sigara içen biri olarak kalkıp sigarayı savunacak değilim
ancak bu konuda uzun süredir aklımı karıştıran şeyler yok değil.
ikinci dünya savaşı bugünden yaklaşık 70 yıl önce oldu.
bu savaşın sonunda amerika japonya'ya "atom bombası" attı
yani 70 yıl önce atom bombası gibi bir şeyi yapabilecek teknoloji vardı.
ilgisi olan merak eden araştırsın görecek ki yine ikinci dünya savaşı yıllarında
nazilerin uçan daire yapma çlışmaları vardı.
bugün internete girip o bilgileri, iç yazışmaları hatta çizimleri bile görebilirsiniz.
epey bir süre kafa patlattığımdan ötürü bu konuda bilgim var diyebilirim.
adamlar savaş devam ederken gözlerden uzak bir mağarada bir kaç yıl süren
araştırmalar yapmış ve bunları döküman haline getirmişler,
savaş bitip almanlar kaybedince bu çizimler ve çalışmalar amerikanın eline geçmiş.
diyeceğim şu ki 70 yıl önce atom bombası yapmak gibi
uçan daire prototipleri yapmak gibi bilgilere sahip olan dünya insanı
bugün teknolojinin artık günlük takip edildiği bir dünyada
sigaranın zararına nasıl çözüm bulamıyor anlayamıyorum.
sigaranın en büyük zararının içine katılan kimyasallar olduğunu biliyoruz.
o kimyasallar vücuda düzenli olarak yıllarca nefes yoluya alınınca
bugün bildiğimiz sigaraya bağlı hastalıklar ve/veya ölümler ortaya çıkıyor.
peki kurulduğu ilk günden bugünlere kadar trilyonlarca dolar kazanan
sigara şirketleri neden sigaranın içindeki kimyasalları
organik zararsız doğal maddelerle değiştirmezler de
dünya insanını sigaranın zararlarından kurtarmazlar?
aslında cevabı çok basit ;
çünkü sigaranın içine kattıkları kimyasalları organikleri ile
değiştirmek için para harcamak zorundalar ki bu da
kazandıkları paranın azalması demek.
şimdi sen yıllar boyunca insanın sigaraya alışması ve yıllar boyunca içmesi
için reklamından tut promosyonuna kadar herşeyi yapacaksın
ama bunu kullanan insanın ölmesi için kıçını kaldırmayacaksın...
ııh burada bir gariplik var, doğru işlemeyen bir yan var.
zira bir paket sigaradaki kazanç satış fiyatının yaklaşık yarısı kadar
yani örnek olarak 10 tl'ye aldığımız bir sigara paketinin
üreticiye olan karı yaklaşık 5 tl,
peki içindeki kimyasalları organikleri ile değiştirince ne kadar?
bugünkü dünya koşullarında yaklaşık 2 tl.
yani paket başına 3 tl daha az kazanıp insan ölümünü engellemek yerine
3 tl fazla kazanıp insanların ölmesini ya da yıllarca azap çekmesini tercih ediyorlar.
içen olarak bizde suç yok mu? tabi ki var. hemde baş suçlu biziz.
ancak "sende nefsine hakim ol, içme kardeşim" savunması yerine
madem bu boku içeceksiniz bari içinde kimyasal olmayanı için
ve zaman içinde sigaradan kurtulma nefsi üzerinde çalışın demek doğru olan değil midir?
tröstlerin daha çok para kazanması için bizlerin ölmesi...
ııh, bir yerlerde yanlış var...
1 Aralık 2011 Perşembe
25 Kasım 2011 Cuma
Sil Baştan...
1999 yılından beri hayatıma kattığım felsefenin en önemli kurallarından biri ;
eğer illa ki bir savaşa gireceksen o cenk kendinle olsun ve
kendini karşındakinin diliyle göre...
1999 yılında başladığım kişisel cenkimle dün akşama kadar gelmiştim
ancak dün akşam kendisine çok değer verdiğim bir kişi ile yaptığım sohbet
bana 1999-2011 arasında ilerlediğim yoldaki eksiklerimi ve yanlışlarımı
tabak gibi ortaya koydu, koymakla da kalmadı yeni Selim'e doğru
bir an önce yol almam gerektiğini ve nerede yanlış yaptığımı da çok güzel kafama çakmış oldu.
karşımdakini dinlediğimi sanan ben gördüm ki gerektiği şekilde dinlemiyormuşum,
karşımdakine değer verdiğimi sanan ben gördüm ki "değer" kelimesinin
aklımdaki anlamını değiştirmem gerekiyormuş.
karşımdakilere "eşit" davrandığını sanan ben meğerse henüz eşitliğin ne olduğunu çözememişim.
bunun gibi bir kaç benim için çok önemli noktalar daha var.
mesaj alındı, çalışmalar başladı. bakalım bu yeni "cenk" beni nereye taşıyacak...
değişmem gerektiğini nasıl anladığımı belirtmek istiyorum,
bu işin tek kuralı var o da vücuduna kulak vermek.
şöyle ki herhangi biri hakkımızda yüzümüze bir eleştiri yaptığında
eğer o eleştiri doğru değilse vücudumuz hiçbir tepki vermez
ancak o yapılan eleştiri doğru ise eleştiriyi duyduktan kısa süre sonra
hiddetlenmek yerine önce vücudumuzu dinlersek
diyaframımızın hemen altında karın boşluğu ile midemiz arasında
bir sıkışma, bir nevi baskı veya karnımızda karıncalanma hissederiz.
elimizi belirttiğim bölgenin üstüne bastırdığımızda ise
sanki elimizin altında damar gibi atıp duran top şeklinde bir yuvarlak hissederiz.
bu topun büyüklüğü yapılan eleştirinin doğruluğu ile doğru orantılıdır.
yani yapılan eleştiri ne kadar gerçek ise elimizin altında
bum bum diye atan top o kadar büyük demektir.
dün akşam eleştiriler arka arkaya geldiğinde
ilk yaptığım şey vücudumu dinlemek yerine
karşı atağa geçerek o eleştirilerin yanlış olduğunu ispatlamak oldu.
bağırdım, çağırdım, karşımdakini suçladım amaaa
bir an geldi ve konuşmanın ortasında susmayı tercih ettim
zira vücudumu dinlemediğimi fark ettim
ve hemen elimi yazdığım bölgeye bastırarak kızgınlık topumun
ne kadar büyük olduğuna baktım ve gördüm ki top deniz topu kadar.
işte bundan dolayı yeni yolculuğuma başlıyorum.
siz siz olun zaman geçmeden siz de karşıdan gelen eleştirileri dinlediğinizde
asıl gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya koyan vücudunuzu dinlemeye
ve eğer içinizde atan top misketten büyük ise siz de kendi değişiminize başlayın.
bunları görmemi sağladığı için bana bu konuşmayı yapan kişiye
önce özürlerimi sonra da teşekkürlerimi sunuyorum...
eğer illa ki bir savaşa gireceksen o cenk kendinle olsun ve
kendini karşındakinin diliyle göre...
1999 yılında başladığım kişisel cenkimle dün akşama kadar gelmiştim
ancak dün akşam kendisine çok değer verdiğim bir kişi ile yaptığım sohbet
bana 1999-2011 arasında ilerlediğim yoldaki eksiklerimi ve yanlışlarımı
tabak gibi ortaya koydu, koymakla da kalmadı yeni Selim'e doğru
bir an önce yol almam gerektiğini ve nerede yanlış yaptığımı da çok güzel kafama çakmış oldu.
karşımdakini dinlediğimi sanan ben gördüm ki gerektiği şekilde dinlemiyormuşum,
karşımdakine değer verdiğimi sanan ben gördüm ki "değer" kelimesinin
aklımdaki anlamını değiştirmem gerekiyormuş.
karşımdakilere "eşit" davrandığını sanan ben meğerse henüz eşitliğin ne olduğunu çözememişim.
bunun gibi bir kaç benim için çok önemli noktalar daha var.
mesaj alındı, çalışmalar başladı. bakalım bu yeni "cenk" beni nereye taşıyacak...
değişmem gerektiğini nasıl anladığımı belirtmek istiyorum,
bu işin tek kuralı var o da vücuduna kulak vermek.
