
bunu sordum bir polise bırak şimdi felsefeyi dedi.
anladım ki amaç cezayı kesmek, üzüm yemek değil.
bir gün almanyada araba kiraladım ve otobanda gidiyorum. çişim geldi bomboş otobanda
tuttum, tuttum ama artık dayanma noktasını geçtim patlamak üzereyim, çektim kenara
indim arabadan daldım ormanın içine ve işimi hallettim.
arabanın yanına geldim bir baktım otoban polisi arabamın arkasında duruyor.
araca yönlendim, polis aracının içinden 2 polis çıktı. alman olmadığımı söyledim
ingilizce biliyormusun dediler evet dedim. ne oldu bir sorun mu var durdun? yardıma ihtiyacın var mı? diye sordular, yok çişim geldi tutamadım o yüzden durdum dedim. güldüler.
hallettin mi bari dediler evet dedim.
peki ama bilmen gerekir ki aracının sol arka lastiği çizginin biraz dışında kalmış, bu otobanda bekleme kurallarına aykırı o yüzden işlem yapmalıyız dediler. o kadar yumuşak ve güler yüzlü idiler ki
karşı çıkmadım bile. cezam neyse yazın lütfen dedim.
küçük bir ceza yazdılar, cezayı bana vermeden önce polislerden birisi arabana binebilir miyim diye sordu
bin tabi dedim, bindi. diğer polis ise şimdi seyret bak otobanda bekleme yapmak için nasıl park etmelisin
göstereceğiz dedi. biri arabamla nasıl park edeceğimi gösterirken diğeri ise
yanlış park etmemin nelere yol açabileceğine dair yaşanmış örnekler anlatıyordu.
işlerini bitirdikten sonra hayatımda ilk kez bir polise teşekkür ettim.
işte bizdeki polis kafasıyla almanyadaki polis kafası farkını ben böyle yaşadım.
haaa orada da polis yanlış işler yapmıyor mu?
kesin yapıyordur ama ben cezayı kesmiş olmasına rağmen bir dahaki sefer için rehber olan
o iki polisi unutmadım. bu ülkede ise doğduğumdan beri aklımda kalan tek bir polis yüzü siması yok.
anlayana sivri sinek hesabı...
2 Temmuz 2010 Cuma
29 Haziran 2010 Salı
Arada bir yerde...
çocuğu olanlar dünyayı bir çocuk gözünden görebilme oyununu oynamışlardır sanırım.
en azından ben devamlı oynuyorum.
oğlumun vücudundan dışarı bakmaca oynuyorum.
bir süredir farkettim ki çocuklarda büyüklerde olmayan bazı özellikler var.
örneğin çocuklar birine baktıklarında -çok korkunç olmadığı sürece-
baktıkları kişi hakkında direk olarak çirkin, güzel, uzun, kısa, iğrenç
gibi görmüyorlar.
onlar için baktıklarında gördükleri her kişi "insan"
hiç tanımadıkları kime bakarlarsa baksınlar ona kendi içlerinden iyi kötü gibi
yakıştırmalar da yapmıyorlar.
onlar için herkes "iyi".
bunu fark ettiğimde acaba bu özellik sadece çocukluğumuzda kalan bir şey mi diye düşündüm
ve gözlem yapmaya başladım
gördüm ki bu özelliğimizi çocukluktan çıkıp ergenliğe girdiğimizde kaybediyoruz
ve yaşlandığımızda tekrar kazanıyorum.
gerçekten huysuz ve başa çıkılmaz yaşlılar dışında hiç bir yaşlı karşısındaki insanı
şöyle yada böyle diye etiketlemiyor aynen çocuklukta olduğu gibi.
çocukluktan ergenliğe - orta yaştan yaşlılığa geçiş
hmmm peki arada kalan onca sene?
işte o arada birşeyleri ters yapıyoruz...
düzeltilebilir mi?
sanırım.
düşünmeliyim...
en azından ben devamlı oynuyorum.
oğlumun vücudundan dışarı bakmaca oynuyorum.
bir süredir farkettim ki çocuklarda büyüklerde olmayan bazı özellikler var.
