1.-
oğlumla KFC'ye gitik,
oğlum seviyor tavuk yemeyi.
istediği siparişi verdik, kasadaki ben daha siparişi söylerken;
- ama beyefendi bilmeniz gerekir ki siparişiniz 5 dakikada hazırlanır.
oğluma döndüm 5 dk bekleyelim mi diye sordum evet dedi, siparişi verdik.
bekledik, biraz daha bekledik sonra daha da bekledik.
saate baktım tam 15 dk oldu ortada sipariş yok.
kasadakine şunu dedim;
- bana 5 dakikada çıkacağını söylediğin sipariş için şu an tam 15 dakikadır bekliyorum.
bana kızgınlıkla baktı sanki yanlışı yapan benim ve;
- beyefendi siparişini hazırlanıyor şimdi çıkar.
dedim ki bana bak senin şimdi kavramının içindeki zaman donmuş,
ben sana siparişimin ne zaman çıkacağını sormadım,
ben sana bana 5 dk dediğin ve parasını ödediğim sipariş için 15dk geçti hala ortada yok dedim.
yine tren görmüş gibi bana baktı ;
- beyefendi birazdan çıkacak siparişiniz.. dedi, bende sigorta attı.
dedim ki bak güzel kardeşim, beni siparişin ne zaman çıkacağı ilgilendirmiyor,
beni bana yalan söylemen ilgilendiriyor. beni senin sözünü tutamaman ilgilendiriyor.
hayatımda alışık olduğum "boş bakışlar" yine iş başında bana bakıyorlardı.
müdür geldi buyrun nedir durum dedi.
neden 5 dk diyorsunuz 15 dk'lık işe diye sordum,
peki müdür ne cevap verdi?
- beyefendi siparişiniz şimdi çıkacak.
ulan dedim şimdi mi yaparsın, sabaha mı bırakırsın???
bu ne biçim bir algı?
bu nasıl bir otomatik yaşam?
yahu adama anlatıyorum siparişin peşinde olmadığımı
ama onlarda ne yapsın alışmışlar bir kere
siparişim çıktı mı diye sorana şimdi çıkıyor demeye.
tam alaturka iş,
körler sağırlar birbirini ağırlar...
kimse bundan rahatsız olmuyor inanılacak gibi değil.
çok mu zor bu siparişin çıkış süresi şu kadardır demek?
neden işini baştan savma yapmaya bayılıyor bu ülke insanı?
neden kimse işine ruhunu katmıyor?
neden kimse işine ve kendine saygı duymuyor?
hal böyle olunca gelecekten hangi cüretle
bir beklenti içinde olabiliyoruz?...
2.-
trafikte göt göte gdiyoruz.
değil adım nefes alacak mesafe yok aramızda
sağımdaki şeritte çalışma var, yaklaşık 100 mt ileride şeridi iptal edip
benim olduğum şeritle birleştirmiş çalışmayı yapanlar.
dikkat ediyorum benim şeridimde önümde gidenler sağdan şeride girmek zorunda olanlara
yol vermemek için, sağdan şeride girenler ise yolu almak için neredeyse arabaları keçi gibi tokuşturacaklar.
yahu benim şeridimde giden kardeşim sen sağından gelen araca yol ver ve sen geç
sağdan gelen kardeşim sende senden öncekine yol vermiş diye
bende geçicem işte diye gaza gelip atlama yola
böylece bir sağ şeritten bir üstünde olduğumuz şeritten araba geçer
ve herkes hem zaman kazanmış olur hem de kızmamış.
ama nerdeeeeeeee
sağ şeritte yanımdakine yol verdim geçti,
arkasındaki gaza öyle bir bastı ki hani ben yol verdim ya o da sebeplenecek.
durdum, ben durunca geçemediği için o da durdu
açtım camı ;
- yahu güzel kardeşim bir ben bir sen geçersek daha hızlı oluyor göremiyor musun bunu? diye sordum
gelen cevaba bak;
eee nolmuş dün sabah bende birine yol vermiştim!!!!
yahu ben ne anlatıyorum bu ne diyor?
ben sana çözüm sunuyorum
ama sen suçundan kurtulmaya çalışıyorsun.
of anam babam off
ne zaman düzelecek bu çeşitler acaba?...
