31 Ağustos 2010 Salı

Ne Kadar Gerekli?...

teknolojinin hayatımızdaki yeri görmezden gelemeyecek kadar büyük.
peki hiç neden bu kadar büyük olduğunu düşündük mü?
teknolojinin hayatımızda yer edinebilmesi için ne lazım?
hangi sektör olmasa bizim teknolojiden haberimiz olmaz?
tabi ki reklamcılık sektörü. bir örnek vereyim;
cep telefonları ilk çıktığında hepimiz nasıl mutlu olmuştuk hatırlayın.
hepimiz muz bulmuş maymun gibi dolanıyorduk etrafta.
en çok sorduğumuz soru ise : seninki burdan çekiyor mu? idi...
hepimizin elinde bir cep telefonu ile sersem sepelek saçma bir mutlulukla yaşamaya başlamıştık.
teknolojinin gelişiminden bihaber olduğumuz için elimizdeki ile yetinmiş ve mutlu olmuştuk.
ancak zaman geçtikçe teknoloji kameralı cep telefonunu buldu.
peki bunu bulan teknoloji ilk iş ne yaptı?
önce gazetelere küçük küçük "kameralı telefon çıkacak" diye yazılar yazdırmaya başladı.
daha sonra bu yazılar yoğunlaştı ve giderek arttı.
bizler kamerasız telefon ile çok mutlu iken bir anda "mutsuz" olmaya başladık. neden?
çünkü elimizdekinin değeri bitti ve kameralı telefon olmazsa kendimizi geri kalmış
ve bundan dolayı da mutsuz hissetmeye başladık.
yemedik, içmedik parayı denkleştirdik kameralısından aldık. yine mutlu olduk.
teknolojinin bir sonraki adımından yine bihaber olduğumuz için kameralı cep teli ile mutlu olduk.
peki ya sonra?
teknoloji yine gazetelere küçük küçük yazılar yazdırmaya başladı ;
messengerda cebe girecek facebookta bilmemne de diye, peşine bir de iphone taktılar.
anaaa biz yine mutsuz, yine para biriktirir bir hale geldik.
bu böyle devam edecek ve hiç durmayacak.
teknoloji karşıtı değilim, tersine dibine kadar savunurum
ancak buradaki püf noktası bugünkü teknolojiye neden ihtiyacımız olduğu.
olayı şöyle düşünün;
diyelimki dünyadaki teknolojik gelişmeleri 10 yıl önce tüm dünya insanları
bir karar vererek durdurmuş olsun,
yani internetin ve diğer branşlardaki teknolojinin
ilk patlama yapmaya başladığı yıllarda diyorum orada durdursak
bugünkü yenilikleri hiç bilmemiş olsak
bugün mutlu mu olurduk yoksa mutsuz mu?
dünyada her yıl teknolojik deneyler için harcanan milyarca doları düşünün.
bugün 10 yıl önceki teknolojiyi kullansak
ve bu her yıl boşa harcanan milyarca doları ülkeler arasında paylaştırsak
her ülke fonundan belli bir kısmını ayırıp
sadece sağlık alanında teknolojiye "yürü" desek
neleri çözebileceğimizi hayal edebiliyor musunuz?
bunu yapmak çok mu zor?
ilk anda 10 kişiden 9'u "olmaz, bu ancak ütopya olur" diyecektir.
ihtiyacımız olmayan teknolojiye harcadığımız parayı
mutlu olduğumuz bir keşfin hemen akabinde durdurup
harcanacak parayı ilaç demiyorum sağlık sektörüne aktarsak
bir sonraki teknolojik adımı bilemeyeceğimizden
bugün hem elimizde olanla mutlu olup hem de onca parayla
sağlık alanında ne devrimler yapılabileceğini sadece birazcık düşünün.
ütopya mı?
buna sadece gülerim zira daha 20 yıl öncesine kadar internet ne bilmiyorduk bile.
unutmayın önemli olan istemektir...

