26 Ekim 2011 Çarşamba

Erkek...

ilk tanışmayı müteakip görüşme kararı verdikten
belirli bir süre daha devam eder karşısındakine kendini farklı tanıtma.
ikili ilişkiden bahsediyorum, genelde başlangıçları komiktir
zira ne erkek ne kadın nedense ilk birkaç buluşmada
karşısındakini etkileme oyunu oynar.
o ilk bir kaç buluşmayı uzaktan biri kameraya kaydetse
biz de sonra izlesek gülecek o kadar şey görürüz ki...
erkek hanzoluğunu göstermemek için şekilden şekile girerken
kadın aslında ne kadar zor ulaşılabilir olduğunu göstermek için 12 dakikada 3 kelime eder.
erkek erkekliğin getirdiği hayvandan bir adım ötesi özelliklerini
kadının önünde sergilemezse kadının onun hakkında "yontulmuş bu ayol"
diyeceğini hayal eder ama diyorum ya erkek olarak bizler hayvandan halliceyiz.
her ne kadar da erkekler bunu kabul etmek istemese de öyleyiz
zaten yazının/ilişkinin ilerleyen bölümlerinde bunu göstereceğim :)
uzun lafın kısası erkek denyoluklarını kadın ise defolarını
aralarındaki şey "ilişki" seviyesine geçmeden dışa vurmazlar.
ilişki seviyesine geçilince ise önce erkek tarafından zırt demeye başlar zurna.
örneğin o ana kadar partneri karşısında hayvansal durumlar göstermeyen erkek
açılmaya ve gerçek yüzünü göstermeye başlar.
örnek mi? o ana kadar elleri baş hizasına bir kez bile kalkmayan erkek
ilişki seviyesine yükseldikten sonra bir bakmışın
sokmuş parmağı kulağına, boğazından ölüyormuş gibi
hırıltılar çıkararak kulağını kaşıyor. kaşıma bitince de
parmağı kulaktan çıkarıp acaba içeriden neler çıktı havasıyla parmak ucuna bakıyor.
bu çoğunlukla maymun ve köpekgillerin yaptığı bir harekettir. tabi onlar çıkana pek bakmaz.
veya erkek ilişki ilerledikçe bir bakmışın hafif hafif osurma turlarına başlamış.
osurma erkek için önemli bir doğal harekettir. erkek osuruğuna önem verir.
çevrenizde aaa hayatta yapmam diyenler bilin ki ilk yapanlardır.
neyse tv izleniyor kadın dalmış programa bir anda erkek hafifçe kıçını bir yana
döndürerek sesi ve şiddetini önceden ayarladığı en light osuruğunu birakırrr
ve aynı anda kadına bakarak "çok özür dilerim güzelim, kaçıverdi" der.
kadın gülümser sanki pek önemi yokmuş gibi amaaa
olayın gerçeğini yani erkek-osuruk ikilemini bildiği için içten içten
alllaaahhh başladı denyoluklar çıkmaya diye düşünür.
kadın bunu nereden mi bilir? çok kolay, tabi ki kendi babasından...
bu osuruk olayı araya birkaç ara verilerek bir sonraki biraz daha şiddetli olmak
kaydı ile artarak devam eder taa ki erkek kadının buna alıştığını görene kadar.
erkek her osurduğunda rahatsızlığı bir birim daha aşağı düşer çünkü kadın artık alışmıştır.
ilişkinin ilk evresinde evi derli toplu olan erkek seviyeler ilerledikçe
donunu salonda bırakmaya başlamaktan tutun da tuvalet kapağına işemeye kadar herşeyi ortaya döker.
dedim ya erkek hayvanın hallicesi diye. kadın erkeğin illa tuvalet kapağını
kaldırıp işemesini isterken erkek her seferinde "ayyy canım valla unuttum yaaa" der.
halbuki erkek o sırada yahu kapak kalkık yada yatık, bunu niye sorun yapıyor acaba
diye kadını anlamaya çalışır. dikkattt çalışır diyorum zira çalışma 10 saniye falan sürer
sonrasında erkek yine kendi hayvanat bahçesine döner.
ilişki bir süre sonra birinin osurup tıksırdığı diğerinin ise devamlı şikayet ettiği
bir birlikteliğe döner. peki sonuç? mutsuzluk, ayrılık...
erkek kardeşim sen sen ol neysen öyle ol.
Allah'ın önce neden seni yarattığını düşün.
aslında önce seni yaratmadı.
Allah önce dünyadaki denizleri sonra karaları ve yeşili yani ağaç bayır
daha sonra hayvan ve sonrasında erkeği yarattı işin sonuna da kadını koydu.
hiç düşündün mü neden bu sıra ile yaradılmışız diye?
çok basit zira bana göre erkek, insan öncesi hayvan ile duygusal yönden
zirve yapmış varlık olan kadın arasında bir numune üretimi.
o yüzden erkek kardeşim lafım sana ;
osur
hapşır
tıksır
göbeğini kaşı
hayalarını ovala
tuvaletin kapağını kaldırma
diş macunu tüpünü bir başından bir kıçından sık
yani kısacası ne istersen onu yap
ama işin başında yap. kadının gözünü boyamak için boş yere götünü yırtma
zira sen ne hal edersen et kadın zaten kadınlığını gösterip
sana hayatı dar edecektir. sen kendini nasıl pazarlarsan pazarla yine kadına yenileceksin
çünkü kadın senin bir sonraki versiyonun, anladın mı?
neysen o ol kardeşim, kasma, kastırma...
hayvandan hallice ol ilk günden
erkek ol...
not : merak etme kardeşim, bizden bir sürüm sonraki varlığın yani kadının ne acaip bir şey olduğunu da günü gelince yazacağım...
not 2 : yaşadığım ilişkide ilk günden beri neysem oyum. buna fırsat veren ve kabullenen kız arkadaşıma kocaman teşekkürler...

