bilindik bir gerçek var,
kişisel gelişim, kişinin kendine yatırım yapması ve benzeri tüm bu olgulara
insan ancak parası olunca başlayabiliyor.
zira para olmadığında öncelikleri farklı, yemek, okul, yakacak, yiyecek falan filan...
ama insanın cebindeki para artmaya başlayınca önce cahillikten sivilleşmeye doğru ilk adımı atıyor,
aldığı aile eğitimine bağlı olarak ya belirli bir süre kadın, kumar, gece hayatı ile bu geçişi yapıyor
ya da aile eğitimi kuvvetli ise bunları pas geçerek sivilleşmeye başlıyor.
ne demek sivilleşmek?
incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü kavga etmemek,
karşıdakini dinlemeye başlamak,
kısacası saygı duymayı öğrenmek demek.
bu bölgede kişiye göre değişen bir zaman süreci geçirip başka arayışlara başladığında ise
kişisel gelişimler ve kendine yatırım yapmalar başlıyor.
kendine yatırım ise ikinci bölge.
bu bölgede arayışlar en az birkaç yıl sürüyor.
dinden tutunda spiritualizmaya kadar büyük bir yelpaze bu bölge.
ve burada geçirdiği belirli bir süreden sonra olayları farklı algılamaya,
insanları farklı gözle görmeye
ve kendini farklı açılardan tanımaya başlıyor.
nihayetinde yeni bir bölgeye geçiyor.
çok yakın bir geçmişe kadar dünya insanlığının bu gelişimi
ve bölgeler arasındaki geçişleri kısa sürede becerebileceğine inanırdım
ancak geçenlerde düşünürken fazlasıyla iyimser biri olduğumu anladım
zira dünyanın sadece yaklaşık olarak %10'u en alt bölgeden diğer bölgelere
doğru geçişler yapmış, yapıyor.
bu oran yaklaşık 50 yıl önce %7-8 arasında imiş.
demek ki 50 yıldaki artış oranı %2-3 arasında.
dünyadaki doğum oranının büyük bir yüzdesi en alt bölgedeki
insanlara ait olduğundan yani bu bölgedeki insanın üreme hızı diğer bölgelerdekine göre
katbe kat fazla olduğundan zaman içindeki diğer bölgelere geçiş hızı çok düşük.
basit bir matematik hesabı yaptığımda ise "ben görürüm" dediğim iyimserliğimin
aslında benden çoook sonradakilerin bile göremeyebilme riski olduğunu anladım.
benim yaşadığım dönemde dünya insanının bunu başarabileceğine olan inancım da
böylelikle suya düşmüş oldu ve yeni bir karar verdim.
bildiklerimi, öğrendiklerimi, fikirlerimi bundan böyle ancak soranlara anlatacağım.
buradan yazmaya devam edeceğim ancak kendi bilgilerimi soran olmadıkça paylaşmayacağım
hedefim var amacım belli > kişisel gelişimim...
bundan böyle kırıcam kıçımı kendi hedefime bakacağım.
zaman, iyimserlikle birşeylerin olmasını bekleyerek boşa harcanabilecek kadar lüks değil.
ben artık kendi işime bakıyorum,
umarım herkes bir an önce kırar kıçını ve başka yerlerden birşeyler beklemek yerine
kendi hedefini koyup ona doğru yürür...
6 Nisan 2011 Çarşamba
3 Nisan 2011 Pazar
Vücut nedir?...
vücudumuzun sadece bir aracı olduğunu hiç düşündünüz mü?
vücut ona ne dersen yapan bir bilgisayar gibi.
hani bazen bilgisayara içinde olmayan bir komut veririz
ve bir anda bilgisayar çöker işte vücutta buna benzer bir işletim sistemine sahip.
vücuda kalk dersin kalkar, yat dersin yatar,
kız dersin kızar, ye dersin yer,
oyna dersin oynar, koş dersin koşar.
yani vücut aslında sadece bir aracıdır.
ona ne denirse onu yapar.
peki vücuda bir şey yapmasını kim söyler? beyin tabiki.