örneğin çocuklar birine baktıklarında -çok korkunç olmadığı sürece-
baktıkları kişi hakkında direk olarak çirkin, güzel, uzun, kısa, iğrenç
gibi görmüyorlar.
onlar için baktıklarında gördükleri her kişi "insan"
hiç tanımadıkları kime bakarlarsa baksınlar ona kendi içlerinden iyi kötü gibi
yakıştırmalar da yapmıyorlar.
onlar için herkes "iyi".
bunu fark ettiğimde acaba bu özellik sadece çocukluğumuzda kalan bir şey mi diye düşündüm
ve gözlem yapmaya başladım
gördüm ki bu özelliğimizi çocukluktan çıkıp ergenliğe girdiğimizde kaybediyoruz
ve yaşlandığımızda tekrar kazanıyorum.
gerçekten huysuz ve başa çıkılmaz yaşlılar dışında hiç bir yaşlı karşısındaki insanı
şöyle yada böyle diye etiketlemiyor aynen çocuklukta olduğu gibi.
çocukluktan ergenliğe - orta yaştan yaşlılığa geçiş
hmmm peki arada kalan onca sene?
işte o arada birşeyleri ters yapıyoruz...
düzeltilebilir mi?
sanırım.
düşünmeliyim...
22 Haziran 2010 Salı
Neden?...
yurtdışında bir yerde bir çift düşünün
içinde ikisininde olduğu bir kare fotoğraf çektirmek istiyorlar
yoldan geçen birini çevirip
çoğunlukla çiftten erkek olan "pardon acaba bir resim çekebilirmisiniz" derken
kadın fotoğrafı çekmelerini istedikleri kişiye pişmiş kelle gibi gülerek bakar
çift resmin çekileceği yer neresi ise onun önüne geçer fotocu makinayı eline alır
peşinden fotoyu çekecek kişinin dangalakça sorusu gelir;
-buraya mı basıcam???
yok yandaki ağacın dalına basıcan tövbe tövbe
neyse çift yine pişmiş kelle misali fotocuya bakar
yine çoğunlukla erkek olan makinanın neresine basılacağını gösterir
fotocu bu sefer anlamıştır ve resmi çeker
peki foto çekildikten sonraki ilk 30 saniyede ne olur?
fotosu çekilen çift sanki vatan caddesinde 23 nisan gösterilerine çıkmış gibi
tüm dişler dışarıda fotocuya onlarca kez "tenk yu tenk yu" derler
o an ölümsüzleşti ya ohhhh çift rahatlar
peki fotocu?
evine birilerini mutlu etmenin verdiği rahatlıkla yoluna devam eder.
sokaktan geçen birine sadece 5 saniye sürecek bir resmi çektiği için
neden onlarca kez teşekkür edilir?
anladık adam sokakta bir yerlere gidiyor, yoldan çeviriyorsun, senin için birşey yapmasını rica ediyorsun falan
ama o tüm dişler ortada vatan caddesi olayı neden?
fotoyu çekecek olana neden bu yalakalık acep bir türlü anlamam.
************
başka bir neden daha var anlamadığım ama bunu sanırım çözeceğim,
bir veya birkaç kelimeyi bir yerden okuyup başka bir yere yazmanız gerektiğinde
o kelimeleri tek tek birkaç kez içinizden tekrar eder misiniz?
yüzde doksandokuz insan tekrarlamaz okuduğunu okuduğu gibi yazar.
buraya kadar herşey normal ama işin içine sayılar girince
hebelüp hübülüp olup çarpılıp kalıyoruz.
yani örneğin nette bankacılık işlemi yapıyorsunuz
kullanacağınız şifre işlemi yaparken cep telinize geliyor.
o şifreyi okuduktan gerekli bölüme yazana kadar
en az 2-3 kez tekrar ederiz değil mi?
