konuşuyorlar kendi aralarında,
biri hararetle başından geçen olayı diğerine anlatırken
karşısındaki hakim edasıyla pür dikkat onu dinliyor,
ve sonunda anlatandan dinleyene can alıcı soru geliyor ;
- abi sen söyle HAKSIZ MIYIM?...
hayatımın uzun bir süresi HAKLI olmak için uğraştım
ancak bir gün geldi ve anladım ki önemli olan
haklı olmak değil DOĞRU olmakmış.
haklılık insanın egosundan gelen
ve içi tam olarak egosal duygular barındıran bir terim.
ama doğruluk evrensel bir kavram.
bir olay oluyor peşinden ilk tepkimiz "haklıcılık"
peki diyelim ki haklı çıktın ama olay düzelmedi!!!
eee ne kazandık bu işten?
yaklaşık 12 yıl önce DOĞRULUK kelimesi ilk dikkatimi çektiğinde
oturup düşünmeye başlamıştım niye bu kelime beni bir anda böylesine çekti diye.
düşünmeye başladığında beyin durmadığından ötürü
bu sefer DOĞRULUK'un karşısında duran kelimelere baktım
ve dimdik ayakta duran HAKLICILIK kelimesini gördüm
tabi ki daha sonra ikisinin arasındaki fark,
bu farkın hayatımda yarattığı olumlu ve olumsuzluklar
bu olumlu yada olumsuzlukların geleceğime yansıması
vesaire vesaire
diye düşündükten sonra anladım ki eğer evrenle uyum içinde olmak istiyorsan
DOĞRU olman gerekiyor...
haklı olmak sadece o an için insanın içini rahatlatan
sonrasında ise karşısındakine kin duyması için
varlığını devam ettiren boş bir duygu.
12 yıl önce çıktığım bu yolda anladığım DOĞRULUK
bana hayatımda büyük başarılar kazandırdı
zira DOĞRULUK kendi içinde başarıya giden yoldaki
diğer ihtiyaçlarımızı da barındırıyor.
haklı olmak mı? doğru olmak mı?
iyice düşünün arasındaki farkı göreceksiniz.
görmekle kalmak istemeyenler ise
doğruluğu hayatlarına haklılık yerine kattıklarında ise
neler olacağını görecekler...
27 Mart 2012 Salı
2 Mart 2012 Cuma
Kıçına, Ayağına...
sabah kalkar işe gidersin
neredeyse tüm gün üstüne oturursun
yetmezmiş gibi akşam eve gelirsin
yatana kadar yine üstüne oturursun
uyurken aldığın desteği yazmıyorum bile.
kıçından bahsediyorum;
vücudun ikinci büyük hamalı olan kıçımızdan.
nedendir bilinmez belki de takılan isimlerdendir ama
kıçımıza hiç ilgi göstermeyiz.
gözünü seveni,
burnuna tapanı
hatta dişlerine tek tek isim vereni bile gördüm
ama kıçına gerekli değeri veren çok az.
kıçınızla konuşun,
ona tüm gün sizi çektiği için teşekkür edin.
ve tabi ki kesinlikle ona masaj yapın.
elinize biraz yağ alın ve kalçalarınızı ovun
ilk anda içiniz gıdıklanacak belki de huylanacaksınız
ama yapmaya devam edin
göreceksiniz ki bir kaç dakika sonra ovmayı bırakmış onu yoğurmaya başlamışınız.
adım gibi eminim yoğuracağınıza
zira hayatı boyunca gözden uzak kalmış kıçımıza birazcık ilgi gösterince
kıç coşuyor ve fazlasını istiyor.
yoğurun kalçalarınızı ama dediğim gibi ayalarınızı yağlayın ki canınız acımasın.
iki kalçaya da aynı özeni gösterin, aynı zamanı ayırın.
ve tabi bunları yaparken onlarla konuşmayı da unutmayın.
bunu bitirdikten sonra sıra asıl hammala gelecek : AYAKLARIMIZ...
tüm gün ya ayakkabı ya terlik ya da çorap içinde hapsolmuş yaşarlar
ama bir günde kalkıp "gık" bile demezler.
yürü dersin yürür
koş dersin koşar
dur dersin durur
zıpla dersin zıplar
ne dersek onu yapar
peki ya biz onlara ne yapıyoruz?