20 Ekim 2011 Perşembe

Dikkat...

eğer kalabalık bir ofiste çalışıyorsanız
veya kalabalık çalışanı olan bir ofis yönetiyorsanız bu yazıyı dikkatli okuyun
zira eğer çalışan iseniz size bir rehber
eğer çalıştıran iseniz size doğru ekiple çalışma
konusunda çok fikir vereceğinden eminim.
5 kişiden fazla kişinin birlikte oturduğu geniş bir salonda çalışıyor
ve/veya böyle bir yer çalıştırıyor iseniz kimin gerçekten çalıştığını
kimin gerçekten dalga geçtiğini bir bakışta anlayabilirsiniz.
bunu anlamak için o kişileri kişisel olarak tanımanıza gerek bile yok
zira bizlerin yani tüm insanların ortak kullandığı bazı mimiklerimiz vardır.
eğer bu mimikleri takip ederseniz
kimin ne yaptığını çok rahat anlarsınız.
başlayalım ;
diyelim ki çalıştıransınız ve koca salonda 5'ten fazla kişi oturuyor.
buradaki 5 rakamı önemli zira nedendir henüz çözemedim ama
insanoğlu 5 ve 5'ten fazla kişi aynı ortama girdiğinde benzer mimikler sergiliyor
5 ve 5'ten aşağı olunca ise bağımsız mimikler sergiliyor
diyelimki 5'ten fazla çalışan oturuyor salonda
hepsinin tek tek yüzüne bakın,
eğer bir eli mouse üstünde aynı anda diğer eli yanağında olan varsa bilinki çalışmıyordur
çünkü elin yanakta durması insanın genel olarak en çok kullandığı
yüz tepkisi gizleme hareketidir.
eğer kaşları devamlı çatık duruyorsa bilinki çalışıyor "gibi" gösteriyordur
çünkü yapılan araştırmalar ve yaklaşık 20 yıllık gözlemlerim göstermiştir ki
bir insan en kızgın veya meşgul olduğu anda bile
kaşlarını maksimum 30 saniye civarında çatılı tutabiliyor
fazlasına vücut otomatiktan izin vermiyor ve insan istese bile
vücut kaşları zorla da olsa başka bir şekle sokuyor.
eğer insan tam konsantre olursa o zaman 4-5 dakika arasında kaşlarını çatık tutabiliyor.
demek ki kaşları 4-5 dakika arası çatık duranlar dışarıya çalışmadıklarını
göstermemeye konsantre olduklarından bunu becerebiliyorlardır.
eğer bir insan ağzı açık 1 dakikadan fazla önündeki bilgisayara bakıyorsa ııh o da çalışmıyordur.
çünkü biyolojik olarak insan ağzı 2.5 dakikadan fazla açık kalamaz,yaradılışına aykırı
zira insan vücudu kendi içinde yarattığı otomatik bir ritm ile
belirli sürelerde ağzını kapatıp burnundan nefes almak zorundadır.
inanmayan kendinde denesin görecek.
eğer bir insan bilgisayar ekranı arkasında çalışırken
gözleri tek noktaya odaklanmışsa o da çalışmıyordur.
çünkü yine biyolojik olarak gözler tek noktaya en fazla 1 dakika civarında hareket etmeden bakabilir.
aynanın karşısına geçin kendinizde deneyin bunu da göreceksiniz.
bunun gibi örnekleri arttırabilirim ancak bunu uzatmadan ana fikre gelelim;
tabi ki yazdıklarımı eğer çalışan iseniz yapmaktan kaçının
yada çalıştıran iseniz takip edin
ancak burada önemli olan nokta bence insanı tanımak için ayırdığımız dikkat süreci
eğer dikkatimizi insanı mimik ve hareketlerine yoğunlaştırırsak
o kişideki bir çok şeyi kolaylıkla çözebiliriz.
burada önemli olan istemektir. eğer isterseniz insanları izlemeye başlayın
göreceksiniz ki ortak mimik, hal ve hareketleri keşfedeceksiniz...