şöyle ki herhangi biri hakkımızda yüzümüze bir eleştiri yaptığında
eğer o eleştiri doğru değilse vücudumuz hiçbir tepki vermez
ancak o yapılan eleştiri doğru ise eleştiriyi duyduktan kısa süre sonra
hiddetlenmek yerine önce vücudumuzu dinlersek
diyaframımızın hemen altında karın boşluğu ile midemiz arasında
bir sıkışma, bir nevi baskı veya karnımızda karıncalanma hissederiz.
elimizi belirttiğim bölgenin üstüne bastırdığımızda ise
sanki elimizin altında damar gibi atıp duran top şeklinde bir yuvarlak hissederiz.
bu topun büyüklüğü yapılan eleştirinin doğruluğu ile doğru orantılıdır.
yani yapılan eleştiri ne kadar gerçek ise elimizin altında
bum bum diye atan top o kadar büyük demektir.
dün akşam eleştiriler arka arkaya geldiğinde
ilk yaptığım şey vücudumu dinlemek yerine
karşı atağa geçerek o eleştirilerin yanlış olduğunu ispatlamak oldu.
bağırdım, çağırdım, karşımdakini suçladım amaaa
bir an geldi ve konuşmanın ortasında susmayı tercih ettim
zira vücudumu dinlemediğimi fark ettim
ve hemen elimi yazdığım bölgeye bastırarak kızgınlık topumun
ne kadar büyük olduğuna baktım ve gördüm ki top deniz topu kadar.
işte bundan dolayı yeni yolculuğuma başlıyorum.
siz siz olun zaman geçmeden siz de karşıdan gelen eleştirileri dinlediğinizde
asıl gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya koyan vücudunuzu dinlemeye
ve eğer içinizde atan top misketten büyük ise siz de kendi değişiminize başlayın.
bunları görmemi sağladığı için bana bu konuşmayı yapan kişiye
önce özürlerimi sonra da teşekkürlerimi sunuyorum...
21 Kasım 2011 Pazartesi
Öküzden Hallice...
kız arkadaşım var, türk standartlarının dışında.
saçı sarı, boyu uzun, neredeyse 0 beden ve seksapelitesi çok yüksek.
bunlar bir de güzel bir yüzle birleşince bu ülke onun için neredeyse yaşanmaz oluyor.
başına gelenleri anlatıyor bana sıkıla sıkıla, işinde ve özel hayatında.
taksiye biniyorum taksici başlıyor muhabbete diyor.
ilk sorular zararsız geliyor her seferinde ama müteakip sorular tacizin ötesine geçiyor.
işi ile ilgili şirketi dışından aldığı servislerde muhatap olduğu
erkeklerin yüzde doksanı devamlı bir yere davet ediyorlar.
alışverişe gittiğinde tezgahtar bile asılıyor.
yurtdışına çıkarken pasaport kontrolu onun için bir azap zira pasaport polisi
ardı arkası gelmeyen acaip sorular ile ful tacizde.
yazdıklarımı nereden mi biliyorum? cep telefonunu, maillerini devamlı gösteriyor bana.
sokakta taciz, işte taciz, alışverişte taciz kısacası hayatınn her anı taciz üzerine kurulu.
sadece benim kız arkadaşım böyle değil,
bu ülkede birazcık fizikli her kadın aynı dertten muzdarip.
geçen hafta boyunca cebine ve mailine gelenlerde artış olunca
benimki kafayı sıyırma sınırına yaklaştı ve otomatik tüfek gibi
sıralamaya başladı tacizleri benimle konuşurken.
işin komiği ise tacizcilerin arasında tanıdıklarım da var
o anlattıkça ben bir erkek olarak utandım.
verdiği her örnekte yüzüne biraz daha az bakar oldum
taa ki artık hiç yüzüne bakamayana kadar. bir erkek olarak başka erkekler
yüzünden kendimi hiç bu kadar aşağılanmış hissetmemiştim.
sonuçta bende bir erkeğim ama harbiden öküzden halliceyim.
ama ne yazık ki çoğumuz "öküz"...
empati yapmadığımız için bu ülkede fiziği averajın biraz üzerinde olan
kadınların nasıl bir cenderede yaşamak zorunda olduğunu görmüyoruz.
mecbur mu kardeşim bu kadınlar yolda yürürken önüne/yere bakmaya?
mecbur mu bu kadınlar gittikleri her yerde, bindikleri her taşıtta tacize uğramaya?
mecbur mu bu kadınlar "meta" olarak görülmeye?
bizler erkek olarak ne zaman aşabileceğiz bu basitliği?
ne zaman anlayacağız kadına tacizin bize bir şey getirmeyeceğini?
ne zaman kavrayacağız aslında birçok şeyin bizim tacizkar ataklarımızla değil de
kadın ne zaman isterse olacağını?
ülke erkeklerinin genelinde "türk erkeği" diye bir olgu var.
kim çıkarmış bu yalanı bilmiyorum ama işin gerçeği bize göre olan türk erkeği imajı ile
hem bu ülke hem de diğer ülke kadınlarına göre türk erkeği imajı çok başka.
türk erkeği nazikmiş, kibarmış, temizmiş, çok iyi seks yaparmış.
bunları yazan yada böyle düşünenlere tavsiyem
avrupa birliği aday ve/veya aday adayı ülkeler hakkında yapılan
araştırma raporlarını zaman ayırıp okumaları. ben okudum
zaten okuduktan sonra dank etti kafama bir çok şeyin değişmesi gerektiği.
kadın meta değildir, obje hiç değildir. kadın erkeğin istediğini yapmak zorunda da değildir.
kadın ve erkek belirli bir seviyede kalarak istek ve niyetlerini ortaya koyar
gerisi olursa olur. olay bu kadar basittir.
erkeklerimizden rica ediyorum lütfen sizde bu konuda en azından benim gibi öküzden hallice olun.
okuyun hakkımızda dünyada anlatılanları.
sorun sağınızdaki solunuzdaki kadınlara nasıl zorluklar yaşadıklarını.
ve bir an önce sıyrılın kanımıza işleyen bu ilkellikten.
işe nereden başlayacağını bilmiyorsan al sana bir kaç küçük öneri ;
1.- sokakta giderken yere tükürme
2.- yine sokakta giderken şeyini karıştırma/kaşıma
3.- ne kadar fakir olursan ol devamlı yıkan ve deodorant kullan
4.- her sabah ve akşam dişlerini fırçala
5.- sabah kalktığında bugün hiçbir kadına öküzlük yapmayacağım de...
çok zor değil öyle değil mi?
biz bugün bunları düzeltebilirsek bizim oğullarımız daha kaliteli yaşayabilir...
saçı sarı, boyu uzun, neredeyse 0 beden ve seksapelitesi çok yüksek.
bunlar bir de güzel bir yüzle birleşince bu ülke onun için neredeyse yaşanmaz oluyor.
başına gelenleri anlatıyor bana sıkıla sıkıla, işinde ve özel hayatında.
taksiye biniyorum taksici başlıyor muhabbete diyor.
ilk sorular zararsız geliyor her seferinde ama müteakip sorular tacizin ötesine geçiyor.
işi ile ilgili şirketi dışından aldığı servislerde muhatap olduğu
erkeklerin yüzde doksanı devamlı bir yere davet ediyorlar.
alışverişe gittiğinde tezgahtar bile asılıyor.
yurtdışına çıkarken pasaport kontrolu onun için bir azap zira pasaport polisi
ardı arkası gelmeyen acaip sorular ile ful tacizde.
yazdıklarımı nereden mi biliyorum? cep telefonunu, maillerini devamlı gösteriyor bana.
sokakta taciz, işte taciz, alışverişte taciz kısacası hayatınn her anı taciz üzerine kurulu.
sadece benim kız arkadaşım böyle değil,
bu ülkede birazcık fizikli her kadın aynı dertten muzdarip.
geçen hafta boyunca cebine ve mailine gelenlerde artış olunca
benimki kafayı sıyırma sınırına yaklaştı ve otomatik tüfek gibi
sıralamaya başladı tacizleri benimle konuşurken.
işin komiği ise tacizcilerin arasında tanıdıklarım da var
o anlattıkça ben bir erkek olarak utandım.
verdiği her örnekte yüzüne biraz daha az bakar oldum
taa ki artık hiç yüzüne bakamayana kadar. bir erkek olarak başka erkekler
yüzünden kendimi hiç bu kadar aşağılanmış hissetmemiştim.
sonuçta bende bir erkeğim ama harbiden öküzden halliceyim.
ama ne yazık ki çoğumuz "öküz"...
empati yapmadığımız için bu ülkede fiziği averajın biraz üzerinde olan
kadınların nasıl bir cenderede yaşamak zorunda olduğunu görmüyoruz.
mecbur mu kardeşim bu kadınlar yolda yürürken önüne/yere bakmaya?
mecbur mu bu kadınlar gittikleri her yerde, bindikleri her taşıtta tacize uğramaya?
mecbur mu bu kadınlar "meta" olarak görülmeye?
bizler erkek olarak ne zaman aşabileceğiz bu basitliği?
ne zaman anlayacağız kadına tacizin bize bir şey getirmeyeceğini?
ne zaman kavrayacağız aslında birçok şeyin bizim tacizkar ataklarımızla değil de
kadın ne zaman isterse olacağını?
