hayatımda nefret ettiğim insan sayısı : 0
10 yıldan fazla süredir devamlı kızgın olduğum insan sayısı : 1
10 yıldan kısa süredir devamlı kızgın olduğum insan sayısı : 6
son 5 yılda ara ara kızgınlığımın tekrarlandığı insan sayısı : 4
son 5 yılda benden nefret eden insan sayısı : bilmiyorum
son 5 yılda ara ara bana olan kızgınlığını tekrar eden kişi sayısı : 3
günlük kızdığım insan sayısı : günlere göre değişse de ortalama 10
son 5 yılda hayatımdan çıkardığım insan sayısı : 1
geçenlerde kafa doktoruma şuna buna kızıyorum,
benim durum iyi değil galiba gibisinden bir mesaj gönderdim.
ama sonra durup düşündüm ve dedim ki
benim 5 yıllık kendimi kontrol sürem gelmiş.
kontrol ettim sonuçlar yukarıda.
göründüğü kadar da karanlık değilmiş tablo
hatta aydınlanmış bile diyebilirim
zira her hesaplaşmamı bir kenara insanların isimleri ile not ediyor ve saklıyorum
bir sonraki hesaplaşma vakti geldiğinde o kağıdı çıkarıyorum
ve isimleri kontrol ediyorum.
işte bu sefer uzun süreden beri ilk kez pozitife gidiş başlamış
şöyle ki bir önceki hesaplaşmamda nefret ettiğim insan sayısı 1 iken şimdi 0
yani hayatımda beni nefret duygusuna iten kişi ile olayımı bitirmişim.
bu ne demek? beni negatife çeken kişi artık beni oraya çekemediğine göre
ona harcadığım negatif zaman ve duyguyu
istediğim takdirde pozitif olarak başkasına/başkalarına yansıtabilirim.
diğer sorulardaki rakamlar bir aşağı bir yukarı neredeyse aynı
ancak beni sevindiren nokta günlük kızgınlıklarımdaki isimlerin bir kısmının değişmesi.
bu değişim hayatıma son 5 yılda bir sürü başka insan girmesinden değil
bir şekilde benim o kişi/kişilerle aramı düzeltmiş olmam.
yukarıdaki hesaplaşmayı ilk yapmaya başladığımda (1997)
çok rahatsız olmuş, kızmış bağırmıştım
ama yapmaya devam ettikçe rahatladım ve bunu sevmeye başladım.
bu hesaplaşma bana kendi kendime
dürüst olmayı,
duygularımı dinlemeyi
ve kendi tekamülümde yürüyebilme şansını verdi.
kısacası kişinin belirli sürelerle
kendi ile hesaplaşması kişiye kendisi hakkında
çok çok önemli ipuçları veriyor.
kendinizi gerçekten tanımak
ve kendinizi gerçek anlamda kabul etmek istiyorsanız
bu bir yol olabilir...
21 Kasım 2012 Çarşamba
24 Eylül 2012 Pazartesi
Yürek Lazım...
severim atasözlerini,
tabi saçma olmayanları
bazıları öyle bir ders verir ki sabaha kadar düşünür dururum
ama bazıları da komedinin önde gidenidir.
sevdiğim ve üzerine özellikle düşündüklerim arasındakilerden biri ;
doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar...
bu atasözüne her yerinden bakarım,incelerim, anlamaya çalışırım.
hepi topu toplamında 5 kelime olan bu söz içinde alt başlıklar halinde
bir çok farklı anlamlarda barındırır.
açık olmak gerekirse bu ülke insanına bu kadar yakışan atasözü de pek azdır.
bu ülkedeki neredeyse hiç kimse karşısındakinin
ona doğruyu söylemesinden mutlu olmuyor.
insanların büyük bir çoğunluğu bir aldatmacanın içinde
yaşamlarına devam ediyorlar.
üzücü olan nokta ise bu insanlar bunu bilmelerine rağmen devam etmeleri.
çevir sokaktan birine sor ;
- senin için iyi arkadaş,dost ne demektir? diye...
ilk vereceği cevap "kafaca en iyi anlaştığım kişidir" diyecektir.
bu soruya verilen ilk otomatik cevap budur.
ama bu yanıtı veren kişiye ;
- peki ya dostun senin hakkında sana yanlışlarını söylüyorsa? diye sorarsanız
önce "olsun canım dost acı söyler" diye başka bir otomatik cevap verecektir.
ancak çevremize baktığımızda görüyoruz ki
eğer arkadaşım benimle aynı şekilde düşünmüyorsa arkadaşım değildir
tadında bir sürü arkadaşlık görebiliriz.