:)))
veya biri bize bir numara söylediğinde o numarayı unutmamak için tekrar eder dururuz
ama biri bir cümle söylese unutmayız.
evet biliyorum söyleyeceğiniz ilk şey ;
- ee çünkü normal hayatta kelimelerle daha çok haşır neşiriz, sayı olunca apışıp kalıyoruz.
bunu biliyorum
zaten benim sorduğum soru "neden" apışıp kaldığımız.
acaba sayılar üzerine çalışırsak kelimeler üzerindeki başarımızı tekrarlayabilirmiyiz?
peki tekrarlayabilirsek acaba beynimizin hangi çalışmayan bölümünü devreye sokarız?
o bölümü devreye soktuğumuzda düşünsel nasıl bir farklılığa ulaşabiliriz acaba?
bunu düşünmeliyim...
içinde ikisininde olduğu bir kare fotoğraf çektirmek istiyorlar
yoldan geçen birini çevirip
çoğunlukla çiftten erkek olan "pardon acaba bir resim çekebilirmisiniz" derken
kadın fotoğrafı çekmelerini istedikleri kişiye pişmiş kelle gibi gülerek bakar
çift resmin çekileceği yer neresi ise onun önüne geçer fotocu makinayı eline alır
peşinden fotoyu çekecek kişinin dangalakça sorusu gelir;
-buraya mı basıcam???
yok yandaki ağacın dalına basıcan tövbe tövbe
neyse çift yine pişmiş kelle misali fotocuya bakar
yine çoğunlukla erkek olan makinanın neresine basılacağını gösterir
fotocu bu sefer anlamıştır ve resmi çeker
peki foto çekildikten sonraki ilk 30 saniyede ne olur?
fotosu çekilen çift sanki vatan caddesinde 23 nisan gösterilerine çıkmış gibi
tüm dişler dışarıda fotocuya onlarca kez "tenk yu tenk yu" derler
o an ölümsüzleşti ya ohhhh çift rahatlar
peki fotocu?
evine birilerini mutlu etmenin verdiği rahatlıkla yoluna devam eder.
sokaktan geçen birine sadece 5 saniye sürecek bir resmi çektiği için
neden onlarca kez teşekkür edilir?
anladık adam sokakta bir yerlere gidiyor, yoldan çeviriyorsun, senin için birşey yapmasını rica ediyorsun falan
ama o tüm dişler ortada vatan caddesi olayı neden?
fotoyu çekecek olana neden bu yalakalık acep bir türlü anlamam.
************
başka bir neden daha var anlamadığım ama bunu sanırım çözeceğim,
bir veya birkaç kelimeyi bir yerden okuyup başka bir yere yazmanız gerektiğinde
o kelimeleri tek tek birkaç kez içinizden tekrar eder misiniz?
yüzde doksandokuz insan tekrarlamaz okuduğunu okuduğu gibi yazar.
buraya kadar herşey normal ama işin içine sayılar girince
hebelüp hübülüp olup çarpılıp kalıyoruz.
yani örneğin nette bankacılık işlemi yapıyorsunuz
kullanacağınız şifre işlemi yaparken cep telinize geliyor.
o şifreyi okuduktan gerekli bölüme yazana kadar
en az 2-3 kez tekrar ederiz değil mi?
:)))
veya biri bize bir numara söylediğinde o numarayı unutmamak için tekrar eder dururuz
ama biri bir cümle söylese unutmayız.
evet biliyorum söyleyeceğiniz ilk şey ;
- ee çünkü normal hayatta kelimelerle daha çok haşır neşiriz, sayı olunca apışıp kalıyoruz.
bunu biliyorum
zaten benim sorduğum soru "neden" apışıp kaldığımız.
acaba sayılar üzerine çalışırsak kelimeler üzerindeki başarımızı tekrarlayabilirmiyiz?
peki tekrarlayabilirsek acaba beynimizin hangi çalışmayan bölümünü devreye sokarız?
o bölümü devreye soktuğumuzda düşünsel nasıl bir farklılığa ulaşabiliriz acaba?
bunu düşünmeliyim...