5 Ekim 2011 Çarşamba

Harcıyoruz boşa...

kendini bildi bileli hep iyilik yaptı adam,
hiç sormadı ihtiyacı olana sen kimsin diye.
ona gelen ve yardım isteyen herkese tanımıyor olmasına rağmen
ölümüne dek yardım etti.
çevresi ona "hayırsever" lakabı takmıştı ama günü geldi o da öldü.
ölümden sonra yolculuğu başladı,
önce bir mekana aldılar onu ve beklettiler ortama alışsın diye
ve sonra da huzura çıkardılar.
çıktığı huzurda o, kendinden sorumlu meleği ve
sorgulamayı yapacak diğer melekler vardı ve sorular sorulmaya başlandı,
önce kolay soru soruldu;
- hayatın boyunca ne yaptın?
cevapladı sakince ;
- ben bıkmadan usanmadan insanlara yardım ettim, iyilik yaptım
zaten sanırım önünüzdeki dosyada bunlar yazıyordur.
meleklerden biri sordu ona ;
- peki yazman gereken bir kitap vardı, onu neden yazmadın?
bizimki şaşırdı ;
- aman efendim ne kitabı ne yazması? ben hiç anlamam ki o işlerden.
lafı diğer melek aldı ve sordu ;
- peki o halde çocuklar için bestelemen gereken şarkıya ne oldu?
bizimki yine şaşırdı ve kekeledi ;
- efendim hayatım boyunca toplasanız 5 kere şarkı söylemişimdir o da duşta,
ben ne anlarım müzikten, besteden!!!
başka bir melek konuştu ;
- ya sokak çocukları için kurman gereken vakıf ve alman gereken ödüle ne oldu?
bizimki tam yine aman efendim diyecekken durur, derin bir nefes alır ve ;
- anladım... der ve devam eder ;
sanırım benim tekrar geri gönderilmem lazım...
harcıyoruz bilmeden kendimizi,
çünkü bilmiyoruz tanımıyoruz kendimizi.
yok yok ben onu yapamam diyoruz ve kabulleniyoruz yapamayacağımızı
bir kağıt alın ve sol tarafına yapamadıklarınızı sağına ise yapabildiklerinizi yazın
sağ taraf solun yarısına bile yetişmez
zira böyle yetiştirildik hepimiz. kendi potansiyelimizi tanıma fırsatı verilmeden.
hep idefix gibi yapışmış kafamıza "ben bunu yapamam"...
ortaokul ve lise yıllarımda bir kez olsun matematik dersinden ikmalsiz geçemedim ben.
her yıl matematik dedinmi ikmale kalır,
yaz boyunca sıkıntı içinde ben ne bok yicem diye endişelenirdim.
neden mi her yıl ikmale kalıyordum?
sebebi basit> küçükken bir gün biri bana senin matematik kafan yok dedi.
bende bunu aldım ve ona göre yaşamaya başladım.
taa ki 30 yaşıma kadar.
otuzuma geldiğimde ise üzerinde çalıştığım bir konuyu çözmeye çalışırken
sayfalara bakınca kelimeler arasında bir matematik örüntüsü gördüm.
aklımdakini çözmeye çalıştığım konuya uyguladım. peki sonuç?
mükemmel çözüm. dedim ulan bunu gerçekten ben mi yaptım?
matematik örüntüsünü kafama kazıdıktan sonra anlamadığım konulara uygulamaya başladım.
peki sonuç? mükemmel. örüntü her konuya göre ufak tefek değişikliklerle
bir çok konuyu çözüyor ama 30 yıl "bende matematik kafası yok" diye yaşadık ya
bir türlü inanasım gelmiyor bulduğum şeye. o yüzden buldum bir prof ve ona gösterdim
küçük bir hata dışında harika bir şey dedi.
eee ne oldu matematikten anlamayan bana?
benim neyi bulduğum hiç önemli değil,
önemli olan bize negatif söylenen bir şeyi hayatımız boyunca sorgulamadan kabullenmiş olmamız.
örüntüyü gördükten sonra ilk işim yazı yazmak oldu
çünkü lisedeki edebiyat hocam daha ilk dersin sonunda bana ;
- sen boşuna yırtma kendini edebiyat için, senden şair, yazar yada edebiyatçı çıkmaz... demişti.
otuzundan sonra başladım yazmaya hem de ne yazmak
1 deneme romanı
1 hikaye kitabı
yüzlerce buradaki gibi küçük hikayecikler
ve yarısı biten yeni bir roman
haaa 8 yıl futbol yazarlığı da cabası.
eee ne oldu benden edebiyatçı çıkmaz lafına?
önemli olan başkalarının değil bizim kendimizi tanımamızdır.
yapmak isteyipte yapamayacağımız ne olabilir?
tek bir cevap : hiçbirşey...
lütfen kendinizdeki potansiyeli araştırın,
deneyin kendinizi "bunu yapamam" dediğiniz şeylerde.
göreceksiniz ki bir çoğunu becerebileceksiniz.
iyi yaptıklarımıza yapışıp aynı döngüde dönmek yerine
sonunda ne olacağını bilmediklerimizle kendimize yeni pencereler açabiliriz...

3 Ekim 2011 Pazartesi

Diziler...