çocukluğumdan beri gördüğüm her yanlışı çekinmeden
dile getirebileceğim dostluklar aradım.
buldum mu? evet ama tabi ki çok az.
ama anladığım bir tek şey var ki
o da bu ülke insanı eleştiriyi kesinlikle hiç sevmiyor.
eleştiri yapanı ise yanında bile tutmuyor.
yani eleştiriyi, yapılan kişiyi ileriye
götürecek bir kelam ordusu olarak göremiyoruz.
hal böyle olunca ve bu hastalık toplumu sarınca
ortaya körlerin sağırlarla birbirlerini ağırladıkları,
doğruyu söyleyenlerin ise oradan oraya savrulduğu bir toplum çıkıyor ortaya.
insan eleştirilmekten neden korkar?
yanlışı su yüzüne çıkacağı için.
bu toplumda insanlar başkası onun yanlışını görürse/bulursa rezil olacağını
ve karşıdakinin gözünde değerini kaybedeceğine inanıyor.
işte bu yüzden ortaya ya ikiyüzlü/yalancı ya da körler/sağırlar örnekli kişiler ortaya çıkıyor.
aslında hepimiz durumun farkındayız zira eğer ortada
evrensel bir doğru varsa, insanın içi o doğruyu ne kadar değiştirmek istese de beceremez
ve değiştiremediği şey içinde uhte olarak kalır. sanki hiç geçmeyen bir yara gibi.
evet herkesin herşeyin farkında ama ortaya çıkıp bir babayiğit gibi
gerçekleri söylemekten korkuyor insanlar.
neden korkuyor?
ilk sebebi bunu söyleyecek kişinin söyleyeceği kişi tarafından artık sevilmeyeceğini düşünmesi.
peki ikincisi?
yanlız kalmaktan korkuyor.
toplumun büyük yüzdesi körler/sağırlar dengesinde yaşadığı için
doğruyu söyleyen adam yanlız kalır.
ama kalkıp sokakta birine sorarsan
aaa olur mu öyle şey, darağacına gitsem gerçekleri söylemekten vazgeçmem der.
(yalanın önde gideni)...
gerçekleri söylemek gerçekten yürek isteyen bir iş.
denedim/deniyorum oradan biliyorum :)
bazen çok zor oluyor,gerçekten çok zor oluyor
ama o zamanlarda da aklıma tek bir söz geliyor ki o da ATA'mın sözü ;
- muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur...
işte korkudan kurtulmanın yolları kitabı ders 1 ;
MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR...
tabi saçma olmayanları
bazıları öyle bir ders verir ki sabaha kadar düşünür dururum
ama bazıları da komedinin önde gidenidir.
sevdiğim ve üzerine özellikle düşündüklerim arasındakilerden biri ;
doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar...
bu atasözüne her yerinden bakarım,incelerim, anlamaya çalışırım.
hepi topu toplamında 5 kelime olan bu söz içinde alt başlıklar halinde
bir çok farklı anlamlarda barındırır.
açık olmak gerekirse bu ülke insanına bu kadar yakışan atasözü de pek azdır.
bu ülkedeki neredeyse hiç kimse karşısındakinin
ona doğruyu söylemesinden mutlu olmuyor.
insanların büyük bir çoğunluğu bir aldatmacanın içinde
yaşamlarına devam ediyorlar.
üzücü olan nokta ise bu insanlar bunu bilmelerine rağmen devam etmeleri.
çevir sokaktan birine sor ;
- senin için iyi arkadaş,dost ne demektir? diye...
ilk vereceği cevap "kafaca en iyi anlaştığım kişidir" diyecektir.
bu soruya verilen ilk otomatik cevap budur.
ama bu yanıtı veren kişiye ;
- peki ya dostun senin hakkında sana yanlışlarını söylüyorsa? diye sorarsanız
önce "olsun canım dost acı söyler" diye başka bir otomatik cevap verecektir.
ancak çevremize baktığımızda görüyoruz ki
eğer arkadaşım benimle aynı şekilde düşünmüyorsa arkadaşım değildir
tadında bir sürü arkadaşlık görebiliriz.