insanların büyük çoğunluğu ayaklarına dokunmayı boşverin
bakamazmış bile. ben demiyorum araştırmalar diyor.
nasıl bir iştir bu anlamak mümkün değil.
yıllarca her gün ne dersek onu yapan ayakçıklarımıza bakamıyoruz bile!!!
kalça yoğurmayı bitirince yine yağ ile başlayın ayaklarınıza masaj yapmaya
eliniz ayaklarınız üzerinde her dolaştığında ne kadar rahat edeceğinize inanamayacaksınız.
az biraz da baldırlarınızı da unutmayın lütfen.
kıçıma ve ayaklarıma fırsat bulduğum her an masaj yaparım,
masaj yapmakla da kalmam
onlara şükranlarımı bildiririm.
kıçımı, ayaklarımı seviyorum
ve biliyorum ki
onlarda beni seviyor.
kısacası win-win olayı.
eee daha güzeli var mı dünyada?...
neredeyse tüm gün üstüne oturursun
yetmezmiş gibi akşam eve gelirsin
yatana kadar yine üstüne oturursun
uyurken aldığın desteği yazmıyorum bile.
kıçından bahsediyorum;
vücudun ikinci büyük hamalı olan kıçımızdan.
nedendir bilinmez belki de takılan isimlerdendir ama
kıçımıza hiç ilgi göstermeyiz.
gözünü seveni,
burnuna tapanı
hatta dişlerine tek tek isim vereni bile gördüm
ama kıçına gerekli değeri veren çok az.
kıçınızla konuşun,
ona tüm gün sizi çektiği için teşekkür edin.
ve tabi ki kesinlikle ona masaj yapın.
elinize biraz yağ alın ve kalçalarınızı ovun
ilk anda içiniz gıdıklanacak belki de huylanacaksınız
ama yapmaya devam edin
göreceksiniz ki bir kaç dakika sonra ovmayı bırakmış onu yoğurmaya başlamışınız.
adım gibi eminim yoğuracağınıza
zira hayatı boyunca gözden uzak kalmış kıçımıza birazcık ilgi gösterince
kıç coşuyor ve fazlasını istiyor.
yoğurun kalçalarınızı ama dediğim gibi ayalarınızı yağlayın ki canınız acımasın.
iki kalçaya da aynı özeni gösterin, aynı zamanı ayırın.
ve tabi bunları yaparken onlarla konuşmayı da unutmayın.
bunu bitirdikten sonra sıra asıl hammala gelecek : AYAKLARIMIZ...
tüm gün ya ayakkabı ya terlik ya da çorap içinde hapsolmuş yaşarlar
ama bir günde kalkıp "gık" bile demezler.
yürü dersin yürür
koş dersin koşar
dur dersin durur
zıpla dersin zıplar
ne dersek onu yapar
peki ya biz onlara ne yapıyoruz?
insanların büyük çoğunluğu ayaklarına dokunmayı boşverin
bakamazmış bile. ben demiyorum araştırmalar diyor.
nasıl bir iştir bu anlamak mümkün değil.
yıllarca her gün ne dersek onu yapan ayakçıklarımıza bakamıyoruz bile!!!
kalça yoğurmayı bitirince yine yağ ile başlayın ayaklarınıza masaj yapmaya
eliniz ayaklarınız üzerinde her dolaştığında ne kadar rahat edeceğinize inanamayacaksınız.
az biraz da baldırlarınızı da unutmayın lütfen.
kıçıma ve ayaklarıma fırsat bulduğum her an masaj yaparım,
masaj yapmakla da kalmam
onlara şükranlarımı bildiririm.
kıçımı, ayaklarımı seviyorum
ve biliyorum ki
onlarda beni seviyor.
kısacası win-win olayı.
eee daha güzeli var mı dünyada?...