ülke erkeklerinin genelinde "türk erkeği" diye bir olgu var.
kim çıkarmış bu yalanı bilmiyorum ama işin gerçeği bize göre olan türk erkeği imajı ile
hem bu ülke hem de diğer ülke kadınlarına göre türk erkeği imajı çok başka.
türk erkeği nazikmiş, kibarmış, temizmiş, çok iyi seks yaparmış.
bunları yazan yada böyle düşünenlere tavsiyem
avrupa birliği aday ve/veya aday adayı ülkeler hakkında yapılan
araştırma raporlarını zaman ayırıp okumaları. ben okudum
zaten okuduktan sonra dank etti kafama bir çok şeyin değişmesi gerektiği.
kadın meta değildir, obje hiç değildir. kadın erkeğin istediğini yapmak zorunda da değildir.
kadın ve erkek belirli bir seviyede kalarak istek ve niyetlerini ortaya koyar
gerisi olursa olur. olay bu kadar basittir.
erkeklerimizden rica ediyorum lütfen sizde bu konuda en azından benim gibi öküzden hallice olun.
okuyun hakkımızda dünyada anlatılanları.
sorun sağınızdaki solunuzdaki kadınlara nasıl zorluklar yaşadıklarını.
ve bir an önce sıyrılın kanımıza işleyen bu ilkellikten.
işe nereden başlayacağını bilmiyorsan al sana bir kaç küçük öneri ;
1.- sokakta giderken yere tükürme
2.- yine sokakta giderken şeyini karıştırma/kaşıma
3.- ne kadar fakir olursan ol devamlı yıkan ve deodorant kullan
4.- her sabah ve akşam dişlerini fırçala
5.- sabah kalktığında bugün hiçbir kadına öküzlük yapmayacağım de...
çok zor değil öyle değil mi?
biz bugün bunları düzeltebilirsek bizim oğullarımız daha kaliteli yaşayabilir...
2 Kasım 2011 Çarşamba
Kadın...
düşün ki evlisin ve yeni bir ev almışın
karın yani bu yazının baş aktrisi Kadın kafadan dalar dekorasyon olayına.
tüm curcuna içinde erkeğin 2 görevi vardır
1.- kadının seçtiği herşeye bila istisna onay vermek
2.- kadının seçtiği herşeyin parasını ödemek
erek bu iki göevini de yerine getirse iş bitmiyor
zira seçim sürecinde öncelikle işe bulaşmamak için kafasını emme basma tulumba
gibi sallayan erkeğe kısa bir süre sonra kadından şöyle bir uyarı gelir ;
- amann sende be her şeye evet diyorsun
erkek bunu kendi zevkini ortaya koymak için
kadın tarafından kendini cesaretlendirmek olarak algılar
veee sorun başlar zira kadının bunu söylemesindeki tek ama tek bir sebep vardır;
- sen erkek olarak bu işlerden bir bok anlamazsın bari bana köstek olma
!!!!!
şaşıran erkek ilk zamanki suskunluğuna döner ama kadının dırdırı bitmez
senin hiç mi zevkin yok ile başlayan sorular
sonunda nedense hep aynı biter, kadından adama
- sen harbiden öküzsün...
öküzlüğü karısı tarafından tekrar onaylanan erkek neye gık edip nerede susacağını
bilmez bir vaziyette kafası kesik tavuk gibi kadının arkasında savrulurrr durur.
sonra iş ödeme kısmına gelir. ikili işe girişmeden önce bir bütçe yapmışlardır
ama nedense o bütçe tek bir kez bile tutmaz. üç denen 5 olur, 5 denen 10 olur.
erkek seçim sürecinde zılgıtı yediğinden ödeme zamanı oluşan artışlarda
ağzını bile açmaz ki öküzün ötesine geçmesin.
neyse sağ salim bu süreçten geçen çiftin bir sonraki olayı ise filmlere konu olur.
kadın özene bezene yaptığı salona sinek bile sokmaz çoğunlukla
ve nedendir anlamam salonların çoğu kapalı durup misafir gelmesini bekler.
erkek "ulan bu kadar para ödedik, salonda şöyylee bir keyif yapayım" yanılgısı
içine girdiğinde içeriden en az 5 desibellik bir ses gelir ;
-gözü kör olmayasıcaaa illa giricen dimi salona, haftaya misafir gelecek...
erkek kafasının bastığı miktarda bir düşünce düğümlenmesi yaşar
zira erkek basit varlık olduğundan olayı şöyle algılar;
-allah allah misafir haftaya gelecek, üstelik evde yatılı çalışan kadın var,
bu da yetmezmiş gibi haftada 2 kere de temizliğe başka bir kadın geliyor,
o zaman ben bir gece salonda keyif yaptıktan sonra 1 haftada toparlanamaz mı bu salon???
soru işaretleri, ünlemler erkeğin kafasında 1 hafta sonraki misafirlere takılıp giderken
o gece gelip çatar ki kadının aslında gerçekte nasıl bir ........ olduğu ortaya çıkar.
o günün sabahı erkek işine gitmek için hazırlanırken kadından ilk uyarı gelir ;
- akşam işten erken dönme çünkü hazırlık yapacağız, sen evde boş boş dolaşınca
etrafı mahvedersin o yüzden eve erken gelme...
erkek bağırsak düğümlenmesi ile beyin ..cıklaması arasında işe giderken
akşam olup işinden çıkınca evine gelir ama ya arabada bekler ya da etraftaki
dükkanlarda vakit öldürmeye çalışır taa ki evden "gelebilirsin" telefonu gelene kadar...
erkek o an kendinin evcil hayvan pozisyonuna sokulduğunu unutarak
karısının heyheylerinin kurbanı olmamak için eve geldiğinde
ilk iş ayakkabılarını paspasta 10 dakika civarında temizler
ama kapıda gulyabani gibi dikilen kadın daha içeri girmeden
ayakkabıları çıkarttırıp evin en karanlık yerine koydurur.
zavallı erkek ne yapacağını şaşırmış halde evde bir odadan diğerine
dolanıp dururken evin efendisi hazırlıkları yaparken bile erkeğini unutmaz
ve tasmasını sıkmaya devam eder. attığı her adımda, aldığı her nefeste
dırdır edecek birşeyler bulur kadın.
erkek içten içten "artık gelse şu misafirler yahu" derkennnn misafirler gelir.
işte o andan itibaren evin erkeğinin sıfatı o akşamlık "Alfredo" olur
yani evin uşağı. gelenlerin paltoları erkek tarafından daha önce belirlenen yerlere konur,
içecek servisini uşak konumundaki erkek yapar. yaparken bir kaç damla birşey dökerse
içerideki misafirlerin hatrına dırdır etmeyen kadının bu sefer ;
-seni pinçik pinçik parçalarım... tarzındaki bakışları devreye girer.
erkek o bakışları gördüğü anda altına sıçmaya çok yaklaştığı için ondan sonra tek damla dökmez.
aperitif olayı bitip yemeğe geçince ise erkek acaba burası benim evim mi diye düşünmeye başlar
zira masaya konulan tabak, çatal-bıçak takımını erkek o ana kadar neredeyse hiç görmemiştir bile.