29 Nisan 2011 Cuma
14 Nisan 2011 Perşembe
Dekorasyon...
elinize 3 adet küçük not kağıdı alın
ve bu kağıtları size en yakın olarak gördüğünüz 3 kişiye verip,
üzerine o kişiye göre sizi anlatan 5 kelime yazdırın.
3 kişiden ayrı ayrı kağıtları alın ve karşılaştırın.
3 kişinin yazdığı 5 özelliğinizden en az 3 tanesi aynıdır.
işte bu ortak yazılan özellikleriniz sizi anlatır.
pekiii evinizi de anlatır mı?
evlerimiz modaya esir düşmüş, modanın dayattığı şekil ve renklerle dayalı,döşeli.
ama adı üzerinde orası "kendi" evimiz.
nasıl ki giydiğimiz kıyafetlerin bizleri anlatmasını ister ve bekleriz
neden evimiz için de aynısını yapmayız?
diyelimki arkadaşlarınızdan size gelen kağıtlarda 3 ortak özelliğiniz şunlar olsun ;
1.- sakin
2.- güleryüzlü
3.- hırslı
evinizin neresi/hangi odası sizin bu özelliklerinize göre dekore edildi?
eviniz sizi anlatmalıdır. peki ama benim özelliklerimi yansıtmıyorsa orası gerçekten benim evim mi?
evinizde huzurlu olmak istiyorsanız evinizin içini kendiniz gibi dekore etmelisiniz.
başkalarının dayattıkları gibi değil...
ve bu kağıtları size en yakın olarak gördüğünüz 3 kişiye verip,
üzerine o kişiye göre sizi anlatan 5 kelime yazdırın.
3 kişiden ayrı ayrı kağıtları alın ve karşılaştırın.
3 kişinin yazdığı 5 özelliğinizden en az 3 tanesi aynıdır.
işte bu ortak yazılan özellikleriniz sizi anlatır.
pekiii evinizi de anlatır mı?
evlerimiz modaya esir düşmüş, modanın dayattığı şekil ve renklerle dayalı,döşeli.
ama adı üzerinde orası "kendi" evimiz.
nasıl ki giydiğimiz kıyafetlerin bizleri anlatmasını ister ve bekleriz
neden evimiz için de aynısını yapmayız?
diyelimki arkadaşlarınızdan size gelen kağıtlarda 3 ortak özelliğiniz şunlar olsun ;
1.- sakin
2.- güleryüzlü
3.- hırslı
evinizin neresi/hangi odası sizin bu özelliklerinize göre dekore edildi?
eviniz sizi anlatmalıdır. peki ama benim özelliklerimi yansıtmıyorsa orası gerçekten benim evim mi?
evinizde huzurlu olmak istiyorsanız evinizin içini kendiniz gibi dekore etmelisiniz.
başkalarının dayattıkları gibi değil...
6 Nisan 2011 Çarşamba
Kır Kıçını...
bilindik bir gerçek var,
kişisel gelişim, kişinin kendine yatırım yapması ve benzeri tüm bu olgulara
insan ancak parası olunca başlayabiliyor.
zira para olmadığında öncelikleri farklı, yemek, okul, yakacak, yiyecek falan filan...
ama insanın cebindeki para artmaya başlayınca önce cahillikten sivilleşmeye doğru ilk adımı atıyor,
aldığı aile eğitimine bağlı olarak ya belirli bir süre kadın, kumar, gece hayatı ile bu geçişi yapıyor
ya da aile eğitimi kuvvetli ise bunları pas geçerek sivilleşmeye başlıyor.
ne demek sivilleşmek?
incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü kavga etmemek,
karşıdakini dinlemeye başlamak,
kısacası saygı duymayı öğrenmek demek.
bu bölgede kişiye göre değişen bir zaman süreci geçirip başka arayışlara başladığında ise
kişisel gelişimler ve kendine yatırım yapmalar başlıyor.
kendine yatırım ise ikinci bölge.
bu bölgede arayışlar en az birkaç yıl sürüyor.
dinden tutunda spiritualizmaya kadar büyük bir yelpaze bu bölge.
ve burada geçirdiği belirli bir süreden sonra olayları farklı algılamaya,
insanları farklı gözle görmeye
ve kendini farklı açılardan tanımaya başlıyor.
nihayetinde yeni bir bölgeye geçiyor.