20 Ağustos 2010 Cuma

Bundan Ne Çıkar Bilmiyorum...

neyi kaşıdığımın pek farkında değilim.
kaşıdığım şeyin beni nereye götüreceğinden de pek emin değilim.
yine de son zamanlarda avrupanın milattan sonra 500-1600 yılları arasına kafayı sarmış haldeyim.
sarma sebep listemin bir numarasında o tarihlerdeki avrupada hrıstiyanlık dininin yayılışındaki
ilginçlikler ve garip uygulamalar var.
düşünün ki isanın üzerinden 500 yıl geçmiş, harbiden boru bir süre değil 500 yıl bu.
ve avrupanın göbeğine ancak 500 yıl sonra kabul görmeye başlamış bu din.
yanlız burada ilginç olan durum şu : o dönemlerde avrupanın göbeğinde yaşayan insanlar
hala denizlerde koca kafalı metreler uzunluğundaki canavarlara,
insanüstü güçlere sahip ve bu canavarları tek kılıç darbesi ile dilimleyebilen
insanların yani kahramanların var olduğuna inanıyorlar.
birden fazla tanrıya tapış bu tarihte hala var.
hatta ingiltere, fransa, almanya gibi ülkelerdeki krallar Tanrı'dan sonra gelen
en yetkili kişiler olarak kabul görüyorlar.
halk fakirlik, sefalet ve cehalet içinde. yozlamışlık diz boyu, herkesin tek amacı var : para...
parayı yaşamın en önemli amacı olarak gören o insanları dinin önde gelenleri
kafa kesmece, cadılık, kafirlik gibi şeylerle el altında tutuyorlar.
yani o dönemin yazılı kaynaklarına bakınca o dönemdeki neredeyse tüm din adamlarının
inanılmaz servetleri ve toprakları olduğunu görüyoruz.
halkları kendi çıkarları için kullanan din adamları okuduklarımızdan ve izlediklerimizden
anladığımız kadarı ile herkesi kendilerine bir nevi köle etmişler.
ellerinde de insanları korkuttukları bir değnek olan "din" ile.
hayatlarında Tanrı, din gibi kavramların hiç olmadığı insanları bu olgularla el altına alıp
kendilerine neredeyse tapan toplumlar yaratmak mıydı acaba buradaki amaç?
bir ülkenin, tüm topraklarının, tüm evlerinin, tüm insanlarının ve hatta hayvanlarının sahibi
bile olan "krala" karşı yaratılmış ve kullanılmış bir güç müydü acaba?
düşünün ki milattan sonra 1.600'lü yıllara kadar avrupada incil sadece kilisenin elinde olan
ve halka sadece papazların okuduğu, evinde incili olanların kafirlikle
suçlanıp kafalarının kesildiği bir dönemden bahsediyorum.
dilediğiniz söylemi dilediğiniz gibi okuyup yorumlayabileceğiniz
ve bunun karşısında dünyevi olarak akıl almaz servetler kazanabileceğiniz yerde
isanın en yalın haliyle anlattığı şeyleri kral ve şürekası başka amaçlar için kullanmış olamaz mı?
tabi ki olabilir dediğimizde ise bu sefer yeni bir soru çıkıyor karşımıza ;
acaba o dönemde kilisenin elinde bulunan "incil" çıkar amaçlarından dolayı
daha sonraki yüzyıllarda halkın kendi kendine okuması izni çıktığında
diledikleri gibi değiştirmiş olamazlar mı.?
düşünün ki elinizde bir kitap var ve insanlar bu kitaba tapıyorlar. ve kitap sadece sizin elinizde
yani insanlar siz o kitaptan ne okursanız ona inanıyor. hatta o dönemin insanları incili okuyamasın diye
kilisenin elindeki incil latince yazılmış. isanın ortadoğuda doğduğunu ve aramice konuştuğunu
bilen insanlar olarak o dönemde kitabın neden latinceye çevrilmiş olduğu düşüncesi beni rahatsız ediyor.
tabi ki bu sadece incil için geçerli değil. diğer tüm kitaplarda aynı kendi çıkarları için kullanılmış olabilir.
bir şeye körü körüne bağlanmadan önce onu araştıralım. ezbercilik bence işin en kolayı.
önemli olan bize dayatılmaya çalışılan şey her ne ise onu önce kendi bilincimizle tartıya koyabilemektir.
bu din için de böyledir, bence böyle olmalıdır.
Tanrı inancı ile dinsel inancın bugünkü dünyada ve insanlığın son 20 yıldır girmiş olduğu yeni süreçte
birbirinden giderek koptuğu bu dönemde insanlığın en çok öne çıkan yönü "mantık süzgeci" oldu.
küçüklüğümüzden beri bize anlatılanların ne kadarı gerçekten bizim şu anki bilincimize uygun?...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Ego...