17 Haziran 2010 Perşembe
Korku...
hepimiz birşelerden korkuyoruz.
hemde öldüğümüz ana kadar.
büyük ya da küçük ama hepimiz birşeylerden korkuyoruz.
birine küçük gelen korku bir diğerimize dünya sonu büyüklüğünde geliyor.
herkes, hepimiz hep korkuyoruz.
peki ama niye korkuyoruz?
niye korktuğumuzu çözebilmek için önce nelerden korktuğumuz kendimize itiraf etmemiz gerekir.
bizler başkaları ile paylaşmadıkça hiç kimse bizlerin nelerden korktuğunu bilemez.
örneğin beni tanıyanlar hatta çok iyi tanıdığını iddia edenler bir zamanlar fareden korktuğumu bilmezler.
bir zamanlar diyorum zira fare korkum üzerine bir çalışma yaptım.
şimdi farden korkuyor muyum? bunun cevabını şimdilik bilemiyorum
zira o çalışmayı yaptıktan beri hiç fare ile karşılaşmadım.
önce nelerden korktuğumuzu kendimize karşı dürüst olarak bir kağıda yazalım
küçük ya da büyük korku diye ayırmadan hepsini yazalım.
teker teker tüm korkularımızı düşünüp kağıda dökelim.
ve işe o kağıda yazdığımız ve bize "küçük" gelen bir korkumuzla başlayalım.
örneğin bir çok insanda var olan böcek korkusu.
küçücük bir böcek bizi önce korkutur sonra iğrendirir
ama böcek ile empati kurmaya çalışırsak aslında bu böcek korkumuzun
ne denli komik olduğunu anlarız.
vücutsal orantıya baktığımızda bir hamamböceği bir insanın binde biri kadardır.
işte bizim korku dediğimiz aslında tam anlamıyla büyük bir "komedi" olan olay da burada başlıyor.
bizim binde birimiz kadar olan, gücü hiç bir şekilde bize bir şey yapmaya yetmeyecek
küçücük bir yaratık bizi donumuza korkuturken acaba bize bakınca ne düşünüyordur?
hayvanlar düşünmez diyen olursa diye düzeltelim içgüdüsü ona ne anlatıyordur acaba?
bir düşünün normal bir insan boyutunun tam bin katı kadar büyüklükte bir varlık bir yaratık
tam karşınızda duruyor ve size bakınca tir tir titriyor, hopluyor zıplıyor,
kanapenin üstüne kaçıyor ya da elinde bir terlikle sizi kovalıyor.
komik değil mi?
ulan bin katım kadar olmuşsun ama hala altına ediyorsun demezler mi o dev yaratığa :)
korkularımızdan kurtulmanın ilk yolu kağıdımıza yazdığımız küçük ve gözle görebildiğimiz
korkularla işe başlamaktır ki böcek buna bir örnektir.
korkularımızı yukarıdaki böcek-insan-dev örneği gibi örnekleyip
mantıklı bir halde düşünürsek
korktuğumuz şeyden korkmanın mantıksız olduğunu görmeye başlarız.
eğer mantık kendine göre mantıklı bir açıklama bulursa önce sakinleşir
sonra düşünmeye başlar
ve bir süre sonra ondan korkmamaya başlar.
korkularımızdan kurtulmak için bu örneği devamlı yapmalıyız.
ancak her seferinde bir korku için.
tüm korkularımız için aynı anda mantıksal örnekler bulursak mantık bizi yine bloke edip
korkmamıza devam edecektir.
gelelim elle tutamadığımız gözle göremediğimiz korkularımıza
örneğin başarısız olma korkusu, ölüm korkusu veya yanlız kalma korkusu.
bunlar gibi onlarca korku örneklerimiz var
ancak bilmemiz gerekn tek bir şey var ki
elle tutamayıp gözle göremediğimiz her korkumuzu biz yarattık veya bize zaman içerisinde aşılandı.
bizler için o korkular artık bir parçamız.
ben de diyorum ki "hayır onlar bizim bir parçamız değil ve onların hepsinden teker teker kurtulabiliriz"
önemli olan bunu istemek ve kısa bir süre için disiplinli çalışmak.
elle tutamayıp gözle göremediğimiz duygusal korkularımızdan nasıl kurtulabileceğimizin kolay açıklamaları var
ancak ben bu yazıyı okuyanların nelerden korktuklarını bilmiyorum.