çoğumuz hayata vücudumuz gözü ile bakarız
sanki sahip oymuş gibi yaşarız
ama asıl sahip aracıya emri verendir yani beyindir.
peki hükmü veren yani patron beyin kim için çalışır?
bizim için...
peki elimizde bize böylesine itaatkar iki hizmetçi varken
bizler neden hayata sadece bir aracının gözünden bakarız?
kolayı bu diye mi yoksa alışkanlıktan mı?
kendimizi bir üçgen gibi görürsek,
altta emirleri uygulayan vücut
üstünde amiri olan emir verici beyin
ve en üstte ise beyine vücudu yönetmesi için yol gösteren ruh.
yani demek ki asıl patron ruh.
peki bizler hayata üçgenin en alttaki halkasından değil de
en üstteki noktasından yani ruhtan bakabilsek
neler başarabileceğimizin farkında mıyız?...
vücut ona ne dersen yapan bir bilgisayar gibi.
hani bazen bilgisayara içinde olmayan bir komut veririz
ve bir anda bilgisayar çöker işte vücutta buna benzer bir işletim sistemine sahip.
vücuda kalk dersin kalkar, yat dersin yatar,
kız dersin kızar, ye dersin yer,
oyna dersin oynar, koş dersin koşar.
yani vücut aslında sadece bir aracıdır.
ona ne denirse onu yapar.
peki vücuda bir şey yapmasını kim söyler? beyin tabiki.
çoğumuz hayata vücudumuz gözü ile bakarız
sanki sahip oymuş gibi yaşarız
ama asıl sahip aracıya emri verendir yani beyindir.
peki hükmü veren yani patron beyin kim için çalışır?
bizim için...
peki elimizde bize böylesine itaatkar iki hizmetçi varken
bizler neden hayata sadece bir aracının gözünden bakarız?
kolayı bu diye mi yoksa alışkanlıktan mı?
kendimizi bir üçgen gibi görürsek,
altta emirleri uygulayan vücut
üstünde amiri olan emir verici beyin
ve en üstte ise beyine vücudu yönetmesi için yol gösteren ruh.
yani demek ki asıl patron ruh.
peki bizler hayata üçgenin en alttaki halkasından değil de
en üstteki noktasından yani ruhtan bakabilsek
neler başarabileceğimizin farkında mıyız?...
29 Mart 2011 Salı
İstemeyi Bilmek...
arkadaşım stella yollamış aşağıdakini okuyup anlayana ;
steeve goodier'in kitabından;
Tanrı'dan gururumu yok etmesini istedim,
"Hayır, gurur benim yok edebileceğim bir şey değil, senin bırakabileceğin bir şey" dedi.
Tanrı'dan sakat çocuğumu iyileştirmesini istedim,
"Hayır, onun ruhu sağlam, vücut o kadar önemli değil, geçici bir şey" dedi.
Tanrı'dan beni mutlu etmesini istedim,
"Hayır, ben sadece nimetlerimi sunarım, mutlu olmak sana bağlı" dedi.
Tanrı'dan çektiğim acılardan beni kurtarmasını istedim,
"Hayır, çektiğin acılar seni olgunlaştırıp seni bana daha çok yaklaştırır" dedi.
Tanrı'dan hayatı sevmemi sağlayacak her şeyi istedim,
"Hayır, ben sana hayatı vereceğim, böylece hayata dair herşeye ancak sen sahip olabilirsin" dedi.
Tanrı'dan Tanrı'ya duyduğum sevgiyi başkalarına da duyabilmeyi istedim,
Ohhh nihayet doğru bir şey istedin" dedi...
olgunlaşmamış ruhun duası hep "bana .... ver" diye biter,
olgunlaşmış ruhunki ise " vermemi sağla" diye...
steeve goodier'in kitabından;
Tanrı'dan gururumu yok etmesini istedim,
"Hayır, gurur benim yok edebileceğim bir şey değil, senin bırakabileceğin bir şey" dedi.
Tanrı'dan sakat çocuğumu iyileştirmesini istedim,
"Hayır, onun ruhu sağlam, vücut o kadar önemli değil, geçici bir şey" dedi.
Tanrı'dan beni mutlu etmesini istedim,
"Hayır, ben sadece nimetlerimi sunarım, mutlu olmak sana bağlı" dedi.
Tanrı'dan çektiğim acılardan beni kurtarmasını istedim,
"Hayır, çektiğin acılar seni olgunlaştırıp seni bana daha çok yaklaştırır" dedi.
Tanrı'dan hayatı sevmemi sağlayacak her şeyi istedim,
"Hayır, ben sana hayatı vereceğim, böylece hayata dair herşeye ancak sen sahip olabilirsin" dedi.
Tanrı'dan Tanrı'ya duyduğum sevgiyi başkalarına da duyabilmeyi istedim,
Ohhh nihayet doğru bir şey istedin" dedi...
olgunlaşmamış ruhun duası hep "bana .... ver" diye biter,
olgunlaşmış ruhunki ise " vermemi sağla" diye...