yerli dizi seyretmem,
seyredene laf etmem
ama ben seyretmem.
kimisi 10 yılı geçmiş kimi daha az ama uzun yıllardır
takip ettiğim toplasan 10-12 amerikan dizisi var.
belki şimdi yazacağım ütopya gibi gelecek ama
test ettikten uzun uzadıya buraya yazacağıma emin olduktan sonra yazıyorum,
eğer amerikan dizilerini uzun süreli takip ederseniz
ileriki yıllarda nelerin trend olacağını yakalayabilirsiniz.
burada bahsettiğim "trend" modasal trendler değil
dünya ve özellikle insanın ileriki yıllardaki yaşamı ve tarzı ile ilgili trendlerdir bunlar.
amerika yaklaık 10 yıllık dilimler halinde yayınladığı dizilerde
önündeki 10 yada 20 yılda kendi ülkesinde görmek istediği insan profiini
bu diziler sayesinde alttan alttan bilinç altına yerleştirir.
son 10 yıldaki dizileri takip ettiğinizde göreceksiniz ki
önümüzdeki 10-20 yılda hepimiz çok farklı insanlar olacağız.
örneğin yaklaşık 6-7 yıldır uzun soluklu amerikan dizilerinde
ortaya pompalanan karakter tiplemesi şöyle ;
tekil, özgüveni fazlası ile yüksek, el becerisi çok fazla,
mantığıyla sorunları önüne koyup alternatifler yaratarak
geleceğini kendi şekillendiren kişiler...
amerikanın önümüzdeki 20 yıl için belirlediği insan tipi bu.
amerika bu tiplemeleri yaratıyor zira önce bu tiplemelere uygun
tüketim alanlarını belirliyor. ona hazırlık yapıyor. eksiklerini gideriyor
ve sonunda "yeni dünya insanı budur" oluyor.
1990'larda pompaladıkları ailesel içe dönüş projesi çok başarılı oldu.
ama başarılı olması için amerika ülkesinde tarihte görülmemiş
bir kriz bile yarattı. savaşlardan geri kalmadı.
ama şimdilerde tekillik pompalanıyor. ve buna uygun tüketim mecraları neredeyse oluştu bile.
örneğin sosyal paylaşım siteleri artık bugünün vazgeçilmezi oldu.
tekil olabilmek için önce insanın kendi muhasabesini yapması gerekir ki
bu geçen 10 yılda yok yoga yok spritualizm yok şu yok bu ile altımıza döşendi.
cep telefonlarımız 3g'sinden tut facebook meysbuk tek tuşla ulaşım sağlandı.
şimdilerde ise dizilerde yaratılan karakterlerin dünya üzerine yayılabilmesi için
filmleri de harekete geçirdiler. bakın son zamanlarda amerikan sineması
fantastik, fütüristik filmlerle dolu.
hepimizin bildiği bir şehir efsanesi vardır ;
amerikan hükümetleri kendilerine bağladıkları çok ünlü amerikan yönetmenlerine
hükümet içinde yazılan senaryolara göre filmler ve diziler yaptırır...
bu efsanenin gerçek olduğunu varsayar ve dizileri/filmleri bu gözle izlerseniz
ileride bizlerin nasıl tipler, ne biçim karakterler olacağını görebilirsiniz.
yaklaşık 10 yıl sonra tekilleşmiş ama kendini yanlız hissetmeyen,
mantık çerçevesinde doğru karar verebilen,
zorluklara karşı göğüs gerip onlarla savaşabilen
ve el becerisi çok yüksek tipler olacağız.