eğer bunlardan gerçekten kurtulmak istiyorsanız
s.benezra@neseplastik.com adresine korkunuzun ne olduğunu mail olarak gönderin
sonrasını beraber kolaylıkla hallederiz...
hemde öldüğümüz ana kadar.
büyük ya da küçük ama hepimiz birşeylerden korkuyoruz.
birine küçük gelen korku bir diğerimize dünya sonu büyüklüğünde geliyor.
herkes, hepimiz hep korkuyoruz.
peki ama niye korkuyoruz?
niye korktuğumuzu çözebilmek için önce nelerden korktuğumuz kendimize itiraf etmemiz gerekir.
bizler başkaları ile paylaşmadıkça hiç kimse bizlerin nelerden korktuğunu bilemez.
örneğin beni tanıyanlar hatta çok iyi tanıdığını iddia edenler bir zamanlar fareden korktuğumu bilmezler.
bir zamanlar diyorum zira fare korkum üzerine bir çalışma yaptım.
şimdi farden korkuyor muyum? bunun cevabını şimdilik bilemiyorum
zira o çalışmayı yaptıktan beri hiç fare ile karşılaşmadım.
önce nelerden korktuğumuzu kendimize karşı dürüst olarak bir kağıda yazalım
küçük ya da büyük korku diye ayırmadan hepsini yazalım.
teker teker tüm korkularımızı düşünüp kağıda dökelim.
ve işe o kağıda yazdığımız ve bize "küçük" gelen bir korkumuzla başlayalım.
örneğin bir çok insanda var olan böcek korkusu.
küçücük bir böcek bizi önce korkutur sonra iğrendirir
ama böcek ile empati kurmaya çalışırsak aslında bu böcek korkumuzun
ne denli komik olduğunu anlarız.
vücutsal orantıya baktığımızda bir hamamböceği bir insanın binde biri kadardır.
işte bizim korku dediğimiz aslında tam anlamıyla büyük bir "komedi" olan olay da burada başlıyor.
bizim binde birimiz kadar olan, gücü hiç bir şekilde bize bir şey yapmaya yetmeyecek
küçücük bir yaratık bizi donumuza korkuturken acaba bize bakınca ne düşünüyordur?
hayvanlar düşünmez diyen olursa diye düzeltelim içgüdüsü ona ne anlatıyordur acaba?
bir düşünün normal bir insan boyutunun tam bin katı kadar büyüklükte bir varlık bir yaratık
tam karşınızda duruyor ve size bakınca tir tir titriyor, hopluyor zıplıyor,
kanapenin üstüne kaçıyor ya da elinde bir terlikle sizi kovalıyor.
komik değil mi?
ulan bin katım kadar olmuşsun ama hala altına ediyorsun demezler mi o dev yaratığa :)
korkularımızdan kurtulmanın ilk yolu kağıdımıza yazdığımız küçük ve gözle görebildiğimiz
korkularla işe başlamaktır ki böcek buna bir örnektir.
korkularımızı yukarıdaki böcek-insan-dev örneği gibi örnekleyip
mantıklı bir halde düşünürsek
korktuğumuz şeyden korkmanın mantıksız olduğunu görmeye başlarız.
eğer mantık kendine göre mantıklı bir açıklama bulursa önce sakinleşir
sonra düşünmeye başlar
ve bir süre sonra ondan korkmamaya başlar.
korkularımızdan kurtulmak için bu örneği devamlı yapmalıyız.
ancak her seferinde bir korku için.
tüm korkularımız için aynı anda mantıksal örnekler bulursak mantık bizi yine bloke edip
korkmamıza devam edecektir.
gelelim elle tutamadığımız gözle göremediğimiz korkularımıza
örneğin başarısız olma korkusu, ölüm korkusu veya yanlız kalma korkusu.
bunlar gibi onlarca korku örneklerimiz var
ancak bilmemiz gerekn tek bir şey var ki
elle tutamayıp gözle göremediğimiz her korkumuzu biz yarattık veya bize zaman içerisinde aşılandı.
bizler için o korkular artık bir parçamız.