27 Şubat 2012 Pazartesi
Yeni Anlamlar...
kelime anlamlarına kafayı 14-15 yaşlarında iken takmıştım.
o dönemlerde oynadığım oyun
kafama takılan bir kelimeyi başka bir kelime ile eşleştirmekti.
aradan geçen zaman zarfında bir kelimenin "dip anlamını" kavrayabilmek için
farklı yollar öğrendim, keşfettim. özellikle kelime içindeki sessiz harfleri tutup
seslileri atıp onların yerine farklı sesliler koyarak aynı anlama gelen
kelimeleri gruplandırmak benim için tam bir oyundu.
ancak zaman geçtikçe günlük dilde kullandığım
ve insan için çok önemli bazı kelimelerin aslında üstüne yüklenen
anlamlar kadar önemli olmadıklarını görmeye başladım.
bu görüş ilk başlarda beni korkutmuştu zira sandviç kelimesinin
içeriğini ne kadar değiştirirsen değiştir insanı sarsmıyor/korkutmuyor
ancak ne zaman ki kelimeler derinleşmeye başladı işte o zamanlar korkmaya başladım
zira üzerinde oyun oynadığım kelimeler vicdan gibi, umut gibi, birlik gibi
kelimeler olunca aslında kelimenin kendisinin o kelimeye
yüklenen anlam kadar önemli olmadığını gördüm.
korkuya alışmaya başladığımda ise bu tip günlük yaşamda çok yer kaplayan
kelimelerin aslında içlerinin çoğunlukla boş olduğunu
ve toplum tarafından sanal olarak doldurulmuş olduklarını gördüm.
ve tabi atılan her adım, derine her gidiş bende yeni kapılar açtı.
taa ki belirli bir süre öncesine kadar. ve bir süre önce
hayatımda büyük porsiyon yer kaplayan bu kelimelerin anlamlarını
yeniden yazmanın zamanı geldiğine inandım.
yukarıda örneğini verdiğim bazı kelimelerin kafamdaki
sözlük anlamlarını yeniden yazdım ve kafama artık yeni manalarını yerleştirdim.
bunu yaptığım anda ilk farkettiğim şey "farklılaşmışlık" oldu.
evet bir kelimenin anlamını yeniden yaratmak insanı bir tekilliğe
bir yanlızlığa götürüyor ve bu gidişler karşıdaki insanlar tarafından çoğunlukla
"ya sen çok zor birisin" şeklinde yorumlanıyor
ancak içi ağırlıktan hafifliğe geçmiş yeni kelimelerimin kendimle yaptığım
düşünsel çarpışmalarımda beni ne kadar farklı yerlere götürdüğünü anlatamam.
dünya değişiyor,
doğa değişiyor,
ağaçlar,
su,
insan
kısacası bu yerküre üzerinde var olan herşey değişiyor ama
kelimelerin anlamları, içlerinde barındırdıkları değişmiyor!!!
bana göre burada bir yanlış var.
herşeyin değiştiği bir hayatta kelimelerin anlamı nasıl olabilir de
yüz yıl öncesi ile aynı kalabilir?
işte o zaman insan anlıyor ki insanı gelişimden geri tutan şey
kelimelerin manalarını yenileştirmemek.
bu blogta daha önceki umut gibi içi dolu ama anlamı bomboş bazı kelimeler ile
ilgili yazılar yazmıştım. zaten yazdıktan sonra da yeni anlamlı umut kelimesini
önce kafama sonra da hayatıma yerleştirip o şekilde düşünmeye başlayınca
hafiflediğimi hissettim. hissediyorum hatta bunu görüyorum.
sizin için ok önem taşıyan 5 kelimeyi bir kağıda yazın,
sonra her bir kelimeye aynı süreyi ayırarak o kelimenin sizin için
ne anlam ifade ettiğini yazın. sonra arkanıza yaslanıp çocukluğunuza,
bu kelimeleri hayatınızda ilk kullanmaya başladığını anlara dönün.
göreceksiniz ki o günlerden bu günlere o kelimeler hiç anlam değiştirmemiş.
hayatınızı değiştirmek istiyorsanız önce kelimelerin anlamını değiştirin.
hemde en can alıcı kelimelerin. örnek mi?
vicdan
ahlak
birlik olmak
din
Allah
cesaret
kardeş
sevgi
bu listeye istediğiniz kelimeyi ekleyebilirsiniz.
bunu yapınca göreceksiniz ki sanki bu kelimelerin sizdeki
eski anlamları sanki bacağınızdan yapışmış sizi hep dibe doğru çekmek istiyorlar.
yenilenin, anlamları yenileyin. korkmayın bir şey olmuyor...