23 Mart 2011 Çarşamba
Ölmeden...
ölmeden önce yapılacaklar listem var, arada bir buradan o listedekilerden bazılarını paylaşacağım;
1.- Arjantin'de River-Boca derbisi stadyumda River tribününde izlenecek
(çünkü Boca'nın renkleri bana ters)
2.- Ibiza'da onbinlerce kişinin katıldığı yazın yapılan açık hava tecno partisine katılınacak ve orada
dans ederken kopulacak.
şimdilik bu kadarını yazıyorum...
1.- Arjantin'de River-Boca derbisi stadyumda River tribününde izlenecek
(çünkü Boca'nın renkleri bana ters)
2.- Ibiza'da onbinlerce kişinin katıldığı yazın yapılan açık hava tecno partisine katılınacak ve orada
dans ederken kopulacak.
şimdilik bu kadarını yazıyorum...
15 Mart 2011 Salı
Egzost...
normal sınıf bir arabanın uzunluğu yaklaşık 4-4.5 mt civarında
ağırlığı ise yaklaşık 1 ton civarında
peki bir arabanın en önemli, en can alıcı noktalarından biri neresidir?
egzostu (egzos)
küçücük bir çıkıntı
daracık bir delik
ama bir aracı hareket ettirebilecek en önemli parçası.
neden egzostların boyu küçük eni dardır?
her aracın egzost uzunluğu ve eni aracın motor gücüne bağlıdır.
ama aracın boyu ve ağırlığı ile karşılaştırdığınızda küçücük bir parçadan bahsediyoruz.
egzostu düşünürken insana ulaştım
hepimizin hayattan beklentileri var
içinde olduğumuz koşullara, kendi potansiyelimize bakmadan bekleyip dururuz
ama kendimize hiç "bunca beklentiyi karşılama potansiyelim var mı" diye sormayız.
durmadan isteriz, usanmadan bekleriz.
peki bu bize sonunda ne getirir?
mutsuzluk...
neden?
çünkü olduğumuzdan/ olabileceğimizden hep fazlasını isteriz.
kendimizi bir arabaya benzetsek ve araç egzosunu da beklentilerimize benzetsek,
1 tonluk araç küçücük bir çıkıntı ile görevini yapıp kullanana mutluluk sağlayabiliyor ise
neden biz hayattan beklentilerimizi küçültmeyiz?
"umut" adlı bir yazımda umudun aslında insanın baş düşmanlarından biri olduğunu yazmıştım
bugün hala aynı şeyi söylüyorum
umut içi boş ve doldurulamaz bir kelimedir.
başı, sonu yoktur ve bizi hep kendimizden büyük beklentilere sokar.
peki sonuç?
mutsuz insanlar.
bir kışın ardından sabah güneşinin küçük bir parıltısı,
bir çocuğunun küçük bir gülümsemesi,
küçük bir meyvenin ağzımıza bıraktığı tadın verdiği hoşluk
ve bunun gibi insani mutluluklar hep küçük şeylerde.
ama tonlarca para, heyecanı sönmeyen aşklar, beyaz atlı prensler
kocaman kocaman evler, dev gibi arabalar cipler
hep büyük ve bizi yarışta tutmak için gösterilen ödüller.
bir araca olması gerektiğinden "büyük" egzos takarsanız
ya yakıt tüketimi artar ya da çekişi düşer
yani araç vermesi gereken kapasiteyi vermez
aynen insan gibi.
beklentilerinizi gözden geçirin,
onları bir yere yazın ve yazdıklarınızın hangisine ulaşabilmek için
nelerden fedakarlık yapmanız gerektiğini düşünün.
ortada bir orantısızlık var.
insan orantı dengesini sağladığında mutlu olur bunu unutmayın...
ağırlığı ise yaklaşık 1 ton civarında
peki bir arabanın en önemli, en can alıcı noktalarından biri neresidir?
egzostu (egzos)
küçücük bir çıkıntı
daracık bir delik
ama bir aracı hareket ettirebilecek en önemli parçası.
neden egzostların boyu küçük eni dardır?
her aracın egzost uzunluğu ve eni aracın motor gücüne bağlıdır.
ama aracın boyu ve ağırlığı ile karşılaştırdığınızda küçücük bir parçadan bahsediyoruz.
egzostu düşünürken insana ulaştım
hepimizin hayattan beklentileri var
içinde olduğumuz koşullara, kendi potansiyelimize bakmadan bekleyip dururuz
ama kendimize hiç "bunca beklentiyi karşılama potansiyelim var mı" diye sormayız.
durmadan isteriz, usanmadan bekleriz.
peki bu bize sonunda ne getirir?
mutsuzluk...
neden?