gece boyunca uşak Alfredo rolünü başarıyla oynayan erkek gecenin sonunda
kadının karşısına geçer ve sınıfı geçip geçmediğine dair bir söz bekler.
bekler kiiiii bombardıman başlar;
yok ona niye böyle dedin de yok ona niye bunu getirmedin de yok şuna niye baktında
lafları ile güzel bir söz bekleyen erkek kös kös uyumak için yatağına doğru yola koyulur.
hani misafir olayı falan diye gaza gelecek karısından belki akşam bir kıyak olur diye
yatakta parmak ucu ile dokunduğu anda iseeee ;
- ayy saçmalama hayatta bu akşam olmazzz... lafı ile karşılaşır.
bir dahaki misafir gecesinin uzun süre sonra olmasını dileyen erkek uykuya dalar.
size kısaca tek bir örnek üzerinden bir kadının erkeğe olan bakış açısını göstermeye çalıştım.
abarttığımı söyleyen de olacaktır, saçmaladığımı da.
ama bunları söyleyenlere bakın hepsi kadındır :)
hayatın içinden bunun gibi onlarca örnek verebilirim.
hadi kısacasından bir başka örnek daha vereyim. erkek akşam eve biraz erken gelir,
kadın iş yemeğinde falan diye düşünelim ve akşam tv'de harika bir maç olsun.
bir erkek için maçı en güzel seyretme şekli içinde onlarca malzemenin birbirine
karıştığı muhteşem bir sandviç ve yanında soğuk bir bira ve/veya koladır.
erkek kadının evde olmamasından faydalanarak mutfağa girer
ve erkek işi sandviçini hazırlamaya başlar.
dediğim gibi "ekmek arasına doldur buzdolabındaki herşeyi" sandviçini hazırlayıp
soğuk birasını ve birazda çerezini yanına alan erkek tv'nin karşısına geçer,
maç başlar sandviçten tam bir kaç ısırık alınmıştır kiii
kadın eve gelir. gelir gelmez erkeği maç izlerken gören her kadın
elinden çantasını bile bırakmadan mutfağı kontrol eder.
tabi ki erkeğin etrafı batırdığını gören kadın soluğu tv'nin yanında alır
ve erkeğin hayalini kurduğu anların içine sıçma sürecine başlar.
ben sana yüz kere demedim mi ile başlayan yüksek desibelli şikayetler
erkek maçı izlemeye kosantre olsa dahi durmadan devam eder makineli tüfek gibi.
erkek umursamayıp maçı izledikçe çıldıran kadın şikayetleri mutfaktan
genel ilişkilerine getirir, hayatlarındaki tekdüzeliğe geçer
oradan da bu ilişki yürümeyecek galibaya geldiğinde erkek artık maç
zevkinin bittiğini anlar. zaten sandviçin yarısını dırdır başladığında kenara bırakan erkek
son şikayet sonrasında maç izlemeyi de bırakır.
işte bir taraf için keyifli bir gecenin diğer taraf için nasıl kabus olduğunun göstergesi.
dediğim gibi bunun gibi onlarca örnek verebilirim.
kadın hakimiyetinin mutlak olduğu ilişkilerde kadının neden
- bize eşit davranılmıyor... dediğini bir türlü anlayamam,
hiçbir erkeğin anladığını da sanmıyorum...
karın yani bu yazının baş aktrisi Kadın kafadan dalar dekorasyon olayına.
tüm curcuna içinde erkeğin 2 görevi vardır
1.- kadının seçtiği herşeye bila istisna onay vermek
2.- kadının seçtiği herşeyin parasını ödemek
erek bu iki göevini de yerine getirse iş bitmiyor
zira seçim sürecinde öncelikle işe bulaşmamak için kafasını emme basma tulumba
gibi sallayan erkeğe kısa bir süre sonra kadından şöyle bir uyarı gelir ;
- amann sende be her şeye evet diyorsun
erkek bunu kendi zevkini ortaya koymak için
kadın tarafından kendini cesaretlendirmek olarak algılar
veee sorun başlar zira kadının bunu söylemesindeki tek ama tek bir sebep vardır;
- sen erkek olarak bu işlerden bir bok anlamazsın bari bana köstek olma
!!!!!
şaşıran erkek ilk zamanki suskunluğuna döner ama kadının dırdırı bitmez
senin hiç mi zevkin yok ile başlayan sorular
sonunda nedense hep aynı biter, kadından adama
- sen harbiden öküzsün...
öküzlüğü karısı tarafından tekrar onaylanan erkek neye gık edip nerede susacağını
bilmez bir vaziyette kafası kesik tavuk gibi kadının arkasında savrulurrr durur.
sonra iş ödeme kısmına gelir. ikili işe girişmeden önce bir bütçe yapmışlardır
ama nedense o bütçe tek bir kez bile tutmaz. üç denen 5 olur, 5 denen 10 olur.
erkek seçim sürecinde zılgıtı yediğinden ödeme zamanı oluşan artışlarda
ağzını bile açmaz ki öküzün ötesine geçmesin.
neyse sağ salim bu süreçten geçen çiftin bir sonraki olayı ise filmlere konu olur.
kadın özene bezene yaptığı salona sinek bile sokmaz çoğunlukla
ve nedendir anlamam salonların çoğu kapalı durup misafir gelmesini bekler.
erkek "ulan bu kadar para ödedik, salonda şöyylee bir keyif yapayım" yanılgısı
içine girdiğinde içeriden en az 5 desibellik bir ses gelir ;
-gözü kör olmayasıcaaa illa giricen dimi salona, haftaya misafir gelecek...
erkek kafasının bastığı miktarda bir düşünce düğümlenmesi yaşar
zira erkek basit varlık olduğundan olayı şöyle algılar;
-allah allah misafir haftaya gelecek, üstelik evde yatılı çalışan kadın var,
bu da yetmezmiş gibi haftada 2 kere de temizliğe başka bir kadın geliyor,
o zaman ben bir gece salonda keyif yaptıktan sonra 1 haftada toparlanamaz mı bu salon???
soru işaretleri, ünlemler erkeğin kafasında 1 hafta sonraki misafirlere takılıp giderken
o gece gelip çatar ki kadının aslında gerçekte nasıl bir ........ olduğu ortaya çıkar.
o günün sabahı erkek işine gitmek için hazırlanırken kadından ilk uyarı gelir ;
- akşam işten erken dönme çünkü hazırlık yapacağız, sen evde boş boş dolaşınca
etrafı mahvedersin o yüzden eve erken gelme...
erkek bağırsak düğümlenmesi ile beyin ..cıklaması arasında işe giderken
akşam olup işinden çıkınca evine gelir ama ya arabada bekler ya da etraftaki
dükkanlarda vakit öldürmeye çalışır taa ki evden "gelebilirsin" telefonu gelene kadar...
erkek o an kendinin evcil hayvan pozisyonuna sokulduğunu unutarak
karısının heyheylerinin kurbanı olmamak için eve geldiğinde
ilk iş ayakkabılarını paspasta 10 dakika civarında temizler
ama kapıda gulyabani gibi dikilen kadın daha içeri girmeden
ayakkabıları çıkarttırıp evin en karanlık yerine koydurur.
zavallı erkek ne yapacağını şaşırmış halde evde bir odadan diğerine
dolanıp dururken evin efendisi hazırlıkları yaparken bile erkeğini unutmaz
ve tasmasını sıkmaya devam eder. attığı her adımda, aldığı her nefeste
dırdır edecek birşeyler bulur kadın.
erkek içten içten "artık gelse şu misafirler yahu" derkennnn misafirler gelir.
işte o andan itibaren evin erkeğinin sıfatı o akşamlık "Alfredo" olur
yani evin uşağı. gelenlerin paltoları erkek tarafından daha önce belirlenen yerlere konur,
içecek servisini uşak konumundaki erkek yapar. yaparken bir kaç damla birşey dökerse
içerideki misafirlerin hatrına dırdır etmeyen kadının bu sefer ;
-seni pinçik pinçik parçalarım... tarzındaki bakışları devreye girer.
erkek o bakışları gördüğü anda altına sıçmaya çok yaklaştığı için ondan sonra tek damla dökmez.