o dönemlerde oynadığım oyun
kafama takılan bir kelimeyi başka bir kelime ile eşleştirmekti.
aradan geçen zaman zarfında bir kelimenin "dip anlamını" kavrayabilmek için
farklı yollar öğrendim, keşfettim. özellikle kelime içindeki sessiz harfleri tutup
seslileri atıp onların yerine farklı sesliler koyarak aynı anlama gelen
kelimeleri gruplandırmak benim için tam bir oyundu.
ancak zaman geçtikçe günlük dilde kullandığım
ve insan için çok önemli bazı kelimelerin aslında üstüne yüklenen
anlamlar kadar önemli olmadıklarını görmeye başladım.
bu görüş ilk başlarda beni korkutmuştu zira sandviç kelimesinin
içeriğini ne kadar değiştirirsen değiştir insanı sarsmıyor/korkutmuyor
ancak ne zaman ki kelimeler derinleşmeye başladı işte o zamanlar korkmaya başladım
zira üzerinde oyun oynadığım kelimeler vicdan gibi, umut gibi, birlik gibi
kelimeler olunca aslında kelimenin kendisinin o kelimeye
yüklenen anlam kadar önemli olmadığını gördüm.
korkuya alışmaya başladığımda ise bu tip günlük yaşamda çok yer kaplayan
kelimelerin aslında içlerinin çoğunlukla boş olduğunu
ve toplum tarafından sanal olarak doldurulmuş olduklarını gördüm.
ve tabi atılan her adım, derine her gidiş bende yeni kapılar açtı.
taa ki belirli bir süre öncesine kadar. ve bir süre önce
hayatımda büyük porsiyon yer kaplayan bu kelimelerin anlamlarını
yeniden yazmanın zamanı geldiğine inandım.
yukarıda örneğini verdiğim bazı kelimelerin kafamdaki
sözlük anlamlarını yeniden yazdım ve kafama artık yeni manalarını yerleştirdim.
bunu yaptığım anda ilk farkettiğim şey "farklılaşmışlık" oldu.
evet bir kelimenin anlamını yeniden yaratmak insanı bir tekilliğe
bir yanlızlığa götürüyor ve bu gidişler karşıdaki insanlar tarafından çoğunlukla
"ya sen çok zor birisin" şeklinde yorumlanıyor
ancak içi ağırlıktan hafifliğe geçmiş yeni kelimelerimin kendimle yaptığım
düşünsel çarpışmalarımda beni ne kadar farklı yerlere götürdüğünü anlatamam.
dünya değişiyor,
doğa değişiyor,
ağaçlar,
su,
insan
kısacası bu yerküre üzerinde var olan herşey değişiyor ama
kelimelerin anlamları, içlerinde barındırdıkları değişmiyor!!!
bana göre burada bir yanlış var.
herşeyin değiştiği bir hayatta kelimelerin anlamı nasıl olabilir de
yüz yıl öncesi ile aynı kalabilir?
işte o zaman insan anlıyor ki insanı gelişimden geri tutan şey
kelimelerin manalarını yenileştirmemek.
bu blogta daha önceki umut gibi içi dolu ama anlamı bomboş bazı kelimeler ile
ilgili yazılar yazmıştım. zaten yazdıktan sonra da yeni anlamlı umut kelimesini
önce kafama sonra da hayatıma yerleştirip o şekilde düşünmeye başlayınca
hafiflediğimi hissettim. hissediyorum hatta bunu görüyorum.
sizin için ok önem taşıyan 5 kelimeyi bir kağıda yazın,
sonra her bir kelimeye aynı süreyi ayırarak o kelimenin sizin için
ne anlam ifade ettiğini yazın. sonra arkanıza yaslanıp çocukluğunuza,
bu kelimeleri hayatınızda ilk kullanmaya başladığını anlara dönün.
göreceksiniz ki o günlerden bu günlere o kelimeler hiç anlam değiştirmemiş.
hayatınızı değiştirmek istiyorsanız önce kelimelerin anlamını değiştirin.
hemde en can alıcı kelimelerin. örnek mi?
vicdan
ahlak
birlik olmak
din
Allah
cesaret
kardeş
sevgi
bu listeye istediğiniz kelimeyi ekleyebilirsiniz.
bunu yapınca göreceksiniz ki sanki bu kelimelerin sizdeki
eski anlamları sanki bacağınızdan yapışmış sizi hep dibe doğru çekmek istiyorlar.
yenilenin, anlamları yenileyin. korkmayın bir şey olmuyor...