egonun kelime karşılığı ben/ben'lik...
ancak nedense çoğumuz egoyu kendimizden ayrı bir şeymiş gibi görürüz.
görmekle de kalmayız egomuza bizden ama değil tarzında üvey evlat muamelesi de yaparız.
ego, ben'liğimiz dışında, hoşumuza gitmeyen özelliklerimizin ayrı bir yerde tutulduğu çöp kovası değildir.
kelime karşılığı olarak baktığımızda bile görebileceğimiz tek gerçek vardır;
egomuz biziz, biz egomuzuz tıpkı kulağımız, bacağımız ya da dalağımız gibi.
egomuza yabancıymış gibi davranıp kendimizde sevmediklerimizin suçlusu gibi göstermek
öncelikle kurbanı oynamak akabinde bir kaçıştır.
egomuz içimizde olduğunu varsaydığımız ancak gözle görüp elle tutamadığımız
sevgiden veya neşe den başka bir şey değil.
tek farkı gözle görüp elle tutamadığımız tüm duyguların bileşkesi olması.
yani egonun içide tüm duygularımızdan biraz biraz var.
birine seni seviyorum dediğimizde mutlu oluyorsak
o sevgimizin bir bölümünü içinde barındıran ve sadece kendimize ait egomuz
neden hep tu kaka?
kaçmayalım egomuzdan. ondan kaçmak bir elimizden, bacağımızdan kaçmak gibi bir şey.
egomuz gulyabani değil. bizi biz yapan özelliklerimizin ortak ikamet ettiği bir sokak.
tabiki oturduğumuz sokaktaki her komşumuzu sevmek zorunda değiliz
ancak hepsi ile belirli bir saygı çerçevesinde yaşamayı öğrenmemiz şart.
egomuz bize anlatıldığı gibi korkulacak ve göz ardı edilebilecek bir kavram değil.
siz hiç aynada kendinize baktığınızda canavar görmüş gibi korkar mısınız?
tabi ki hayır. neden? çünkü o görüntü sizsiniz. tıpkı egoda olduğu gibi.
dünyada herşeyin çözümünün tolerans ve kabullenmekte olduğunu hepimiz biliyoruz.
önce egomuzu anlamalıyız. bizi biz yapan şeyleri anlamalıyız.
egonuzu pandoranın kutusu gibi düşünün.
kutunun içinde sizi siz yapan pozitif/negatif bir çok özelliğiniz durmakta.
neymiş şu ego deyip kaldırın kutunun kapağını,
korkmayın içinden hayaletler, canavarlar fırlamayacak.
aslında ilk göreceğiniz şeyin sizi hayrete düşüreceğine adım gibi eminim.
zira o kapağı aralayınca göreceğiniz ilk şey kendiniz olacaksınız.
daha sonra egonun içinde karışık ve düzensiz duran pozitif ve negatiflerinizi sınıflandırın.
pozitifler bir tarafa, negatifler diğer tarafa.
nasıl yapılır bu yaaa demeyin çünkü ego sizin egonuz, onu siz yarattınız.
evde omlet yaparken içine hangi malzemeleri katacağınıza sizden başka karar veren var mı?
hangi malzemeyi ne zaman pişireceğinize karışan var mı?
işte ego da omlet gibi bir şey. tüm malzemeleri bir arada duran bir omlet.
kutuyu açıp içerideki pozitif/negatif düzeni oluşturduğunuz anda
aslında kutunun içinde gördüğünüz negatiflerin de sizi siz yapan parçacıklar olduğunu fark edeceksiniz.
ve o negatiflerin aslında düşündüğünüz kadar sizin sahibiniz olmadığını da.
sizin sahibiniz sizsiniz.
ben'liğinizin tek sahibi sizsiniz.
egonuz istanbuldaki etiler semti gibidir
bir yanında milyonluk evler diğer yanda milyonluk evlerin yanıbaşında yapılmış gecekondular.
nasıl ki o gecekondulardaki yaşayanlara zaman zaman kızar zaman zaman da acırız
işte egomuzdaki negatiflikleri de korkarak değil "etiler" kafasıyla kabul etmemiz gerekir.
egonuz sizin hizmetçinizdir. siz ne isterseniz onu yapar.
olan bir olay sonrasında nasıl ki ben'liğimize "bundan sonra bu sonuçtan kork"
ya da "sevin" emri veriyor ve egomuza bunu uygulatıyorsak,
nasıl ki o anlarda "patron" biz olabiliyorsak
hayatın her daim anında "patron" biz olmalıyız.
egomuz korkulacak bir "karanlıklar prensi" değil,
aynen küçük bir çocuk gibi hem sevimli hem de zaman zaman antipatik olabilen bir kavramdır.
sahibin kim olduğunu unutmamanız ve egonuzla barışmanız temennisi ile...
ps : egonuzu sevin / love your ego...