çünkü olduğumuzdan/ olabileceğimizden hep fazlasını isteriz.
kendimizi bir arabaya benzetsek ve araç egzosunu da beklentilerimize benzetsek,
1 tonluk araç küçücük bir çıkıntı ile görevini yapıp kullanana mutluluk sağlayabiliyor ise
neden biz hayattan beklentilerimizi küçültmeyiz?
"umut" adlı bir yazımda umudun aslında insanın baş düşmanlarından biri olduğunu yazmıştım
bugün hala aynı şeyi söylüyorum
umut içi boş ve doldurulamaz bir kelimedir.
başı, sonu yoktur ve bizi hep kendimizden büyük beklentilere sokar.
peki sonuç?
mutsuz insanlar.
bir kışın ardından sabah güneşinin küçük bir parıltısı,
bir çocuğunun küçük bir gülümsemesi,
küçük bir meyvenin ağzımıza bıraktığı tadın verdiği hoşluk
ve bunun gibi insani mutluluklar hep küçük şeylerde.
ama tonlarca para, heyecanı sönmeyen aşklar, beyaz atlı prensler
kocaman kocaman evler, dev gibi arabalar cipler
hep büyük ve bizi yarışta tutmak için gösterilen ödüller.
bir araca olması gerektiğinden "büyük" egzos takarsanız
ya yakıt tüketimi artar ya da çekişi düşer
yani araç vermesi gereken kapasiteyi vermez
aynen insan gibi.
beklentilerinizi gözden geçirin,
onları bir yere yazın ve yazdıklarınızın hangisine ulaşabilmek için
nelerden fedakarlık yapmanız gerektiğini düşünün.
ortada bir orantısızlık var.
insan orantı dengesini sağladığında mutlu olur bunu unutmayın...
10 Mart 2011 Perşembe
Dolgulu Sütyen...
kadınlar için vazgeçilmezdir sütyen.
her kadının bilmem kaç tane sütyeni vardır.
kopçalı
fırfırlı
askılı / askısız
dantelli
kısacası yüzlerce çeşit sütyen var.
ancak aralarında bir tanesi var ki üzerine gerçekten düşünmek gerek;
dolgulu sütyen
yani başka bir deyişle erkeklerin kabuslarından biri.
neden kabus?
neden olacak çünkü erkeğin hayal gücünü öldürür dolgulu.
erkek o göğüslere ulaşmadan önce bakar
ve baktıkları ile kafasında hayal gücünü işletmeye başlar.
iş son noktaya geldiğinde ise erkek kurduğu hayalin
bir anda fısss diye söndüğünü gördüğünde laf etmez
ama hayal kırıklığı büyük olur.
kadınların neden dolgulu sütyen kullandığını uzun süre çözemedim
ancak artık çözdüğümü sanıyorum,
şu soruyu sordum kendime
neden bir kadın göğüslerinin sahip olduğundan daha büyük
veya daha şekilli görünmesini ister?
cevap basit göğüslerini beğenmediğinden.
peki beğenmediği göğüsler için ne yapar?
göğüslerini dolgulu sütyen ile gerçek olmayan bir şekilde teşhir eder.
yani bir bakıma yalan söyler.
neden bir kadın sex yapmayacaksa başka bir erkeğe göğüslerini bomba gibi göstermek ister?
çünkü beğenmediği göğüsleri kadının özgüvenini alaşağı etmiştir de ondan.
buradan çok açıkça iddia ediyorum;
dolgulu sütyen giyen kadınlar
1.- kendileri ile barışık olmayanlar
2.- göğüslerini beğenmeyenler
3.- özgüveni eksik olanlardır.
hemen yok doğru değil yalan bu diyenler olacaktır.
bunu diyenler eğer dolgulu sütyen kullanıyorlarsa bana bunun nedenini açıklayabilir mi lütfen.
son sözüm tüm kadınlara ;
biz erkeklerin büyük bir çoğunluğu göğüsün büyük veya küçüklüğüne pek takmayız,
asıl önemli olan o göğüslerin vücuttaki orantısıdır.
büyük göğüs fetişi olan erkeklerde vardır ve kadınların çoğunda ise erkek büyük göğüs sever
diye yanlış bir algı vardır. ama dediğim gibi bu yanlıştır.
biz erkekler için göğüs içinde bir çok anlam ve duyguyu barındıran bir organdır
şekli, ucu, rengi, duruşu önemlidir
ama boyu en önemlisi değildir.