ben de diyorum ki "hayır onlar bizim bir parçamız değil ve onların hepsinden teker teker kurtulabiliriz"
önemli olan bunu istemek ve kısa bir süre için disiplinli çalışmak.
elle tutamayıp gözle göremediğimiz duygusal korkularımızdan nasıl kurtulabileceğimizin kolay açıklamaları var
ancak ben bu yazıyı okuyanların nelerden korktuklarını bilmiyorum.
eğer bunlardan gerçekten kurtulmak istiyorsanız
s.benezra@neseplastik.com adresine korkunuzun ne olduğunu mail olarak gönderin
sonrasını beraber kolaylıkla hallederiz...
7 Haziran 2010 Pazartesi
Nereye Gidiyoruz...
önce elimizle başladık,
sonra sopaya geçtik,
yetmedi ucuna taş bağladık
kesmedi mızrak yaptık,
peşinden ok ve yay geldi,
daha sonra uzun menzilli mancınıklar çıktı ortaya.
yetti mi?
hayır tabi ki
birimiz çıktı ortaya ve barutu bilmem neyle belirli bir basınçla sıkıştırırsak
silindir bir borunun içinden patlama yapabildiğini söyledi ve gösterdi.
böylelikle tabancayı bulduk.
tabancayı tüfek izledi
tüfeği eli tüfekli ordular,
sonra makinalı tüfekler geldi
bu aradaki bombaların gelişimini yazmıyorum bile.
makinalılar da kesmedi kana susamışlığımızı
ve peşinden silahları daha da uzağa taşıyabileceğimiz araçlar.
ordular, silahlar ve bombalar gitmeye başladı uzaklara,
ııhh dedik bu da yetmez daha büyüğünü daha gelişmişini bulmalıyız,
buldukta
bir gün dünya atom bombası ile uyandı.
düşünsenize bir şehir komple dünya haritasından silinmiş,
kalan kimyasalların etkileri ise yıllarca sürmüştü.
ne bok yiyoruz demek yerine
atom yetmedi nötron verelim dedik.
nötron
proton
sarin
misket
gece görüşlü
arka arkaya geldi
o da yetmedi füzyona bile daldık.
bugün ise kendi kendimize yarattığımız canavarın bizi yok etmemesi için
kıç korkusundan huzurla uyuyamıyoruz.
peki bu iş burda biter mi?
bence bitmez.
peki acaba bu dehşet gelişmeyi
bu gelinen noktaya kadar harcanan emeği ve parayı
bu dünya daha farklı nasıl iyi olur diye harcasaydık
şu an dünya nasıl olurdu hiç düşündünüz mü?
ben düşündüm
düşünüyorum.
bir çok konuda ya şöyle olsaydı diye beyin jimnastiği yapıp alternatif düşünceler üretiyorum.
ürettiğim her düşünce beni :
silahtan,
nefretten,
egodan,
hükmetme güdüsünden,
öldürmekten,
yaralamaktan
kısacası bunlara yol açabilecek tüm silahlardan uzaklaştırıyor.
ne diyeyim ki yürü be insanoğlu kim tutar seni...
sonra sopaya geçtik,
yetmedi ucuna taş bağladık
kesmedi mızrak yaptık,
peşinden ok ve yay geldi,
daha sonra uzun menzilli mancınıklar çıktı ortaya.
yetti mi?
hayır tabi ki
birimiz çıktı ortaya ve barutu bilmem neyle belirli bir basınçla sıkıştırırsak
silindir bir borunun içinden patlama yapabildiğini söyledi ve gösterdi.
böylelikle tabancayı bulduk.
tabancayı tüfek izledi
tüfeği eli tüfekli ordular,
sonra makinalı tüfekler geldi
bu aradaki bombaların gelişimini yazmıyorum bile.
makinalılar da kesmedi kana susamışlığımızı
ve peşinden silahları daha da uzağa taşıyabileceğimiz araçlar.
ordular, silahlar ve bombalar gitmeye başladı uzaklara,
ııhh dedik bu da yetmez daha büyüğünü daha gelişmişini bulmalıyız,
buldukta
bir gün dünya atom bombası ile uyandı.