3 Ağustos 2010 Salı

Ama...

seni seviyorum ama...
sana bu iyiliği yaparım ama...
bunu alabilirsin ama...
çok iyi birisin ama...
epey bir süredir taktım kafayı "ama"ya.
önce ilgimi çeken nokta pozitif başlayan bir cümlenin bağlacı olarak
peşinden sürükleyeceği negatif cümleye yer açması oldu.
ve takip etmeye başladım. uzun süre takip ettim insanları ve artık eminim.
ama kelimesini insan pozitifi negatife bağlamak için kullanıyor.
peki dedim bunu bulduk o halde insan neden negatif bir şey söylemek için  önce pozitifle başlıyor?
ve bu seferde insanları bu gözle takip etmeye başladım.
çok nadir istisnalar dışında gördüm ki insan karşısındakini
kırmamak, üzmemek veya sinirlendirmemek için onun hakkında söyleyeceği negatif şeyi
önce pozitif cümle ile allıyor pulluyor ki böylece karşısındakinin gardını indiriyor
ve sonra "ama" ile bitiriyor ki karşısındaki ona ters davranmasın.
sana kötü birşey söylüyorum "ama" bana kızma...
bunu kendimce çözdükten sonra ama yerine geçen başka bir bağlaç bulabilirmiyim diye uğraştım
bulamadım.
her "ama" dediğimde beni gerçekten rahatsız etmeye başladı bu kelime.
çünkü ortasında "ama" olupta pozitif biten cümlelerin çok az olduğunu farkettim.
bir şekilde bu bağlacın beni esir almasından kurtulmalıydım.
ama ya en yakın aynı işe yarayabilecek "yine de" demeye başladım
ancak o da bazı yerlerde saçma kaçmaya başladı.
bir gün televizyonda budist rahiplerin konuşmalarına şahit oldum.
budist rahipler karşısındakini dinliyor fakat cümleye "ama" ile başlamıyorlardı.
ilgimi çekti, takip etmeye başladım. ve sonunda anladım ki cümle ortasında kullandığımız "ama"
sadece pozitifi negatife çevirmek için değil
aynı zamanda karşımızdakinin düşüncesini değiştirmek için de kullanılıyor.
bunu kavradığım anda çözüm zaten kendinden geldi,
karşımndaki bana uymayan bir şey söylediğinde cümleme "ama" ile başlamak yerine
aynı cümleyi "ama"sız kurmaya başladım.
önceleri bu bağlacı kullanmak zorundayım diye otomatik düşünürken
artık "ama"nın sadece bir bağlaç olduğunu ve ben ne zaman istersem o zaman kullanabileceğimi farkettim.
ama çok güçlü bir bağlaç ve ne yazık ki negatif güç yüklü bir bağlaç.
sokaktan geçen 100 kişiye bu hayattan beklentin nedir diye sorun
en az 95 tanesi "mutlu olmak" der. ama mutlu olmak için ne yapması gerektiğini düşünmez.
hayatımızda olan negatiflerin sayısını indirmek mutlu olma yolunda atılmış bir adım değil midir?
hiç kullanılmasın demiyorum. elimizden geldiğince az kullanırsak beynimizde oluşan
ve ağzımızdan dışarı çıkan negatif söylemleri azaltmış oluruz.
amasız günler dileği ile...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Kimi ne için kıskanmak...