aperitif olayı bitip yemeğe geçince ise erkek acaba burası benim evim mi diye düşünmeye başlar
zira masaya konulan tabak, çatal-bıçak takımını erkek o ana kadar neredeyse hiç görmemiştir bile.
gece boyunca uşak Alfredo rolünü başarıyla oynayan erkek gecenin sonunda
kadının karşısına geçer ve sınıfı geçip geçmediğine dair bir söz bekler.
bekler kiiiii bombardıman başlar;
yok ona niye böyle dedin de yok ona niye bunu getirmedin de yok şuna niye baktında
lafları ile güzel bir söz bekleyen erkek kös kös uyumak için yatağına doğru yola koyulur.
hani misafir olayı falan diye gaza gelecek karısından belki akşam bir kıyak olur diye
yatakta parmak ucu ile dokunduğu anda iseeee ;
- ayy saçmalama hayatta bu akşam olmazzz... lafı ile karşılaşır.
bir dahaki misafir gecesinin uzun süre sonra olmasını dileyen erkek uykuya dalar.
size kısaca tek bir örnek üzerinden bir kadının erkeğe olan bakış açısını göstermeye çalıştım.
abarttığımı söyleyen de olacaktır, saçmaladığımı da.
ama bunları söyleyenlere bakın hepsi kadındır :)
hayatın içinden bunun gibi onlarca örnek verebilirim.
hadi kısacasından bir başka örnek daha vereyim. erkek akşam eve biraz erken gelir,
kadın iş yemeğinde falan diye düşünelim ve akşam tv'de harika bir maç olsun.
bir erkek için maçı en güzel seyretme şekli içinde onlarca malzemenin birbirine
karıştığı muhteşem bir sandviç ve yanında soğuk bir bira ve/veya koladır.
erkek kadının evde olmamasından faydalanarak mutfağa girer
ve erkek işi sandviçini hazırlamaya başlar.
dediğim gibi "ekmek arasına doldur buzdolabındaki herşeyi" sandviçini hazırlayıp
soğuk birasını ve birazda çerezini yanına alan erkek tv'nin karşısına geçer,
maç başlar sandviçten tam bir kaç ısırık alınmıştır kiii
kadın eve gelir. gelir gelmez erkeği maç izlerken gören her kadın
elinden çantasını bile bırakmadan mutfağı kontrol eder.
tabi ki erkeğin etrafı batırdığını gören kadın soluğu tv'nin yanında alır
ve erkeğin hayalini kurduğu anların içine sıçma sürecine başlar.
ben sana yüz kere demedim mi ile başlayan yüksek desibelli şikayetler
erkek maçı izlemeye kosantre olsa dahi durmadan devam eder makineli tüfek gibi.
erkek umursamayıp maçı izledikçe çıldıran kadın şikayetleri mutfaktan
genel ilişkilerine getirir, hayatlarındaki tekdüzeliğe geçer
oradan da bu ilişki yürümeyecek galibaya geldiğinde erkek artık maç
zevkinin bittiğini anlar. zaten sandviçin yarısını dırdır başladığında kenara bırakan erkek
son şikayet sonrasında maç izlemeyi de bırakır.
işte bir taraf için keyifli bir gecenin diğer taraf için nasıl kabus olduğunun göstergesi.
dediğim gibi bunun gibi onlarca örnek verebilirim.
kadın hakimiyetinin mutlak olduğu ilişkilerde kadının neden
- bize eşit davranılmıyor... dediğini bir türlü anlayamam,
hiçbir erkeğin anladığını da sanmıyorum...
26 Ekim 2011 Çarşamba
Erkek...
ilk tanışmayı müteakip görüşme kararı verdikten
belirli bir süre daha devam eder karşısındakine kendini farklı tanıtma.
ikili ilişkiden bahsediyorum, genelde başlangıçları komiktir
zira ne erkek ne kadın nedense ilk birkaç buluşmada
karşısındakini etkileme oyunu oynar.
o ilk bir kaç buluşmayı uzaktan biri kameraya kaydetse
biz de sonra izlesek gülecek o kadar şey görürüz ki...
erkek hanzoluğunu göstermemek için şekilden şekile girerken
kadın aslında ne kadar zor ulaşılabilir olduğunu göstermek için 12 dakikada 3 kelime eder.
erkek erkekliğin getirdiği hayvandan bir adım ötesi özelliklerini
kadının önünde sergilemezse kadının onun hakkında "yontulmuş bu ayol"
diyeceğini hayal eder ama diyorum ya erkek olarak bizler hayvandan halliceyiz.
her ne kadar da erkekler bunu kabul etmek istemese de öyleyiz
zaten yazının/ilişkinin ilerleyen bölümlerinde bunu göstereceğim :)
uzun lafın kısası erkek denyoluklarını kadın ise defolarını
aralarındaki şey "ilişki" seviyesine geçmeden dışa vurmazlar.
ilişki seviyesine geçilince ise önce erkek tarafından zırt demeye başlar zurna.
örneğin o ana kadar partneri karşısında hayvansal durumlar göstermeyen erkek
açılmaya ve gerçek yüzünü göstermeye başlar.
örnek mi? o ana kadar elleri baş hizasına bir kez bile kalkmayan erkek
ilişki seviyesine yükseldikten sonra bir bakmışın
sokmuş parmağı kulağına, boğazından ölüyormuş gibi
hırıltılar çıkararak kulağını kaşıyor. kaşıma bitince de
parmağı kulaktan çıkarıp acaba içeriden neler çıktı havasıyla parmak ucuna bakıyor.
bu çoğunlukla maymun ve köpekgillerin yaptığı bir harekettir. tabi onlar çıkana pek bakmaz.
veya erkek ilişki ilerledikçe bir bakmışın hafif hafif osurma turlarına başlamış.
osurma erkek için önemli bir doğal harekettir. erkek osuruğuna önem verir.
çevrenizde aaa hayatta yapmam diyenler bilin ki ilk yapanlardır.
neyse tv izleniyor kadın dalmış programa bir anda erkek hafifçe kıçını bir yana
döndürerek sesi ve şiddetini önceden ayarladığı en light osuruğunu birakırrr
ve aynı anda kadına bakarak "çok özür dilerim güzelim, kaçıverdi" der.
kadın gülümser sanki pek önemi yokmuş gibi amaaa
olayın gerçeğini yani erkek-osuruk ikilemini bildiği için içten içten
alllaaahhh başladı denyoluklar çıkmaya diye düşünür.
kadın bunu nereden mi bilir? çok kolay, tabi ki kendi babasından...
bu osuruk olayı araya birkaç ara verilerek bir sonraki biraz daha şiddetli olmak
kaydı ile artarak devam eder taa ki erkek kadının buna alıştığını görene kadar.
erkek her osurduğunda rahatsızlığı bir birim daha aşağı düşer çünkü kadın artık alışmıştır.
ilişkinin ilk evresinde evi derli toplu olan erkek seviyeler ilerledikçe
donunu salonda bırakmaya başlamaktan tutun da tuvalet kapağına işemeye kadar herşeyi ortaya döker.
dedim ya erkek hayvanın hallicesi diye. kadın erkeğin illa tuvalet kapağını
kaldırıp işemesini isterken erkek her seferinde "ayyy canım valla unuttum yaaa" der.
halbuki erkek o sırada yahu kapak kalkık yada yatık, bunu niye sorun yapıyor acaba
diye kadını anlamaya çalışır. dikkattt çalışır diyorum zira çalışma 10 saniye falan sürer
sonrasında erkek yine kendi hayvanat bahçesine döner.
ilişki bir süre sonra birinin osurup tıksırdığı diğerinin ise devamlı şikayet ettiği
bir birlikteliğe döner. peki sonuç? mutsuzluk, ayrılık...
erkek kardeşim sen sen ol neysen öyle ol.
Allah'ın önce neden seni yarattığını düşün.
aslında önce seni yaratmadı.
Allah önce dünyadaki denizleri sonra karaları ve yeşili yani ağaç bayır
daha sonra hayvan ve sonrasında erkeği yarattı işin sonuna da kadını koydu.
hiç düşündün mü neden bu sıra ile yaradılmışız diye?