çok yakın bir geçmişe kadar dünya insanlığının bu gelişimi
ve bölgeler arasındaki geçişleri kısa sürede becerebileceğine inanırdım
ancak geçenlerde düşünürken fazlasıyla iyimser biri olduğumu anladım
zira dünyanın sadece yaklaşık olarak %10'u en alt bölgeden diğer bölgelere
doğru geçişler yapmış, yapıyor.
bu oran yaklaşık 50 yıl önce %7-8 arasında imiş.
demek ki 50 yıldaki artış oranı %2-3 arasında.
dünyadaki doğum oranının büyük bir yüzdesi en alt bölgedeki
insanlara ait olduğundan yani bu bölgedeki insanın üreme hızı diğer bölgelerdekine göre
katbe kat fazla olduğundan zaman içindeki diğer bölgelere geçiş hızı çok düşük.
basit bir matematik hesabı yaptığımda ise "ben görürüm" dediğim iyimserliğimin
aslında benden çoook sonradakilerin bile göremeyebilme riski olduğunu anladım.
benim yaşadığım dönemde dünya insanının bunu başarabileceğine olan inancım da
böylelikle suya düşmüş oldu ve yeni bir karar verdim.
bildiklerimi, öğrendiklerimi, fikirlerimi bundan böyle ancak soranlara anlatacağım.
buradan yazmaya devam edeceğim ancak kendi bilgilerimi soran olmadıkça paylaşmayacağım
hedefim var amacım belli > kişisel gelişimim...
bundan böyle kırıcam kıçımı kendi hedefime bakacağım.
zaman, iyimserlikle birşeylerin olmasını bekleyerek boşa harcanabilecek kadar lüks değil.
ben artık kendi işime bakıyorum,
umarım herkes bir an önce kırar kıçını ve başka yerlerden birşeyler beklemek yerine
kendi hedefini koyup ona doğru yürür...
kişisel gelişim, kişinin kendine yatırım yapması ve benzeri tüm bu olgulara
insan ancak parası olunca başlayabiliyor.
zira para olmadığında öncelikleri farklı, yemek, okul, yakacak, yiyecek falan filan...
ama insanın cebindeki para artmaya başlayınca önce cahillikten sivilleşmeye doğru ilk adımı atıyor,
aldığı aile eğitimine bağlı olarak ya belirli bir süre kadın, kumar, gece hayatı ile bu geçişi yapıyor
ya da aile eğitimi kuvvetli ise bunları pas geçerek sivilleşmeye başlıyor.
ne demek sivilleşmek?
incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü kavga etmemek,
karşıdakini dinlemeye başlamak,
kısacası saygı duymayı öğrenmek demek.
bu bölgede kişiye göre değişen bir zaman süreci geçirip başka arayışlara başladığında ise
kişisel gelişimler ve kendine yatırım yapmalar başlıyor.
kendine yatırım ise ikinci bölge.
bu bölgede arayışlar en az birkaç yıl sürüyor.
dinden tutunda spiritualizmaya kadar büyük bir yelpaze bu bölge.
ve burada geçirdiği belirli bir süreden sonra olayları farklı algılamaya,
insanları farklı gözle görmeye
ve kendini farklı açılardan tanımaya başlıyor.
nihayetinde yeni bir bölgeye geçiyor.
çok yakın bir geçmişe kadar dünya insanlığının bu gelişimi
ve bölgeler arasındaki geçişleri kısa sürede becerebileceğine inanırdım
ancak geçenlerde düşünürken fazlasıyla iyimser biri olduğumu anladım
zira dünyanın sadece yaklaşık olarak %10'u en alt bölgeden diğer bölgelere
doğru geçişler yapmış, yapıyor.
bu oran yaklaşık 50 yıl önce %7-8 arasında imiş.
demek ki 50 yıldaki artış oranı %2-3 arasında.
dünyadaki doğum oranının büyük bir yüzdesi en alt bölgedeki
insanlara ait olduğundan yani bu bölgedeki insanın üreme hızı diğer bölgelerdekine göre
katbe kat fazla olduğundan zaman içindeki diğer bölgelere geçiş hızı çok düşük.
basit bir matematik hesabı yaptığımda ise "ben görürüm" dediğim iyimserliğimin
aslında benden çoook sonradakilerin bile göremeyebilme riski olduğunu anladım.