sevdiğini kıskanır der insan, nedense...
ama hiç düşünmez neden kıskandığını,
seviyorum ondan der ve devam eder kıskanmaya.
seviyorum ondan bahanesinin asıl atında yatanı kendi de bilir
ama bir türlü kabullenmek istemez o yüzden seviyorum ondan der durur...
işim altında yatanı bulmak, bulamasak bile bakınmak olduğundan dolayı
duramadım baktım altına bu duygunun.
neden sevdiğini kıskanır insan?
aslında cevabı tek kelimelik ama bizlere yetmez tek kelimelik açıklamalar.
isteriz ki çok karmaşık çok örüntülü olsun herşeyimiz, manyağız işte bir şekilde.
herhangi bir şeyin basit olması kesmez bizi zira basit olunca sanırız ki biz de herkes gibiyiz.
öyleyiz ya aslında neyse kıskançlığa dönelim,
tek kelime dedik kıskançlığın sebebi;
korku...
güzel olduğuna inandığı bir şeyi kaybetme korkusu işin dibindeki.
neymiş efendim birlikte olduğum insanı delice kıskanıyorum çünkü onu çooookkk seviyorum,
hade len derler adama sonra da sorarlar nesini seviyorsun iyi düşün diye.
madem ki seviyorsun o halde neden kıskanıyorsun?
pozitif yüklü bir duygunun içine neden negatiflik barındıran bir aksiyonu katıyorsun?
sevgi ful pozitif bir duygudur, kıskançlık ise negatif.
elinde pozitif varken, onunla mutlu olabilmek varken o halde neden negatifi bulaştırıyorsun içine?
asıl olay yapımız üşütük zira pozitif bir şeyin içine negatif herhangi bir şey karıştırmazsak rahat edemiyoruz ki.
bu hayatımızın her alanında böyle,
düşünün ortaokul yada lisedeyken bir sınava deli gibi çalışsanız bile
sonuçlar açıklanırken içinizde hep bir korku vardı değil mi?
sınavı başarılı yaptığını biliyorsan o zaman neden içinde o titremeyi hissediyorsun?
üşütüksün işte başka ne olabilir ki?
seviyorum ondan kıskanıyorum peh peh lafa bak.
korkuyorum ondan diyemiyorsun.
kaybetmekten korkuyorsun işin özü bu.
çünkü bir sevgili yapınca kendine
başkası sana zaten bakmaz diye düşünüp elindekine bir de "beklentiler gömleği" giydirince al başına belayı.
önce blogda yazdığım korku yazılarına bakacaksın,
iyice anlayacaksın yazanları, korkunun ne olduğunu ve bu işten nasıl kurtulacağını
daha sonra sevdiğine bakıp o anın güzelliğini yaşamak yerine
kıskançlık gibi "ham" duyguyu nasıl boşarım diye düşüneceksin.
sadece insana özel kıskançlık, doğada yok.
hangi hayvan hangi eşini başka bir hayvandan kıskanır?
hiç duydunuz mu böyle bir şey?
hayvanlar kıskanmaz sadece onun olduğunu düşündüğü şey için savaşır
ama gücü yetmezse bırakır.
yemeği içinde bu böyle yaşadığı bölgesi için de.
peki madem biz hayvandan daha gelişmiş bir varlığız
o halde kıskançlık gibi hayvanda bile olmayan bu primitif duygu neyin nesi?
KORKMA, KAYBETTİĞİN HİÇBİR ŞEY YOK ASLINDA...
korkmadıkça öğreneceksin kaybetmemeyi,
korkmadıkça öğreneceksin asıl önce kendini sevmen gerektiğini.
önce kendine aşık ol. narsist ol demiyorum kendine aşık ol diyorum
çünkü kendine gereken değeri vermeyen kişi her daim primitif duygularla devam eder yaşantısına.
sen gereken değeri kendinden önce karşındakine verirsen hayvanda bile olmayan
bu duygu ile yaşarrrr durursun.
KORKMA bu sana yeter...