çok basit zira bana göre erkek, insan öncesi hayvan ile duygusal yönden
zirve yapmış varlık olan kadın arasında bir numune üretimi.
o yüzden erkek kardeşim lafım sana ;
osur
hapşır
tıksır
göbeğini kaşı
hayalarını ovala
tuvaletin kapağını kaldırma
diş macunu tüpünü bir başından bir kıçından sık
yani kısacası ne istersen onu yap
ama işin başında yap. kadının gözünü boyamak için boş yere götünü yırtma
zira sen ne hal edersen et kadın zaten kadınlığını gösterip
sana hayatı dar edecektir. sen kendini nasıl pazarlarsan pazarla yine kadına yenileceksin
çünkü kadın senin bir sonraki versiyonun, anladın mı?
neysen o ol kardeşim, kasma, kastırma...
hayvandan hallice ol ilk günden
erkek ol...
not : merak etme kardeşim, bizden bir sürüm sonraki varlığın yani kadının ne acaip bir şey olduğunu da günü gelince yazacağım...
not 2 : yaşadığım ilişkide ilk günden beri neysem oyum. buna fırsat veren ve kabullenen kız arkadaşıma kocaman teşekkürler...
belirli bir süre daha devam eder karşısındakine kendini farklı tanıtma.
ikili ilişkiden bahsediyorum, genelde başlangıçları komiktir
zira ne erkek ne kadın nedense ilk birkaç buluşmada
karşısındakini etkileme oyunu oynar.
o ilk bir kaç buluşmayı uzaktan biri kameraya kaydetse
biz de sonra izlesek gülecek o kadar şey görürüz ki...
erkek hanzoluğunu göstermemek için şekilden şekile girerken
kadın aslında ne kadar zor ulaşılabilir olduğunu göstermek için 12 dakikada 3 kelime eder.
erkek erkekliğin getirdiği hayvandan bir adım ötesi özelliklerini
kadının önünde sergilemezse kadının onun hakkında "yontulmuş bu ayol"
diyeceğini hayal eder ama diyorum ya erkek olarak bizler hayvandan halliceyiz.
her ne kadar da erkekler bunu kabul etmek istemese de öyleyiz
zaten yazının/ilişkinin ilerleyen bölümlerinde bunu göstereceğim :)
uzun lafın kısası erkek denyoluklarını kadın ise defolarını
aralarındaki şey "ilişki" seviyesine geçmeden dışa vurmazlar.
ilişki seviyesine geçilince ise önce erkek tarafından zırt demeye başlar zurna.
örneğin o ana kadar partneri karşısında hayvansal durumlar göstermeyen erkek
açılmaya ve gerçek yüzünü göstermeye başlar.
örnek mi? o ana kadar elleri baş hizasına bir kez bile kalkmayan erkek
ilişki seviyesine yükseldikten sonra bir bakmışın
sokmuş parmağı kulağına, boğazından ölüyormuş gibi
hırıltılar çıkararak kulağını kaşıyor. kaşıma bitince de
parmağı kulaktan çıkarıp acaba içeriden neler çıktı havasıyla parmak ucuna bakıyor.
bu çoğunlukla maymun ve köpekgillerin yaptığı bir harekettir. tabi onlar çıkana pek bakmaz.
veya erkek ilişki ilerledikçe bir bakmışın hafif hafif osurma turlarına başlamış.
osurma erkek için önemli bir doğal harekettir. erkek osuruğuna önem verir.
çevrenizde aaa hayatta yapmam diyenler bilin ki ilk yapanlardır.
neyse tv izleniyor kadın dalmış programa bir anda erkek hafifçe kıçını bir yana
döndürerek sesi ve şiddetini önceden ayarladığı en light osuruğunu birakırrr
ve aynı anda kadına bakarak "çok özür dilerim güzelim, kaçıverdi" der.
kadın gülümser sanki pek önemi yokmuş gibi amaaa
olayın gerçeğini yani erkek-osuruk ikilemini bildiği için içten içten
alllaaahhh başladı denyoluklar çıkmaya diye düşünür.
kadın bunu nereden mi bilir? çok kolay, tabi ki kendi babasından...
bu osuruk olayı araya birkaç ara verilerek bir sonraki biraz daha şiddetli olmak
kaydı ile artarak devam eder taa ki erkek kadının buna alıştığını görene kadar.
erkek her osurduğunda rahatsızlığı bir birim daha aşağı düşer çünkü kadın artık alışmıştır.
ilişkinin ilk evresinde evi derli toplu olan erkek seviyeler ilerledikçe
donunu salonda bırakmaya başlamaktan tutun da tuvalet kapağına işemeye kadar herşeyi ortaya döker.
dedim ya erkek hayvanın hallicesi diye. kadın erkeğin illa tuvalet kapağını
kaldırıp işemesini isterken erkek her seferinde "ayyy canım valla unuttum yaaa" der.
halbuki erkek o sırada yahu kapak kalkık yada yatık, bunu niye sorun yapıyor acaba
diye kadını anlamaya çalışır. dikkattt çalışır diyorum zira çalışma 10 saniye falan sürer
sonrasında erkek yine kendi hayvanat bahçesine döner.
ilişki bir süre sonra birinin osurup tıksırdığı diğerinin ise devamlı şikayet ettiği
bir birlikteliğe döner. peki sonuç? mutsuzluk, ayrılık...
erkek kardeşim sen sen ol neysen öyle ol.
Allah'ın önce neden seni yarattığını düşün.
aslında önce seni yaratmadı.
Allah önce dünyadaki denizleri sonra karaları ve yeşili yani ağaç bayır
daha sonra hayvan ve sonrasında erkeği yarattı işin sonuna da kadını koydu.
hiç düşündün mü neden bu sıra ile yaradılmışız diye?
çok basit zira bana göre erkek, insan öncesi hayvan ile duygusal yönden
zirve yapmış varlık olan kadın arasında bir numune üretimi.
o yüzden erkek kardeşim lafım sana ;
osur
hapşır
tıksır
göbeğini kaşı
hayalarını ovala
tuvaletin kapağını kaldırma
diş macunu tüpünü bir başından bir kıçından sık
yani kısacası ne istersen onu yap
ama işin başında yap. kadının gözünü boyamak için boş yere götünü yırtma
zira sen ne hal edersen et kadın zaten kadınlığını gösterip
sana hayatı dar edecektir. sen kendini nasıl pazarlarsan pazarla yine kadına yenileceksin
çünkü kadın senin bir sonraki versiyonun, anladın mı?
neysen o ol kardeşim, kasma, kastırma...
hayvandan hallice ol ilk günden
erkek ol...
not : merak etme kardeşim, bizden bir sürüm sonraki varlığın yani kadının ne acaip bir şey olduğunu da günü gelince yazacağım...
not 2 : yaşadığım ilişkide ilk günden beri neysem oyum. buna fırsat veren ve kabullenen kız arkadaşıma kocaman teşekkürler...
20 Ekim 2011 Perşembe
Dikkat...
eğer kalabalık bir ofiste çalışıyorsanız
veya kalabalık çalışanı olan bir ofis yönetiyorsanız bu yazıyı dikkatli okuyun
zira eğer çalışan iseniz size bir rehber
eğer çalıştıran iseniz size doğru ekiple çalışma
konusunda çok fikir vereceğinden eminim.