10 Şubat 2012 Cuma
Kar, Sabır, Bilgi...
kar yağıyor ya durmadan,
çıktım balkona izlemek için
zira doğa çok bağımsız, hiç insan gibi değil
yağacağım dediğinde yağıyor, duracağım dediğinde duruyor.
çok severim doğanın bu bağımsız duruşuna.
neyse dolambaça sokmayalım lafı ;
kar doğanın en sessiz halidir.
dikkat etmişsinizdir kar yağarken doğayı bilinmez bir sessizlik kaplar.
çıt çıkmaz o an hiç bir şeyden, kuş bile ciklemez.
tüm doğa ve ona ait olanlar sanki kara saygı gösterir gibisinden
susar ve kenara çekilip sahneyi kara bırakırlar.
işte kara duyulan bu saygı doğayı anlayıp kendimize katabileceğimiz bir derstir aslında.
kar hiç telaş etmez yağarken, yağmur gibi aceleye getirmez işini.
yavaş yavaş dökülür gökten ve düşeceği yerin planını yapmaz.
yani sabırlıdır kar. doğa da karın bu sabrına sabırla bekleyerek karşılık verir.
zira doğa karın yağmasındaki hayrı, getirip götüreceklerini çok iyi bilir.
karın yağışını seyredip bu yazdıklarımı düşünürken
doğanın gösterdiği sabrı da düşündüm.
dedim doğa gibi sabırlı olmak için insanın neye ihtiyacı var?
düşününce de buldum : sabır ancak ve ancak bilgi ile gelir.
bilgilendikçe sabretmeyi öğrenebiliyoruz.
doğa yaradılışı itibarı ile bu konuda bizden önde,
bizden önde olanın izlediği yolu anlayıp, takip edersek
o zaman bizde bir gün doğanın sabrına ve bileliğine ulaşabiliriz.
ama işe başlamak için ihtiyacımız olan ilk anahtar bilgi.
peki ne hakkında bilgi? bilginin boşu dolusu olmaz.
herşey hakkındaki bilgi bizi sabır konusunda bir adım öteye taşır.
bilgili olmak için önce istemek sonra kendimize zaman vermek gerekir.
örneğin kırmızı elma dalında iken önce çiçek oluyor sonra yemiş haline geliyor
daha sonra yeşil oluyor ve en sonunda yenebilecek hale geliyor.
ne yaparsak yapalım bu süreci uzatamıyor yada kısaltamıyoruz.
zira elma ağacındaki tohum önce çiçek olmak istiyor ve bunun için kendine zaman veriyor
sabrediyor, bekliyor ve yemiş haline geliyor.
yine fırlamıyor yırtık dondan fırlar gibi : aaaa hadi ben oldum artık demiyor.
yine bekliyor taa ki yeşil olana kadar ve en sonunda mükemmellik derecesine
yani kırmızı haline ulaşıyor ve yenebilir oluyor.
kara baktım bunları gördüm...
çıktım balkona izlemek için
zira doğa çok bağımsız, hiç insan gibi değil
yağacağım dediğinde yağıyor, duracağım dediğinde duruyor.
çok severim doğanın bu bağımsız duruşuna.
neyse dolambaça sokmayalım lafı ;
kar doğanın en sessiz halidir.
dikkat etmişsinizdir kar yağarken doğayı bilinmez bir sessizlik kaplar.
çıt çıkmaz o an hiç bir şeyden, kuş bile ciklemez.
tüm doğa ve ona ait olanlar sanki kara saygı gösterir gibisinden
susar ve kenara çekilip sahneyi kara bırakırlar.
işte kara duyulan bu saygı doğayı anlayıp kendimize katabileceğimiz bir derstir aslında.
kar hiç telaş etmez yağarken, yağmur gibi aceleye getirmez işini.
yavaş yavaş dökülür gökten ve düşeceği yerin planını yapmaz.
yani sabırlıdır kar. doğa da karın bu sabrına sabırla bekleyerek karşılık verir.
zira doğa karın yağmasındaki hayrı, getirip götüreceklerini çok iyi bilir.