düşünsenize bir şehir komple dünya haritasından silinmiş,
kalan kimyasalların etkileri ise yıllarca sürmüştü.
ne bok yiyoruz demek yerine
atom yetmedi nötron verelim dedik.
nötron
proton
sarin
misket
gece görüşlü
arka arkaya geldi
o da yetmedi füzyona bile daldık.
bugün ise kendi kendimize yarattığımız canavarın bizi yok etmemesi için
kıç korkusundan huzurla uyuyamıyoruz.
peki bu iş burda biter mi?
bence bitmez.
peki acaba bu dehşet gelişmeyi
bu gelinen noktaya kadar harcanan emeği ve parayı
bu dünya daha farklı nasıl iyi olur diye harcasaydık
şu an dünya nasıl olurdu hiç düşündünüz mü?
ben düşündüm
düşünüyorum.
bir çok konuda ya şöyle olsaydı diye beyin jimnastiği yapıp alternatif düşünceler üretiyorum.
ürettiğim her düşünce beni :
silahtan,
nefretten,
egodan,
hükmetme güdüsünden,
öldürmekten,
yaralamaktan
kısacası bunlara yol açabilecek tüm silahlardan uzaklaştırıyor.
ne diyeyim ki yürü be insanoğlu kim tutar seni...
1 Haziran 2010 Salı
Sevim'e ipucu...
blog işi ile ilgilenmemi sağlayan yakın dostum sevim yeni bir hayata yelken açtı.
yeni macerasında gönülden başarılar.
verecek tek bir tavsiyem var;
Leo Tolstoy demiş ki :
IF YOU WANT TO BE HAPPY, BE...
ne kadar basit ama içi dopdolu.
anlayana...
sevgiler
yeni macerasında gönülden başarılar.
verecek tek bir tavsiyem var;
Leo Tolstoy demiş ki :
IF YOU WANT TO BE HAPPY, BE...
ne kadar basit ama içi dopdolu.
anlayana...
sevgiler
Bu Ne Yaaa.. (1 ve 2)
BU NE YAA 1
geçen hafta Türkiye'nin en iyi ilk 5 tatil köyünden birindeydim 1 haftalığına.
neden en iyilerinden biri olduğunu yazdım?
çünkü en iyi demek pahalı demek,
pahalı demek zengin insanların gittiği yer demek
zenginlerin gittiği yer ise bana yeni gözlemler yapabilme imkanı demek.
1 hafta boyunca gördüklerimden sonra anladım ki zenginde fakirde olsa
insan yine aynı insan.
kafaya taktıklarım listesinde ön sıralarda yer alanların başında
insanların açık büfeden yemeklerini almasının yetmediği geliyor.
ne demek bu?
biri gidiyor açık büfeden yemeğini alıyor, masasına yürümeye başladığı anda
gözler fıldır fıldır yanından geçen elinde tabak tutan diğer insanların tabağında.
inanılması güç ama yaklaşık 1.500 kişi ile 1 hafta geçirdim ve neredeyse %95'i
yanından geçenlerin tabaklarında ne var diye bakıyor.
niye bakıyor?
bilmiyorum.
ben bakanlardan mıyım?
hayır.
neden?
bana ne yaa o ne almış ne yiyecek.
ben istediğimi almışım gerisinden bana neeeeeeeee.
ama millet böyle değil. önündekine bakmadan karşısındakine bakıyor.
SANA NEEEE BAŞKASININ YEMEĞİNDENNNNNNNNNNNNN!!!!!