benim yaşadığım dönemde dünya insanının bunu başarabileceğine olan inancım da
böylelikle suya düşmüş oldu ve yeni bir karar verdim.
bildiklerimi, öğrendiklerimi, fikirlerimi bundan böyle ancak soranlara anlatacağım.
buradan yazmaya devam edeceğim ancak kendi bilgilerimi soran olmadıkça paylaşmayacağım
hedefim var amacım belli > kişisel gelişimim...
bundan böyle kırıcam kıçımı kendi hedefime bakacağım.
zaman, iyimserlikle birşeylerin olmasını bekleyerek boşa harcanabilecek kadar lüks değil.
ben artık kendi işime bakıyorum,
umarım herkes bir an önce kırar kıçını ve başka yerlerden birşeyler beklemek yerine
kendi hedefini koyup ona doğru yürür...
3 Nisan 2011 Pazar
Vücut nedir?...
vücudumuzun sadece bir aracı olduğunu hiç düşündünüz mü?
vücut ona ne dersen yapan bir bilgisayar gibi.
hani bazen bilgisayara içinde olmayan bir komut veririz
ve bir anda bilgisayar çöker işte vücutta buna benzer bir işletim sistemine sahip.
vücuda kalk dersin kalkar, yat dersin yatar,
kız dersin kızar, ye dersin yer,
oyna dersin oynar, koş dersin koşar.
yani vücut aslında sadece bir aracıdır.
ona ne denirse onu yapar.
peki vücuda bir şey yapmasını kim söyler? beyin tabiki.
çoğumuz hayata vücudumuz gözü ile bakarız
sanki sahip oymuş gibi yaşarız
ama asıl sahip aracıya emri verendir yani beyindir.
peki hükmü veren yani patron beyin kim için çalışır?
bizim için...
peki elimizde bize böylesine itaatkar iki hizmetçi varken
bizler neden hayata sadece bir aracının gözünden bakarız?
kolayı bu diye mi yoksa alışkanlıktan mı?
kendimizi bir üçgen gibi görürsek,
altta emirleri uygulayan vücut
üstünde amiri olan emir verici beyin
ve en üstte ise beyine vücudu yönetmesi için yol gösteren ruh.
yani demek ki asıl patron ruh.
peki bizler hayata üçgenin en alttaki halkasından değil de
en üstteki noktasından yani ruhtan bakabilsek
neler başarabileceğimizin farkında mıyız?...
vücut ona ne dersen yapan bir bilgisayar gibi.
hani bazen bilgisayara içinde olmayan bir komut veririz
ve bir anda bilgisayar çöker işte vücutta buna benzer bir işletim sistemine sahip.
vücuda kalk dersin kalkar, yat dersin yatar,
kız dersin kızar, ye dersin yer,
oyna dersin oynar, koş dersin koşar.
yani vücut aslında sadece bir aracıdır.
ona ne denirse onu yapar.
peki vücuda bir şey yapmasını kim söyler? beyin tabiki.
çoğumuz hayata vücudumuz gözü ile bakarız
sanki sahip oymuş gibi yaşarız
ama asıl sahip aracıya emri verendir yani beyindir.
peki hükmü veren yani patron beyin kim için çalışır?
bizim için...
peki elimizde bize böylesine itaatkar iki hizmetçi varken
bizler neden hayata sadece bir aracının gözünden bakarız?
kolayı bu diye mi yoksa alışkanlıktan mı?
kendimizi bir üçgen gibi görürsek,
altta emirleri uygulayan vücut
üstünde amiri olan emir verici beyin
ve en üstte ise beyine vücudu yönetmesi için yol gösteren ruh.
yani demek ki asıl patron ruh.
peki bizler hayata üçgenin en alttaki halkasından değil de
en üstteki noktasından yani ruhtan bakabilsek
neler başarabileceğimizin farkında mıyız?...
29 Mart 2011 Salı
İstemeyi Bilmek...
arkadaşım stella yollamış aşağıdakini okuyup anlayana ;
steeve goodier'in kitabından;
Tanrı'dan gururumu yok etmesini istedim,
"Hayır, gurur benim yok edebileceğim bir şey değil, senin bırakabileceğin bir şey" dedi.
Tanrı'dan sakat çocuğumu iyileştirmesini istedim,
"Hayır, onun ruhu sağlam, vücut o kadar önemli değil, geçici bir şey" dedi.