karın yağışını seyredip bu yazdıklarımı düşünürken
doğanın gösterdiği sabrı da düşündüm.
dedim doğa gibi sabırlı olmak için insanın neye ihtiyacı var?
düşününce de buldum : sabır ancak ve ancak bilgi ile gelir.
bilgilendikçe sabretmeyi öğrenebiliyoruz.
doğa yaradılışı itibarı ile bu konuda bizden önde,
bizden önde olanın izlediği yolu anlayıp, takip edersek
o zaman bizde bir gün doğanın sabrına ve bileliğine ulaşabiliriz.
ama işe başlamak için ihtiyacımız olan ilk anahtar bilgi.
peki ne hakkında bilgi? bilginin boşu dolusu olmaz.
herşey hakkındaki bilgi bizi sabır konusunda bir adım öteye taşır.
bilgili olmak için önce istemek sonra kendimize zaman vermek gerekir.
örneğin kırmızı elma dalında iken önce çiçek oluyor sonra yemiş haline geliyor
daha sonra yeşil oluyor ve en sonunda yenebilecek hale geliyor.
ne yaparsak yapalım bu süreci uzatamıyor yada kısaltamıyoruz.
zira elma ağacındaki tohum önce çiçek olmak istiyor ve bunun için kendine zaman veriyor
sabrediyor, bekliyor ve yemiş haline geliyor.
yine fırlamıyor yırtık dondan fırlar gibi : aaaa hadi ben oldum artık demiyor.
yine bekliyor taa ki yeşil olana kadar ve en sonunda mükemmellik derecesine
yani kırmızı haline ulaşıyor ve yenebilir oluyor.
kara baktım bunları gördüm...
3 Şubat 2012 Cuma
Facebook'ta...
1.- doğum günü mesajlarına
2.- her gün sağdan soldan okunan özlü sözleri ders verir gibi duvarına taşıyanlara
3.- facebook olmadan nefes bile alamayanlara
4.- herkesin bildiği şarkıları defalarca tekrar tekrar dinletmeye çalışanlara
5.- gittiği yeri noktasına kadar yazanlara
6.- yakınlarını kaybedenlerin kayıplarını sayfalarına yazmalarına
7.- bu ilanları görüp çooook üzüldüm mesajı atanlara
8.- çooook üzüldüm mesajı attıktan 30 saniye sonra başkasının mutlu bir mesajına gülebilenlere
ve facebook'ta bunun gibi herşeye kıl oluyorum.
adam siteyi sanki herşeyimizle teslim olalım diye yapmış, tövbe tövbe.
ve tabi son olarak geçenlerde gördüğüm aşağıdaki mesajı yazanlara
ötesi kıl oluyorum...
yazılan mesaj : ayy facebook olmasa napardık!!!!!
altına yapardın hayret bir şey yahu.
ne yapacaksın kafanı çalıştırırdın.
ama zor iş dimi...
2.- her gün sağdan soldan okunan özlü sözleri ders verir gibi duvarına taşıyanlara
3.- facebook olmadan nefes bile alamayanlara
4.- herkesin bildiği şarkıları defalarca tekrar tekrar dinletmeye çalışanlara
5.- gittiği yeri noktasına kadar yazanlara
6.- yakınlarını kaybedenlerin kayıplarını sayfalarına yazmalarına
7.- bu ilanları görüp çooook üzüldüm mesajı atanlara
8.- çooook üzüldüm mesajı attıktan 30 saniye sonra başkasının mutlu bir mesajına gülebilenlere
ve facebook'ta bunun gibi herşeye kıl oluyorum.
adam siteyi sanki herşeyimizle teslim olalım diye yapmış, tövbe tövbe.
ve tabi son olarak geçenlerde gördüğüm aşağıdaki mesajı yazanlara
ötesi kıl oluyorum...
yazılan mesaj : ayy facebook olmasa napardık!!!!!
altına yapardın hayret bir şey yahu.
ne yapacaksın kafanı çalıştırırdın.
ama zor iş dimi...