16 Temmuz 2010 Cuma

Vicdan...

hepimizin hayatında belki de en önemli rolü oynayan kelime, vicdan...
hayatımız boyunca fazlaca kullandığımız kelimeler listesinde ilk 10 arasındadır bu kelime.
peki neden bu kadar önemli diye düşündünüz mü hiç?
nedir vicdan? neyin nesidir?
hiç sözlükte vicdanın kelime anlamına baktınız mı?
vicdan : kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kendi ahlak değerleri hakkında
yargılama yapmasını sağlayan güç. sözlükte böyle geçiyor.
o halde gelin açıklamanın derinine bakalım;
bir kere tüm cümleyi okuduğumuzda anladığımız ilk şey vicdan denen şey her ne ise sadece kişinin kendi davranışları ile ilgili yani sadece kişinin kendi ile ilgili.
demek ki bize büyürken yutturulmaya çalışılan, sanki tüm toplum için "ortak" bir şey değilmiş.
devam edelim sözlük açıklamasına bakmaya;
kişinin kendi ahlak değerleri hakkında yargılama yapması...
bana göre öldürmekten sonradünyadaki en büyük günah/yazıklardan biri kendini yargılamak.
zaten sorun da burada başlıyor. kişi kendini yargılamaya başladığında hayatının sonuna kadar bunu yapıyor.
peki neden? neden kendimizi yargılıyoruz?
kişi ancak bir şeylerinin eksik/yanlış olduğunu düşününce kendini yargılar. eksik ya da yanlış bir şey yapmadıysa vicdanı hep rahattır. demek ki düz mantıkta eğer bir şeyi eksik/yanlış yapmazsak
o zaman kendimizi hiç yargılamayız yani vicdan denen mekanizma çalışmaz.
hepimiz hayatımızda defalarca "keşke" demişizdir. aslında onu diyen biz değiliz vicdanımız
bakın yazarken bile vicdanın bizden biri, bizim bir parçamız olmadığını görüyoruz.
keşkeyi ben değil vicdanım söylüyor...
sanki tırnağım gibi. yani benim ama belirli bir uzunluğa gelince kesip atıyorum veya saçım gibi.
onlarda benim ama değil. vicdan da böyle bir şey.
sözlük açıklamasındaki en ilginç noktalardan biri de "güç".
vicdan bir güç olarak tanıtılıyor bize, yaşam boyunca da öyle öğretiliyor.
ne gücü yaaa? görmediğimiz, duymadığımız bir şey nasıl güç olabilir?
hayatımızdaki bir çok şeyi göremiyor duyamıyoruz diyebilirsiniz
peki ben buna ne derim? yanlışşşşşşşşşşşş
insanlar her duygusunu görebilir. nasıl mı?
sizi gerçekten seven birinin karşısına geçin
size sizi sevdiğini söylemesini isteyin
sizi sevdiğini söylerken gözlerinin hafifçe titrediğini göreceksiniz. işte gördünüz
veya negatif bir örnek verelim.
karşınızdaki size yalan söylerken gözlerini dimdik size bakıp konuşamaz. işte yine gördünüz.
bunun gibi onlarca örnek verebilirim. peki vicdanı nasıl görebilirsiniz?
diyelimki yolda giderken biri sizden "ekmek parası" istedi, siz de vermediniz. sonrasında ise içinizde olduğunu
sandığınız o güçle yani vicdanınızla savaşmaya başladınız. bu savaş yüzünüze nasıl yansır?
keyifsiz bir ifade ile.
gördünüz mü işte vicdan olduğu gibi değil bizde var olan bir duyguyu kullanarak
kendini belli edebilen bir güç. demek ki vicdanın tek başına diğer duygular gibi kendini ifade
edebilmesi diye bir şey yokmuş.
peki parayı isteyene vermeyince neden bu güç devreye girip bizi keyifsiz hale getiriyor?
çünküüüüüüü büyütülmemiz "suçluluk" olgusu üzerine kurulu.
büyümesi "ne yaparsan yap bir şekilde suçlusun sen" şeklinde olan biri nasıl vicdan denen
o içi boş balondan sıyrılabilir ki?
vicdan bizleri suçluluk olgusu ile kontrol altında tutup bize dilenileni yaptırabilme gücüdür.
bize birşeyler yaptırılabiliyorsa demek ki bizler "kuklayız"
burada önemli olan nokta kukla mı olmak istiyoruz yoksa kendimizin patronu mu?
kukla kalmaya devam etmek isterseniz benim için mahsuru yok. keep going..
ama patron olmak başka bir keyif. o yüzden yapılması gereken ilk şey
bize bunca zamandır yutturulan ve bizi sadece kontrol altında tutmak için
uydurulan vicdan denen şey ile vedalaşmak.
eğer yolda biri senden para istiyorsa ve sen vermiyorsan
bu bir tek anlama gelir;
parayı vermedin... o kadar. gerisi traş.
ne parayı vermediğin kişi açlıktan ölecek ne de sen vermedin diye cehenneme gideceksin.
haaa verirsen de cennete gideceğin meçhul.
o yüzden içi boş "güç" lerle kendimizi yemek yerine
içi dopdolu olan kendimizle barışıp yaşamak bence daha güzel...