ya bunları şimdiden görüp kendinize bugünden yatırıp yapıp o günlere hazırlarsınız
ya da değişimin zorla değiştirdiklerinden olursunuz.
yazdıklarım doğru mu?
10 yıl sonra göreceğiz...

16 Eylül 2011 Cuma

D.D - B.G.

duyma dinle
bakma gör...
üstüne kitap yazılır
ama
bazen
bazı şeylere
dokunmadan
olduğu gibi bırakmalı...

16 Ağustos 2011 Salı

Az Kaldı...

geçen yıl eylül zamanları
nişantaşı kat otoparkı yanındaki parktan geçiyorum.
orada kara fırının almancası mı fransızcası mı ne bir yer var ya,
geçerken oturdum espresso içiyorum, az ilerimde de kestaneci duruyor.
orta yaşlı göbekli kel amca kestaneciye yaklaştı ve 200 gram kestane istedi
kestaneci göt kadar kese kağıdını aldı ve önündeki tepside bulunan
hazır kestaneleri tek tek incelemeye başladı.
kestaneciyi görsen sanki kök hücreci doktor, neredeyse sevişecek tüm kestanelerle.
sonrasında anladım ki kel amcaya şov yapıyor kestaneci
sanki ona özel seçiyormuş gibi kestaneleri.
kestaneleri kesekağıdına yerleştiren kestaneci önündeki "hasssas" teraziye koydu
kel amca ise soluğunu tutmuş teraziyi izliyor,
ülke olarak var ya hani "herkes bizi düdükler" hastalığımız.
işte kel amcada kazık yememek için teraziye fokus, nefes bile almıyor.
kestaneci tam tartmadan kesekağıdı teraziden aldı ve kel amcaya uzattı.
aman efendim sen misin bunu yapan, bizim kel amca bir anda çıldırdı.
başladı makineli tüfek gibi konuşmaya,
yok efendim doğru tartmamış yok efendim erken almış teraziden falan filan.
kestaneci aman abim olur mu öyle şey, bizde kelek olmaz tadında laflar ediyor
ama kel amca inanmış bir kez kazıklandığına iflah olmuyor.
yerimden kalktım yanlarına gittim ve kel amcaya ;
- ya amca sen neden dellendin? diye sordum
kel amca baksana şu herife kendini akıllı sanıyor, bana eksik tarttığı malı satacak vs dedi.
dedim amca haklısın tam tartmadı ama benim anlamadığım nokta başka
kel amca haklılığın verdiği rahatlıkla bana bakarken
kestaneci nerden çıktı len bu kılçık der gibi baktı.
amca dedim benim anlamadığım nokta kestanecinin malı tam tartıp tartmadığı değil,
tartı işlemini yaparken kullandığı kuş boku kadar ağırlıklar var ya
işte o ağırlıkların üzerinde yazan gramla aynı olduğunu nereden biliyorsun? diye sordum
yani üzerinde 200 gram yazıyorsa acaba o metal parçası gerçekten 200 gram mı?
ben soruyu sordum kel amca direk bağırsak düğümlenmesi geçirmeye başlarken
kestaneci ise tezgah altında acil durumlar için tuttuğu levyeye doğru hamle yaptı.
kel amca ben iki kere kazıklandımmm diye bağıra bağıra giderken
kestaneci bana bakarak;
- istersen buralarda fazla görünme sen... dedi.
eylül geliyor kestaneciler sokağa çıkmaya başlıyor,
eğer illaki sokaktan kestane alacaksanız kendinize kuş boku gramlardan bir set satın alın,
kazıklanmazsınız :)...