BU NE YAAA 2
kaldığım otelde bir çok rus aile vardı.
tabi ki türklerde.
rus kadınların çoğu anne idi ve yanlarında birer ikişer çocuk vardı.
bizimkilerin de öyle.
ama arada bir fark vardı ki bu fark bizimkileri deli ediyordu.
rus kadınlar çocuklarına rağmen incecik ve sportmen vücutları ile dolaşırken
bizimkiler göt göbekti.
yanlız benim gözümde farkı yaratan birinin şişman diğerinin zayıf oluşu değildi.
bizimkilerin kocalarının tatillerini nasıl burunlarından getirdiklerini dinledim devamlı.
görseniz yıkılırsınız valla.
neymiş efendim rus geçmiş önlerinden ve erkek ona bakmış.
vay vay vayyyy bitmek bilmeyen bir kafa .ikme operasyonu.
ama erkeğe direk laf edemediği için tüm laflar rus kadına.
yok böyle bikini giyilirmiymiş
yok nerdeyse heryeri dışarıdaymış
öyleymiş böyleymiş.
yahu yanındaki senin yanında ise seni seviyordur. neden kendini başkasıyla kıyaslıyorsun?
madem kıyaslayacaksın o halde neden sende az yemiyorsun?
bir kadının şişman olması beni hiç rahatsız etmez. önemli olan kendine olan güvenidir.
öyle şişman kadınlar gördüm ki yanındaki erkeği mum etmiş mum.
başkasının kıçıyla yarışa gireceğine önce kendi kıçını toparla, önce kendine güven.
neden bu kadar öz güven eksikliği?
geçen hafta Türkiye'nin en iyi ilk 5 tatil köyünden birindeydim 1 haftalığına.
neden en iyilerinden biri olduğunu yazdım?
çünkü en iyi demek pahalı demek,
pahalı demek zengin insanların gittiği yer demek
zenginlerin gittiği yer ise bana yeni gözlemler yapabilme imkanı demek.
1 hafta boyunca gördüklerimden sonra anladım ki zenginde fakirde olsa
insan yine aynı insan.
kafaya taktıklarım listesinde ön sıralarda yer alanların başında
insanların açık büfeden yemeklerini almasının yetmediği geliyor.
ne demek bu?
biri gidiyor açık büfeden yemeğini alıyor, masasına yürümeye başladığı anda
gözler fıldır fıldır yanından geçen elinde tabak tutan diğer insanların tabağında.
inanılması güç ama yaklaşık 1.500 kişi ile 1 hafta geçirdim ve neredeyse %95'i
yanından geçenlerin tabaklarında ne var diye bakıyor.
niye bakıyor?
bilmiyorum.
ben bakanlardan mıyım?
hayır.
neden?
bana ne yaa o ne almış ne yiyecek.
ben istediğimi almışım gerisinden bana neeeeeeeee.
ama millet böyle değil. önündekine bakmadan karşısındakine bakıyor.
SANA NEEEE BAŞKASININ YEMEĞİNDENNNNNNNNNNNNN!!!!!
BU NE YAAA 2
kaldığım otelde bir çok rus aile vardı.
tabi ki türklerde.
rus kadınların çoğu anne idi ve yanlarında birer ikişer çocuk vardı.
bizimkilerin de öyle.
ama arada bir fark vardı ki bu fark bizimkileri deli ediyordu.
rus kadınlar çocuklarına rağmen incecik ve sportmen vücutları ile dolaşırken
bizimkiler göt göbekti.
yanlız benim gözümde farkı yaratan birinin şişman diğerinin zayıf oluşu değildi.
bizimkilerin kocalarının tatillerini nasıl burunlarından getirdiklerini dinledim devamlı.
görseniz yıkılırsınız valla.
neymiş efendim rus geçmiş önlerinden ve erkek ona bakmış.
vay vay vayyyy bitmek bilmeyen bir kafa .ikme operasyonu.
ama erkeğe direk laf edemediği için tüm laflar rus kadına.
yok böyle bikini giyilirmiymiş
yok nerdeyse heryeri dışarıdaymış
öyleymiş böyleymiş.
yahu yanındaki senin yanında ise seni seviyordur. neden kendini başkasıyla kıyaslıyorsun?
madem kıyaslayacaksın o halde neden sende az yemiyorsun?
bir kadının şişman olması beni hiç rahatsız etmez. önemli olan kendine olan güvenidir.
öyle şişman kadınlar gördüm ki yanındaki erkeği mum etmiş mum.
başkasının kıçıyla yarışa gireceğine önce kendi kıçını toparla, önce kendine güven.
neden bu kadar öz güven eksikliği?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)