o yüzden dolgucular lütfen kendinizle barışın
ve bizim hayallerimizi yıkmayın
:)
her kadının bilmem kaç tane sütyeni vardır.
kopçalı
fırfırlı
askılı / askısız
dantelli
kısacası yüzlerce çeşit sütyen var.
ancak aralarında bir tanesi var ki üzerine gerçekten düşünmek gerek;
dolgulu sütyen
yani başka bir deyişle erkeklerin kabuslarından biri.
neden kabus?
neden olacak çünkü erkeğin hayal gücünü öldürür dolgulu.
erkek o göğüslere ulaşmadan önce bakar
ve baktıkları ile kafasında hayal gücünü işletmeye başlar.
iş son noktaya geldiğinde ise erkek kurduğu hayalin
bir anda fısss diye söndüğünü gördüğünde laf etmez
ama hayal kırıklığı büyük olur.
kadınların neden dolgulu sütyen kullandığını uzun süre çözemedim
ancak artık çözdüğümü sanıyorum,
şu soruyu sordum kendime
neden bir kadın göğüslerinin sahip olduğundan daha büyük
veya daha şekilli görünmesini ister?
cevap basit göğüslerini beğenmediğinden.
peki beğenmediği göğüsler için ne yapar?
göğüslerini dolgulu sütyen ile gerçek olmayan bir şekilde teşhir eder.
yani bir bakıma yalan söyler.
neden bir kadın sex yapmayacaksa başka bir erkeğe göğüslerini bomba gibi göstermek ister?
çünkü beğenmediği göğüsleri kadının özgüvenini alaşağı etmiştir de ondan.
buradan çok açıkça iddia ediyorum;
dolgulu sütyen giyen kadınlar
1.- kendileri ile barışık olmayanlar
2.- göğüslerini beğenmeyenler
3.- özgüveni eksik olanlardır.
hemen yok doğru değil yalan bu diyenler olacaktır.
bunu diyenler eğer dolgulu sütyen kullanıyorlarsa bana bunun nedenini açıklayabilir mi lütfen.
son sözüm tüm kadınlara ;
biz erkeklerin büyük bir çoğunluğu göğüsün büyük veya küçüklüğüne pek takmayız,
asıl önemli olan o göğüslerin vücuttaki orantısıdır.
büyük göğüs fetişi olan erkeklerde vardır ve kadınların çoğunda ise erkek büyük göğüs sever
diye yanlış bir algı vardır. ama dediğim gibi bu yanlıştır.
biz erkekler için göğüs içinde bir çok anlam ve duyguyu barındıran bir organdır
şekli, ucu, rengi, duruşu önemlidir
ama boyu en önemlisi değildir.
o yüzden dolgucular lütfen kendinizle barışın
ve bizim hayallerimizi yıkmayın
:)
6 Mart 2011 Pazar
Sakal...
bir süredir sakalım var.
bırakmaya başladığımdan beri üzerimde kelimenin tam anlamıyla
bir ağırlık hisseder oldum.
ilk başlarda havadır sudur kıldır tüydür dedim yürüdüm
ancak dün sabah yataktan kalkıp çişimi yaparken
aynaya baktım ve bana göre üzerimdeki ağırlığın nedenini çözdüm,
sakal...
yüzyıllardır din dışında dünyada yaşayan neredeyse tüm bilgelerin sakalı olmuş ve var.
hiç dikkat etmemiştim sakalın insanda ağırlık yapabileceğine
ancak bilgelerin neden sakal bıraktığını anladım.
ama asıl anladığım başka bir şey oldu,
ben bilge değilim ve sakal bana ağır.
güle güle sakal bir dahaki denemeye kadar...
bırakmaya başladığımdan beri üzerimde kelimenin tam anlamıyla
bir ağırlık hisseder oldum.
ilk başlarda havadır sudur kıldır tüydür dedim yürüdüm
ancak dün sabah yataktan kalkıp çişimi yaparken
aynaya baktım ve bana göre üzerimdeki ağırlığın nedenini çözdüm,
sakal...
yüzyıllardır din dışında dünyada yaşayan neredeyse tüm bilgelerin sakalı olmuş ve var.
hiç dikkat etmemiştim sakalın insanda ağırlık yapabileceğine
ancak bilgelerin neden sakal bıraktığını anladım.
ama asıl anladığım başka bir şey oldu,
ben bilge değilim ve sakal bana ağır.
güle güle sakal bir dahaki denemeye kadar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)