24 Ocak 2012 Salı
Şablon...
tanıdığımız her kişi hakkında aklımızda bir şablon vardırbu şablon o kişi ile aramızda geçen olaylara göre şekillenir
ve buna göre olacak olaylar henüz olmadan o kişinin
neye nasıl tepki vereceği hakkında bir fikrimiz oluşur.
burada problem, kafamızdaki şablonun çoğunlukla aynı kalmasıdır.
örnek verecek olursak biri sizinle her konuşmasında yüksek sesle konuşuyor olsun
o kişinin bir kaç kez size yüksek sesle konuşmasına izin verirsiniz
ama zamanı geldiğinde o kişiye neden benimle yüksek sesle konuşuyorsun diye sorarsınız
kişi bunun farkına varıp sizinle bir sonraki konuşmasında ses tonunu ayarlar
bu örneğe devam edelim zira sorun bunun biraz ötesinde.
diyelimki bu kişi uyarınıza sonraki 10 konuşmasında dikkat edip
sizinle yüksek sesle konuşmamış olsun ancak 11. seferinde yüksek sesle konuşursa
ilk yaptığımız iş aklımıza yerleşmiş olan şablonun otomatik olarak işlemesi
ve o kişiye "sana daha öncede bana yüksek sesle konuşma" demiştim demek olacaktır.
peki o kişinin 10 sefer gösterdiği çaba ne oldu??? tek kelime ile çöpe gitti.
o kişi alışık olduğu düzenin dışına sizin uyarınızla çıkmaya çalışması,
sizinle alçak sesle konuşmak için kendine telkinde bulunması,
çabalaması ve tüm verdiği uğraşa ne olacak???
10 kere sizin istediğiniz gibi konuşsa bile bir kere aynı hatayı yaptığında ise
o kişiye hemen yapıştırıyoruz lafı ;
zaten seninle hep aynı sorunu yaşıyorum...
haydaaa yahu bir dur, bir nefeslen, bir geriye dönük
o kişinin verdiği çabayı düşün, hemen kurban etme.
değişmek dünyanın en zor şeyi.
kendimiz için çok üstüne düşmesekte karşımızdakiler için
hemen olsun, değişsin istiyoruz.
lütfen insanlara şans verin ve onlara değişebilecekleri yönünde destek olun.
eğer çabayı görüyorsanız onu idam etmeyin,
aynı yanlışı birkaç sefer yapmayıp sonrasında tekrar yapıyorsa
ona bunudaha önce kullandığınızdan daha farklı bir şekilde anlatmaya çalışın.
bu karşınızdaki ile iletişiminizde iletişimi rahatlatacak noktadır.
peki kendinizdeki otomatik şablonu nasıl değiştireceksiniz?
gördüğünüz üzere karşıdakinden beklentimiz onun değişmesi yönünde
peki kendimizi, aklımızdaki otomatik şablonları değiştirmek?
unutmayalım ki evren dualite üzerine kurulmuştur.
dişinin erkeği, etkinin tepkisi, yavaşın hızlısı ve daha niceleri
bize evrenin işleyişini çok güzel anlatıyor.
karşımızdakinin değişmesini istiyorsak işe önce
kendi otomatik şablonlarımızdan başlamalıyız...
ve buna göre olacak olaylar henüz olmadan o kişinin
neye nasıl tepki vereceği hakkında bir fikrimiz oluşur.
burada problem, kafamızdaki şablonun çoğunlukla aynı kalmasıdır.
örnek verecek olursak biri sizinle her konuşmasında yüksek sesle konuşuyor olsun
o kişinin bir kaç kez size yüksek sesle konuşmasına izin verirsiniz
ama zamanı geldiğinde o kişiye neden benimle yüksek sesle konuşuyorsun diye sorarsınız
kişi bunun farkına varıp sizinle bir sonraki konuşmasında ses tonunu ayarlar
bu örneğe devam edelim zira sorun bunun biraz ötesinde.
diyelimki bu kişi uyarınıza sonraki 10 konuşmasında dikkat edip
sizinle yüksek sesle konuşmamış olsun ancak 11. seferinde yüksek sesle konuşursa
ilk yaptığımız iş aklımıza yerleşmiş olan şablonun otomatik olarak işlemesi
ve o kişiye "sana daha öncede bana yüksek sesle konuşma" demiştim demek olacaktır.
peki o kişinin 10 sefer gösterdiği çaba ne oldu??? tek kelime ile çöpe gitti.
o kişi alışık olduğu düzenin dışına sizin uyarınızla çıkmaya çalışması,
sizinle alçak sesle konuşmak için kendine telkinde bulunması,
çabalaması ve tüm verdiği uğraşa ne olacak???