5 kişiden fazla kişinin birlikte oturduğu geniş bir salonda çalışıyor
ve/veya böyle bir yer çalıştırıyor iseniz kimin gerçekten çalıştığını
kimin gerçekten dalga geçtiğini bir bakışta anlayabilirsiniz.
bunu anlamak için o kişileri kişisel olarak tanımanıza gerek bile yok
zira bizlerin yani tüm insanların ortak kullandığı bazı mimiklerimiz vardır.
eğer bu mimikleri takip ederseniz
kimin ne yaptığını çok rahat anlarsınız.
başlayalım ;
diyelim ki çalıştıransınız ve koca salonda 5'ten fazla kişi oturuyor.
buradaki 5 rakamı önemli zira nedendir henüz çözemedim ama
insanoğlu 5 ve 5'ten fazla kişi aynı ortama girdiğinde benzer mimikler sergiliyor
5 ve 5'ten aşağı olunca ise bağımsız mimikler sergiliyor
diyelimki 5'ten fazla çalışan oturuyor salonda
hepsinin tek tek yüzüne bakın,
eğer bir eli mouse üstünde aynı anda diğer eli yanağında olan varsa bilinki çalışmıyordur
çünkü elin yanakta durması insanın genel olarak en çok kullandığı
yüz tepkisi gizleme hareketidir.
eğer kaşları devamlı çatık duruyorsa bilinki çalışıyor "gibi" gösteriyordur
çünkü yapılan araştırmalar ve yaklaşık 20 yıllık gözlemlerim göstermiştir ki
bir insan en kızgın veya meşgul olduğu anda bile
kaşlarını maksimum 30 saniye civarında çatılı tutabiliyor
fazlasına vücut otomatiktan izin vermiyor ve insan istese bile
vücut kaşları zorla da olsa başka bir şekle sokuyor.
eğer insan tam konsantre olursa o zaman 4-5 dakika arasında kaşlarını çatık tutabiliyor.
demek ki kaşları 4-5 dakika arası çatık duranlar dışarıya çalışmadıklarını
göstermemeye konsantre olduklarından bunu becerebiliyorlardır.
eğer bir insan ağzı açık 1 dakikadan fazla önündeki bilgisayara bakıyorsa ııh o da çalışmıyordur.
çünkü biyolojik olarak insan ağzı 2.5 dakikadan fazla açık kalamaz,yaradılışına aykırı
zira insan vücudu kendi içinde yarattığı otomatik bir ritm ile
belirli sürelerde ağzını kapatıp burnundan nefes almak zorundadır.
inanmayan kendinde denesin görecek.
eğer bir insan bilgisayar ekranı arkasında çalışırken
gözleri tek noktaya odaklanmışsa o da çalışmıyordur.
çünkü yine biyolojik olarak gözler tek noktaya en fazla 1 dakika civarında hareket etmeden bakabilir.
aynanın karşısına geçin kendinizde deneyin bunu da göreceksiniz.
bunun gibi örnekleri arttırabilirim ancak bunu uzatmadan ana fikre gelelim;
tabi ki yazdıklarımı eğer çalışan iseniz yapmaktan kaçının
yada çalıştıran iseniz takip edin
ancak burada önemli olan nokta bence insanı tanımak için ayırdığımız dikkat süreci
eğer dikkatimizi insanı mimik ve hareketlerine yoğunlaştırırsak
o kişideki bir çok şeyi kolaylıkla çözebiliriz.
burada önemli olan istemektir. eğer isterseniz insanları izlemeye başlayın
göreceksiniz ki ortak mimik, hal ve hareketleri keşfedeceksiniz...
veya kalabalık çalışanı olan bir ofis yönetiyorsanız bu yazıyı dikkatli okuyun
zira eğer çalışan iseniz size bir rehber
eğer çalıştıran iseniz size doğru ekiple çalışma
konusunda çok fikir vereceğinden eminim.
5 kişiden fazla kişinin birlikte oturduğu geniş bir salonda çalışıyor
ve/veya böyle bir yer çalıştırıyor iseniz kimin gerçekten çalıştığını
kimin gerçekten dalga geçtiğini bir bakışta anlayabilirsiniz.
bunu anlamak için o kişileri kişisel olarak tanımanıza gerek bile yok
zira bizlerin yani tüm insanların ortak kullandığı bazı mimiklerimiz vardır.
eğer bu mimikleri takip ederseniz
kimin ne yaptığını çok rahat anlarsınız.
başlayalım ;
diyelim ki çalıştıransınız ve koca salonda 5'ten fazla kişi oturuyor.
buradaki 5 rakamı önemli zira nedendir henüz çözemedim ama
insanoğlu 5 ve 5'ten fazla kişi aynı ortama girdiğinde benzer mimikler sergiliyor
5 ve 5'ten aşağı olunca ise bağımsız mimikler sergiliyor
diyelimki 5'ten fazla çalışan oturuyor salonda
hepsinin tek tek yüzüne bakın,
eğer bir eli mouse üstünde aynı anda diğer eli yanağında olan varsa bilinki çalışmıyordur
çünkü elin yanakta durması insanın genel olarak en çok kullandığı
yüz tepkisi gizleme hareketidir.
eğer kaşları devamlı çatık duruyorsa bilinki çalışıyor "gibi" gösteriyordur
çünkü yapılan araştırmalar ve yaklaşık 20 yıllık gözlemlerim göstermiştir ki
bir insan en kızgın veya meşgul olduğu anda bile
kaşlarını maksimum 30 saniye civarında çatılı tutabiliyor
fazlasına vücut otomatiktan izin vermiyor ve insan istese bile
vücut kaşları zorla da olsa başka bir şekle sokuyor.
eğer insan tam konsantre olursa o zaman 4-5 dakika arasında kaşlarını çatık tutabiliyor.
demek ki kaşları 4-5 dakika arası çatık duranlar dışarıya çalışmadıklarını
göstermemeye konsantre olduklarından bunu becerebiliyorlardır.
eğer bir insan ağzı açık 1 dakikadan fazla önündeki bilgisayara bakıyorsa ııh o da çalışmıyordur.
çünkü biyolojik olarak insan ağzı 2.5 dakikadan fazla açık kalamaz,yaradılışına aykırı
zira insan vücudu kendi içinde yarattığı otomatik bir ritm ile
belirli sürelerde ağzını kapatıp burnundan nefes almak zorundadır.
inanmayan kendinde denesin görecek.
eğer bir insan bilgisayar ekranı arkasında çalışırken
gözleri tek noktaya odaklanmışsa o da çalışmıyordur.
çünkü yine biyolojik olarak gözler tek noktaya en fazla 1 dakika civarında hareket etmeden bakabilir.
aynanın karşısına geçin kendinizde deneyin bunu da göreceksiniz.
bunun gibi örnekleri arttırabilirim ancak bunu uzatmadan ana fikre gelelim;
tabi ki yazdıklarımı eğer çalışan iseniz yapmaktan kaçının
yada çalıştıran iseniz takip edin
ancak burada önemli olan nokta bence insanı tanımak için ayırdığımız dikkat süreci
eğer dikkatimizi insanı mimik ve hareketlerine yoğunlaştırırsak
o kişideki bir çok şeyi kolaylıkla çözebiliriz.
burada önemli olan istemektir. eğer isterseniz insanları izlemeye başlayın
göreceksiniz ki ortak mimik, hal ve hareketleri keşfedeceksiniz...
5 Ekim 2011 Çarşamba
Harcıyoruz boşa...
kendini bildi bileli hep iyilik yaptı adam,
hiç sormadı ihtiyacı olana sen kimsin diye.
ona gelen ve yardım isteyen herkese tanımıyor olmasına rağmen
ölümüne dek yardım etti.
çevresi ona "hayırsever" lakabı takmıştı ama günü geldi o da öldü.
ölümden sonra yolculuğu başladı,
önce bir mekana aldılar onu ve beklettiler ortama alışsın diye
ve sonra da huzura çıkardılar.
çıktığı huzurda o, kendinden sorumlu meleği ve
sorgulamayı yapacak diğer melekler vardı ve sorular sorulmaya başlandı,
önce kolay soru soruldu;
- hayatın boyunca ne yaptın?
cevapladı sakince ;
- ben bıkmadan usanmadan insanlara yardım ettim, iyilik yaptım
zaten sanırım önünüzdeki dosyada bunlar yazıyordur.
meleklerden biri sordu ona ;
- peki yazman gereken bir kitap vardı, onu neden yazmadın?
bizimki şaşırdı ;
- aman efendim ne kitabı ne yazması? ben hiç anlamam ki o işlerden.
lafı diğer melek aldı ve sordu ;
- peki o halde çocuklar için bestelemen gereken şarkıya ne oldu?
bizimki yine şaşırdı ve kekeledi ;
- efendim hayatım boyunca toplasanız 5 kere şarkı söylemişimdir o da duşta,
ben ne anlarım müzikten, besteden!!!
başka bir melek konuştu ;
- ya sokak çocukları için kurman gereken vakıf ve alman gereken ödüle ne oldu?
bizimki tam yine aman efendim diyecekken durur, derin bir nefes alır ve ;
- anladım... der ve devam eder ;
sanırım benim tekrar geri gönderilmem lazım...