Tanrı'dan beni mutlu etmesini istedim,
"Hayır, ben sadece nimetlerimi sunarım, mutlu olmak sana bağlı" dedi.
Tanrı'dan çektiğim acılardan beni kurtarmasını istedim,
"Hayır, çektiğin acılar seni olgunlaştırıp seni bana daha çok yaklaştırır" dedi.
Tanrı'dan hayatı sevmemi sağlayacak her şeyi istedim,
"Hayır, ben sana hayatı vereceğim, böylece hayata dair herşeye ancak sen sahip olabilirsin" dedi.
Tanrı'dan Tanrı'ya duyduğum sevgiyi başkalarına da duyabilmeyi istedim,
Ohhh nihayet doğru bir şey istedin" dedi...
olgunlaşmamış ruhun duası hep "bana .... ver" diye biter,
olgunlaşmış ruhunki ise " vermemi sağla" diye...
steeve goodier'in kitabından;
Tanrı'dan gururumu yok etmesini istedim,
"Hayır, gurur benim yok edebileceğim bir şey değil, senin bırakabileceğin bir şey" dedi.
Tanrı'dan sakat çocuğumu iyileştirmesini istedim,
"Hayır, onun ruhu sağlam, vücut o kadar önemli değil, geçici bir şey" dedi.
Tanrı'dan beni mutlu etmesini istedim,
"Hayır, ben sadece nimetlerimi sunarım, mutlu olmak sana bağlı" dedi.
Tanrı'dan çektiğim acılardan beni kurtarmasını istedim,
"Hayır, çektiğin acılar seni olgunlaştırıp seni bana daha çok yaklaştırır" dedi.
Tanrı'dan hayatı sevmemi sağlayacak her şeyi istedim,
"Hayır, ben sana hayatı vereceğim, böylece hayata dair herşeye ancak sen sahip olabilirsin" dedi.
Tanrı'dan Tanrı'ya duyduğum sevgiyi başkalarına da duyabilmeyi istedim,
Ohhh nihayet doğru bir şey istedin" dedi...
olgunlaşmamış ruhun duası hep "bana .... ver" diye biter,
olgunlaşmış ruhunki ise " vermemi sağla" diye...
23 Mart 2011 Çarşamba
Ölmeden...
ölmeden önce yapılacaklar listem var, arada bir buradan o listedekilerden bazılarını paylaşacağım;
1.- Arjantin'de River-Boca derbisi stadyumda River tribününde izlenecek
(çünkü Boca'nın renkleri bana ters)
2.- Ibiza'da onbinlerce kişinin katıldığı yazın yapılan açık hava tecno partisine katılınacak ve orada
dans ederken kopulacak.
şimdilik bu kadarını yazıyorum...
1.- Arjantin'de River-Boca derbisi stadyumda River tribününde izlenecek
(çünkü Boca'nın renkleri bana ters)
2.- Ibiza'da onbinlerce kişinin katıldığı yazın yapılan açık hava tecno partisine katılınacak ve orada
dans ederken kopulacak.
şimdilik bu kadarını yazıyorum...
15 Mart 2011 Salı
Egzost...
normal sınıf bir arabanın uzunluğu yaklaşık 4-4.5 mt civarında
ağırlığı ise yaklaşık 1 ton civarında
peki bir arabanın en önemli, en can alıcı noktalarından biri neresidir?
egzostu (egzos)
küçücük bir çıkıntı
daracık bir delik
ama bir aracı hareket ettirebilecek en önemli parçası.
neden egzostların boyu küçük eni dardır?
her aracın egzost uzunluğu ve eni aracın motor gücüne bağlıdır.
ama aracın boyu ve ağırlığı ile karşılaştırdığınızda küçücük bir parçadan bahsediyoruz.
egzostu düşünürken insana ulaştım
hepimizin hayattan beklentileri var
içinde olduğumuz koşullara, kendi potansiyelimize bakmadan bekleyip dururuz
ama kendimize hiç "bunca beklentiyi karşılama potansiyelim var mı" diye sormayız.
durmadan isteriz, usanmadan bekleriz.
peki bu bize sonunda ne getirir?
mutsuzluk...
neden?