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Erkekler tuvaleti...

garip yerdir erkekler tuvaleti.
neye bakacağını bilirsen çok şey öğrenebilirsin,
tabi "ne" ye bakacağını derken "şey" e bakmaktan bahsetmiyorum :)
erkeklerin bir çoğu için büyük bir kabustur erkekler tuvaleti
zira bir çok ülkede erkek çükünün boyunun hayat mutluluğu ile eşdeğer diye görülmesi
sonucunda bir çok erkek genel tuvaletlerden çok rahatsız olur.
şöyle ki hiç görmeyen kadınlar için önce bir erkekler tuvaletini anlatalım;
kapıdan içeri girince ikiye bölünmüştür erkekler tuvaleti.
bir tarafta yan yana dizilmiş ve birbiri arasında daracık bir levha olan pisuvarlar
diğer tarafta ise "büyük" hacet görülebilecek normal tuvaletler.
işe pisuvar bölümüyle başlayalım.
öncelikle erkeklerin yüzde 95'i arkasında biri varken işeyemez ama işiyormuş gibi yapar.
nedendir bilinmez ama arkasında başka bir erkek duran işeyici erkek bir anda kitlenir
ama karizma bozulmasın diye sanki işiyormuş gibi hareketler yapar.
nasıl hareketler mi?
örneğin erkekler pisuvarda işerken şeyini tutuşundan şeyinden memnun mu mahçup mu anlarsınız
zira memnun olmayanlar avuçlarını şişik tutar ve şeyinin ucunu çoğunlukla sallar.
arkasında durursanız bir kolunun devamlı sallama hareketi yaptığını görürsünüz.
veya yüz ifadesi değişir sanki çiş yapmada bir sorunu varmış gibi hani zorlanıyormuş gibi,
işte bunun gibi şeyler.
arkasında bekleyen kabusu bir bakıma aşabilen erkek için ikinci kabus yanındaki pisuvarlara işeyenlerdir
çünkü pisuvarları ayıran levhalar o kadar dardır ki işeyen erkek kendini devamlı tetikte tutar,
sağındaki solundakiler acaba ona bakıyor mu diye.
dediğim gibi erkeklerin %95'i boyut olyına kafayı taktığı için hep kıyaslama ile yaşar.
o yüzden yanındakilerin onun pipisini görmemesi için inanılmaz taktikler geliştirirler
mesela bazı erkekler pisuvara o kadar yaklaşır ki sağında solundaki levhaları da kullanarak
yanındakilerin bakmamasını sağlamaya çalışır.
veya kafasını yavaşça sağa sola döndürür ki yanındakiler onun kendilerine
baktığını hissedip önlerine baksın diye.
tabi asıl kabus bazı tuvaletlerde pisuvarlar su yalakları gibi olur