harcıyoruz bilmeden kendimizi,
çünkü bilmiyoruz tanımıyoruz kendimizi.
yok yok ben onu yapamam diyoruz ve kabulleniyoruz yapamayacağımızı
bir kağıt alın ve sol tarafına yapamadıklarınızı sağına ise yapabildiklerinizi yazın
sağ taraf solun yarısına bile yetişmez
zira böyle yetiştirildik hepimiz. kendi potansiyelimizi tanıma fırsatı verilmeden.
hep idefix gibi yapışmış kafamıza "ben bunu yapamam"...
ortaokul ve lise yıllarımda bir kez olsun matematik dersinden ikmalsiz geçemedim ben.
her yıl matematik dedinmi ikmale kalır,
yaz boyunca sıkıntı içinde ben ne bok yicem diye endişelenirdim.
neden mi her yıl ikmale kalıyordum?
sebebi basit> küçükken bir gün biri bana senin matematik kafan yok dedi.
bende bunu aldım ve ona göre yaşamaya başladım.
taa ki 30 yaşıma kadar.
otuzuma geldiğimde ise üzerinde çalıştığım bir konuyu çözmeye çalışırken
sayfalara bakınca kelimeler arasında bir matematik örüntüsü gördüm.
aklımdakini çözmeye çalıştığım konuya uyguladım. peki sonuç?
mükemmel çözüm. dedim ulan bunu gerçekten ben mi yaptım?
matematik örüntüsünü kafama kazıdıktan sonra anlamadığım konulara uygulamaya başladım.
peki sonuç? mükemmel. örüntü her konuya göre ufak tefek değişikliklerle
bir çok konuyu çözüyor ama 30 yıl "bende matematik kafası yok" diye yaşadık ya
bir türlü inanasım gelmiyor bulduğum şeye. o yüzden buldum bir prof ve ona gösterdim
küçük bir hata dışında harika bir şey dedi.
eee ne oldu matematikten anlamayan bana?
benim neyi bulduğum hiç önemli değil,
önemli olan bize negatif söylenen bir şeyi hayatımız boyunca sorgulamadan kabullenmiş olmamız.
örüntüyü gördükten sonra ilk işim yazı yazmak oldu
çünkü lisedeki edebiyat hocam daha ilk dersin sonunda bana ;
- sen boşuna yırtma kendini edebiyat için, senden şair, yazar yada edebiyatçı çıkmaz... demişti.
otuzundan sonra başladım yazmaya hem de ne yazmak
1 deneme romanı
1 hikaye kitabı
yüzlerce buradaki gibi küçük hikayecikler
ve yarısı biten yeni bir roman
haaa 8 yıl futbol yazarlığı da cabası.
eee ne oldu benden edebiyatçı çıkmaz lafına?
önemli olan başkalarının değil bizim kendimizi tanımamızdır.
yapmak isteyipte yapamayacağımız ne olabilir?
tek bir cevap : hiçbirşey...
lütfen kendinizdeki potansiyeli araştırın,
deneyin kendinizi "bunu yapamam" dediğiniz şeylerde.
göreceksiniz ki bir çoğunu becerebileceksiniz.
iyi yaptıklarımıza yapışıp aynı döngüde dönmek yerine
sonunda ne olacağını bilmediklerimizle kendimize yeni pencereler açabiliriz...
hiç sormadı ihtiyacı olana sen kimsin diye.
ona gelen ve yardım isteyen herkese tanımıyor olmasına rağmen
ölümüne dek yardım etti.
çevresi ona "hayırsever" lakabı takmıştı ama günü geldi o da öldü.
ölümden sonra yolculuğu başladı,
önce bir mekana aldılar onu ve beklettiler ortama alışsın diye
ve sonra da huzura çıkardılar.
çıktığı huzurda o, kendinden sorumlu meleği ve
sorgulamayı yapacak diğer melekler vardı ve sorular sorulmaya başlandı,
önce kolay soru soruldu;
- hayatın boyunca ne yaptın?
cevapladı sakince ;
- ben bıkmadan usanmadan insanlara yardım ettim, iyilik yaptım
zaten sanırım önünüzdeki dosyada bunlar yazıyordur.
meleklerden biri sordu ona ;
- peki yazman gereken bir kitap vardı, onu neden yazmadın?
bizimki şaşırdı ;
- aman efendim ne kitabı ne yazması? ben hiç anlamam ki o işlerden.
lafı diğer melek aldı ve sordu ;
- peki o halde çocuklar için bestelemen gereken şarkıya ne oldu?
bizimki yine şaşırdı ve kekeledi ;
- efendim hayatım boyunca toplasanız 5 kere şarkı söylemişimdir o da duşta,
ben ne anlarım müzikten, besteden!!!
başka bir melek konuştu ;
- ya sokak çocukları için kurman gereken vakıf ve alman gereken ödüle ne oldu?
bizimki tam yine aman efendim diyecekken durur, derin bir nefes alır ve ;
- anladım... der ve devam eder ;
sanırım benim tekrar geri gönderilmem lazım...
harcıyoruz bilmeden kendimizi,
çünkü bilmiyoruz tanımıyoruz kendimizi.
yok yok ben onu yapamam diyoruz ve kabulleniyoruz yapamayacağımızı
bir kağıt alın ve sol tarafına yapamadıklarınızı sağına ise yapabildiklerinizi yazın
sağ taraf solun yarısına bile yetişmez
zira böyle yetiştirildik hepimiz. kendi potansiyelimizi tanıma fırsatı verilmeden.
hep idefix gibi yapışmış kafamıza "ben bunu yapamam"...
ortaokul ve lise yıllarımda bir kez olsun matematik dersinden ikmalsiz geçemedim ben.
her yıl matematik dedinmi ikmale kalır,
yaz boyunca sıkıntı içinde ben ne bok yicem diye endişelenirdim.
neden mi her yıl ikmale kalıyordum?
sebebi basit> küçükken bir gün biri bana senin matematik kafan yok dedi.
bende bunu aldım ve ona göre yaşamaya başladım.
taa ki 30 yaşıma kadar.
otuzuma geldiğimde ise üzerinde çalıştığım bir konuyu çözmeye çalışırken
sayfalara bakınca kelimeler arasında bir matematik örüntüsü gördüm.
aklımdakini çözmeye çalıştığım konuya uyguladım. peki sonuç?
mükemmel çözüm. dedim ulan bunu gerçekten ben mi yaptım?
matematik örüntüsünü kafama kazıdıktan sonra anlamadığım konulara uygulamaya başladım.
peki sonuç? mükemmel. örüntü her konuya göre ufak tefek değişikliklerle
bir çok konuyu çözüyor ama 30 yıl "bende matematik kafası yok" diye yaşadık ya
bir türlü inanasım gelmiyor bulduğum şeye. o yüzden buldum bir prof ve ona gösterdim
küçük bir hata dışında harika bir şey dedi.
eee ne oldu matematikten anlamayan bana?
benim neyi bulduğum hiç önemli değil,
önemli olan bize negatif söylenen bir şeyi hayatımız boyunca sorgulamadan kabullenmiş olmamız.
örüntüyü gördükten sonra ilk işim yazı yazmak oldu
çünkü lisedeki edebiyat hocam daha ilk dersin sonunda bana ;
- sen boşuna yırtma kendini edebiyat için, senden şair, yazar yada edebiyatçı çıkmaz... demişti.
otuzundan sonra başladım yazmaya hem de ne yazmak
1 deneme romanı
1 hikaye kitabı
yüzlerce buradaki gibi küçük hikayecikler
ve yarısı biten yeni bir roman
haaa 8 yıl futbol yazarlığı da cabası.
eee ne oldu benden edebiyatçı çıkmaz lafına?
önemli olan başkalarının değil bizim kendimizi tanımamızdır.
yapmak isteyipte yapamayacağımız ne olabilir?
tek bir cevap : hiçbirşey...
lütfen kendinizdeki potansiyeli araştırın,
deneyin kendinizi "bunu yapamam" dediğiniz şeylerde.
göreceksiniz ki bir çoğunu becerebileceksiniz.
iyi yaptıklarımıza yapışıp aynı döngüde dönmek yerine
sonunda ne olacağını bilmediklerimizle kendimize yeni pencereler açabiliriz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)