çünkü olduğumuzdan/ olabileceğimizden hep fazlasını isteriz.
kendimizi bir arabaya benzetsek ve araç egzosunu da beklentilerimize benzetsek,
1 tonluk araç küçücük bir çıkıntı ile görevini yapıp kullanana mutluluk sağlayabiliyor ise
neden biz hayattan beklentilerimizi küçültmeyiz?
"umut" adlı bir yazımda umudun aslında insanın baş düşmanlarından biri olduğunu yazmıştım
bugün hala aynı şeyi söylüyorum
umut içi boş ve doldurulamaz bir kelimedir.
başı, sonu yoktur ve bizi hep kendimizden büyük beklentilere sokar.
peki sonuç?
mutsuz insanlar.
bir kışın ardından sabah güneşinin küçük bir parıltısı,
bir çocuğunun küçük bir gülümsemesi,
küçük bir meyvenin ağzımıza bıraktığı tadın verdiği hoşluk
ve bunun gibi insani mutluluklar hep küçük şeylerde.
ama tonlarca para, heyecanı sönmeyen aşklar, beyaz atlı prensler
kocaman kocaman evler, dev gibi arabalar cipler
hep büyük ve bizi yarışta tutmak için gösterilen ödüller.
bir araca olması gerektiğinden "büyük" egzos takarsanız
ya yakıt tüketimi artar ya da çekişi düşer
yani araç vermesi gereken kapasiteyi vermez
aynen insan gibi.
beklentilerinizi gözden geçirin,
onları bir yere yazın ve yazdıklarınızın hangisine ulaşabilmek için
nelerden fedakarlık yapmanız gerektiğini düşünün.
ortada bir orantısızlık var.
insan orantı dengesini sağladığında mutlu olur bunu unutmayın...
ağırlığı ise yaklaşık 1 ton civarında
peki bir arabanın en önemli, en can alıcı noktalarından biri neresidir?
egzostu (egzos)
küçücük bir çıkıntı
daracık bir delik
ama bir aracı hareket ettirebilecek en önemli parçası.
neden egzostların boyu küçük eni dardır?
her aracın egzost uzunluğu ve eni aracın motor gücüne bağlıdır.
ama aracın boyu ve ağırlığı ile karşılaştırdığınızda küçücük bir parçadan bahsediyoruz.
egzostu düşünürken insana ulaştım
hepimizin hayattan beklentileri var
içinde olduğumuz koşullara, kendi potansiyelimize bakmadan bekleyip dururuz
ama kendimize hiç "bunca beklentiyi karşılama potansiyelim var mı" diye sormayız.
durmadan isteriz, usanmadan bekleriz.
peki bu bize sonunda ne getirir?
mutsuzluk...
neden?
çünkü olduğumuzdan/ olabileceğimizden hep fazlasını isteriz.
kendimizi bir arabaya benzetsek ve araç egzosunu da beklentilerimize benzetsek,
1 tonluk araç küçücük bir çıkıntı ile görevini yapıp kullanana mutluluk sağlayabiliyor ise
neden biz hayattan beklentilerimizi küçültmeyiz?
"umut" adlı bir yazımda umudun aslında insanın baş düşmanlarından biri olduğunu yazmıştım
bugün hala aynı şeyi söylüyorum
umut içi boş ve doldurulamaz bir kelimedir.
başı, sonu yoktur ve bizi hep kendimizden büyük beklentilere sokar.
peki sonuç?
mutsuz insanlar.
bir kışın ardından sabah güneşinin küçük bir parıltısı,
bir çocuğunun küçük bir gülümsemesi,
küçük bir meyvenin ağzımıza bıraktığı tadın verdiği hoşluk
ve bunun gibi insani mutluluklar hep küçük şeylerde.
ama tonlarca para, heyecanı sönmeyen aşklar, beyaz atlı prensler
kocaman kocaman evler, dev gibi arabalar cipler
hep büyük ve bizi yarışta tutmak için gösterilen ödüller.
bir araca olması gerektiğinden "büyük" egzos takarsanız
ya yakıt tüketimi artar ya da çekişi düşer
yani araç vermesi gereken kapasiteyi vermez
aynen insan gibi.
beklentilerinizi gözden geçirin,
onları bir yere yazın ve yazdıklarınızın hangisine ulaşabilmek için
nelerden fedakarlık yapmanız gerektiğini düşünün.
ortada bir orantısızlık var.
insan orantı dengesini sağladığında mutlu olur bunu unutmayın...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)