işte o pisuvar erkeklerin tam anlamıyla kabusudur
çünkü bir çoğu oraya işeyebilmek için tuvaletin boşalmasını bekler
ve bir çoğu da en köşeyi seçer.
bir tuvalete girip yalak tarzı pisuvar görürseniz bekleyin kesinlikle
en azından bir erkek sanki elini yüzünü yıkıyormuş rolüne bürünerek
içeridekilerin çıkmasını beklediğini görürsünüz.
pisuvar olayının dışında bir de "büyük hacet" olayı var.
kadınlarınki nasıldır bilmiyorum ama erkekler tuvaletinde hacet bölümlerinin bir çoğu sadece incecik bir levha ile ayrılmış, üstü ve altı boş kabinlerdir. yani yandaki kabine giren bir erkek
tuvaletin üstüne çıksa yandaki kabinin içini görebilir.
ve bu kabusun önde gidenidir çünkü erkeklerin çok büyük bir çoğunluğu
o kabinlerde kimse varsa mıçamazlar.
diyelim ki tüm kabinler boş ve bir erkek kabinlerden birine girip kapıyı kitliyor ve işine başlıyor,
o anda kapı açılıp içeri biri girerse erkek direk panikler ve çoğunlukla
küçük bir öksürük veya tuvalet kağıdının durduğu yer ile oynamaya başlayarak ses çıkarır.
yani burada biri var meajı verme zorunluluğu hisseder erkek.
bu mesajın bir başka amacı da eğer sonradan giren var olan kişiden önce çıkarsa
çıkarken ışığı kapatmasın diyedir.
erkekler tuvaletinde erkek analizi yapmak bu ve bunun gibi sebeplerden ötürü çok kolaydır.
çevremde tanıdığım bu konuda sıkıntılı o kadar çok erkek var ki
kimisi bu yüzden mıçacağı varsa yapmaz tutar evine gitmeyi bekler,
kimisi tuvalet kapısının önünde dakikalar geçirip ona göre en uygun giriş zamanını bekler
kimisi ise yıllarca bunu utanılacak bir şeymiş gibi herkeslerden saklayarak
sıkıntıyı içine gömer ama her genel tuvalete giriş onun için afaganlar basması anlamına gelir.
hayatında neredeyse çok çok az terleyen ama tuvalet sıkıntısı yüzünden
niagara şelalesi gibi çağlayarak terleyen çok adam gördüm.
bunları nereden mi biliyorum?
ben de onlardan biriydim taa ki canıma tak edip bunu yıkıncaya kadar.
yıkana kadar harcadığım zamanda devamlı gözlem yaptığım için biliyorum bunları
ve tabi bir de eskiden onlardan biri olduğum için.
ama bir gün "eee yeter ulan" deyip bu işi kendimde çözdüm.
darısı sizin başınıza...