10 kere sizin istediğiniz gibi konuşsa bile bir kere aynı hatayı yaptığında ise
o kişiye hemen yapıştırıyoruz lafı ;
zaten seninle hep aynı sorunu yaşıyorum...
haydaaa yahu bir dur, bir nefeslen, bir geriye dönük
o kişinin verdiği çabayı düşün, hemen kurban etme.
değişmek dünyanın en zor şeyi.
kendimiz için çok üstüne düşmesekte karşımızdakiler için
hemen olsun, değişsin istiyoruz.
lütfen insanlara şans verin ve onlara değişebilecekleri yönünde destek olun.
eğer çabayı görüyorsanız onu idam etmeyin,
aynı yanlışı birkaç sefer yapmayıp sonrasında tekrar yapıyorsa
ona bunudaha önce kullandığınızdan daha farklı bir şekilde anlatmaya çalışın.
bu karşınızdaki ile iletişiminizde iletişimi rahatlatacak noktadır.
peki kendinizdeki otomatik şablonu nasıl değiştireceksiniz?
gördüğünüz üzere karşıdakinden beklentimiz onun değişmesi yönünde
peki kendimizi, aklımızdaki otomatik şablonları değiştirmek?
unutmayalım ki evren dualite üzerine kurulmuştur.
dişinin erkeği, etkinin tepkisi, yavaşın hızlısı ve daha niceleri
bize evrenin işleyişini çok güzel anlatıyor.
karşımızdakinin değişmesini istiyorsak işe önce
kendi otomatik şablonlarımızdan başlamalıyız...
6 Ocak 2012 Cuma
Anam Anammm...
pakize suda televizyonda sokakta yürüyen halka basit sorular sorup
neyi ne kadar bildiğimizi kabak gibi ortaya çıkarıyor.
son izlediğim programında sorduğu soru şu ;
- 1 yılda kaç hafta vadır?
evet yanlış okumadınız, sokaktan geçen
yaşlısı-genci, güzeli-çirkinini çevirip,sağcısı-solcusu aynen bu soruyu sordu.
halkımızın vediği cevaplara bir göz atalım ;
- eeeee 4!!! yok o aydı, yılda hmmmm zor soru!!!
- 52
- 48
- valla yeni uyandım!!!
- şimdii hesaplayalımm hmm 1 ayda 4 hafta varsa 1 yıldaaaaa e basitmiş canım 44!!!
- 52
- 40 falandır sanırım!!!
- ay ne bileyim ben!!!
- hangi takvime göre!!!
- 52
- 46!!!
- ben anlamam öyle işlerden!!!
- aa utanırım ben yanımdakine sor!!!
- 52
- 43!!!
bu böyle uzayıp gidiyor.
ortalama 3 kişiden 1'i doğru cevap veriyor, diğerleri ise içler acısı.
anam anammm ben başka ne diyeyim ki?
!!!
neyi ne kadar bildiğimizi kabak gibi ortaya çıkarıyor.
son izlediğim programında sorduğu soru şu ;
- 1 yılda kaç hafta vadır?
evet yanlış okumadınız, sokaktan geçen
yaşlısı-genci, güzeli-çirkinini çevirip,sağcısı-solcusu aynen bu soruyu sordu.
halkımızın vediği cevaplara bir göz atalım ;
- eeeee 4!!! yok o aydı, yılda hmmmm zor soru!!!
- 52
- 48
- valla yeni uyandım!!!
- şimdii hesaplayalımm hmm 1 ayda 4 hafta varsa 1 yıldaaaaa e basitmiş canım 44!!!
- 52
- 40 falandır sanırım!!!
- ay ne bileyim ben!!!
- hangi takvime göre!!!
- 52
- 46!!!
- ben anlamam öyle işlerden!!!
- aa utanırım ben yanımdakine sor!!!
- 52
- 43!!!
bu böyle uzayıp gidiyor.
ortalama 3 kişiden 1'i doğru cevap veriyor, diğerleri ise içler acısı.
anam anammm ben başka ne diyeyim ki?
!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)