9 Ağustos 2011 Salı

Çocuğu Olanlar...

bugünün çocukları bizim çocukluğumuz gibi değil.
benim çocukluğumda üçten fazla oyuncağı olan çocuk "zengin,sosyetik" sayılırdı.
üzülürdüm bende olmadığına ama zaman geçtikçe
anladım az oyuncakla büyümenin faydalarını.
özellikle hayal gücümü nasıl genişlettiğini, ufkumu nasıl açtığını...
şimdilerde çocuğuma ve çevresindeki çocuklara bakıyorum
her birinde en azından 50-60 tane oyuncak var
motorlusundan akülüsüne
uzaktan kumandalısından kurmalısına ibadullah oyuncak dolu evler.
işin özü bu devirde hiçbir çocuk oyuncak eksikliği yaşamıyor
peki anne babalar olarak çocuklarımızın arkadaşlarının doğumgünlerinde
ne hediye alıyoruz? yine oyuncak...
ihtiyacı olmayan çocukları oyuncaklarla donatıyoruz.
bana göre orta halli yaşayan hiçbir çocuğun kendi doğumgününde
hediye olarak gelen hiç bir oyuncağa ihtiyacı yok
zaten takip edin gelen hediyelerin çoğu ile oynamıyorlar bile.
gelin küçük bir hesap yapalım
her yıl ortalama 20 doğumgününe gittiğinizi farz edelim
her doğumgününe ortalama hediye bütçemizde 50 TL olsun
yani 1 yılda doğumgünlerine işe yaramayacağını bile bile 1,000 TL harcıyoruz.
bugün 50 TL ile yaklaşık 10 ağaç dikebilirsiniz
bu demektir ki yılda 200 ağaç dikebilirsiniz.
çevrenizde 20 çocuk olsa bu rakam yılda tam 4.000 ağaç eder.
bunu 10 yıl boyunca yaptığımızı düşünürsek
toplamda 20 kişi ile 40.000 ağaç dikebilme şansınız var.
üstelik her diktiğiniz ağaç için üzerinde kimin adına hangi okazyon için
olduğu yazılı sertifikalarda veriyorlar.
acaba kendi arkadaş grubunuzda konuşup anlaşsanız
ve bu fikrinizi çocuklarınızı da anlatıp
artık oyuncak almak yerine ağaç dikeceğiz
çünkü ağaç dikmenin faydaları şunlar şunlardır deseniz
yılda 1 kez de çocuğunuzu bir ormana götürüp;
-işte bu ormanın şu ağaçları senin sayende oldu... deseniz?
büyüdüğünde nasıl bilinçli bir çocuğunuz olacağını siz düşünün.
ama gerçekten düşünün...