çocukluğumdan beri gördüğüm her yanlışı çekinmeden
dile getirebileceğim dostluklar aradım.
buldum mu? evet ama tabi ki çok az.
ama anladığım bir tek şey var ki
o da bu ülke insanı eleştiriyi kesinlikle hiç sevmiyor.
eleştiri yapanı ise yanında bile tutmuyor.
yani eleştiriyi, yapılan kişiyi ileriye
götürecek bir kelam ordusu olarak göremiyoruz.
hal böyle olunca ve bu hastalık toplumu sarınca
ortaya körlerin sağırlarla birbirlerini ağırladıkları,
doğruyu söyleyenlerin ise oradan oraya savrulduğu bir toplum çıkıyor ortaya.
insan eleştirilmekten neden korkar?
yanlışı su yüzüne çıkacağı için.
bu toplumda insanlar başkası onun yanlışını görürse/bulursa rezil olacağını
ve karşıdakinin gözünde değerini kaybedeceğine inanıyor.
işte bu yüzden ortaya ya ikiyüzlü/yalancı ya da körler/sağırlar örnekli kişiler ortaya çıkıyor.
aslında hepimiz durumun farkındayız zira eğer ortada
evrensel bir doğru varsa, insanın içi o doğruyu ne kadar değiştirmek istese de beceremez
ve değiştiremediği şey içinde uhte olarak kalır. sanki hiç geçmeyen bir yara gibi.
evet herkesin herşeyin farkında ama ortaya çıkıp bir babayiğit gibi
gerçekleri söylemekten korkuyor insanlar.
neden korkuyor?
ilk sebebi bunu söyleyecek kişinin söyleyeceği kişi tarafından artık sevilmeyeceğini düşünmesi.
peki ikincisi?
yanlız kalmaktan korkuyor.
toplumun büyük yüzdesi körler/sağırlar dengesinde yaşadığı için
doğruyu söyleyen adam yanlız kalır.
ama kalkıp sokakta birine sorarsan
aaa olur mu öyle şey, darağacına gitsem gerçekleri söylemekten vazgeçmem der.
(yalanın önde gideni)...
gerçekleri söylemek gerçekten yürek isteyen bir iş.
denedim/deniyorum oradan biliyorum :)
bazen çok zor oluyor,gerçekten çok zor oluyor
ama o zamanlarda da aklıma tek bir söz geliyor ki o da ATA'mın sözü ;
- muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur...
işte korkudan kurtulmanın yolları kitabı ders 1 ;
MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR...
21 Eylül 2012 Cuma
Geçmiş Hayatlar...
insan oldu olası geçmiş yaşamlarının peşinde koşmuştur.
acaba kimdim? nerede yaşamışım?
hangi zamanda yaşamışım?erkek/kadın mıydım? vesaire vesaire vesaire.
hiç bir zaman anlayamadım insanın neden geçmişinde kim olduğunu merak etmesini
zira adı üstünde "geçmiş" yani geçmişte kim olduğunu bilmek,
sana bu hayatında ne katabilir hiç düşündün mü?
büyük ihtimalle düşünmedin. peki neden bu merak?
hadi diyelim bildin ee ne oldu? saçların yeşil mi çıkacak veya boyun 4 metre 10 santim mi olacak?
testler mestler sürüsüne bereket şey var bu geçmiş hayatla ilgili.
merak eder dururum bir insan bu testleri neden yapar acaba diye.
birde baktım ki facebook'ta moda olmuş geçmiş hayatında kim/ne olduğunu bulmak.
ama adım gibi eminim ki bulan bulduktan 1 saat sonra unutuyordur.
peki o zaman ne işe yarıyor bu?
hadi diyelim ki testi yaptın ve geçmiş yaşamında Kristof Colomb olduğunu anladın
eee ne olacak? bir gemiye atlayıp dünya seyahatine mi çıkacaksın?
yoooo hayatında hiçbir şey değişmeyecek.
peki o halde hayatımda hiçbirşeyi değiştirmeyecek bir şeye neden vakit harcayayım ki?
bunun gibi geçmişte kalmış ve bugünkü hayatına değer katmayacak işlerle uğraşacağına
gelecekle uğraşsan daha iyi olmaz mı?
geleceği şekillendirmek,
geleceği daha isteyerek bugüne yaklaştırmak,
gelecekte hayal ettiklerin, olmasını istediklerin için planlar yapsan?
yani uzun lafın kısası kıçı kırık işlerle uğraşmak yerine
bizden sonraki nesiller için elle tutulur birşeyler yapsak?...
acaba kimdim? nerede yaşamışım?
hangi zamanda yaşamışım?erkek/kadın mıydım? vesaire vesaire vesaire.
hiç bir zaman anlayamadım insanın neden geçmişinde kim olduğunu merak etmesini
zira adı üstünde "geçmiş" yani geçmişte kim olduğunu bilmek,
sana bu hayatında ne katabilir hiç düşündün mü?
büyük ihtimalle düşünmedin. peki neden bu merak?
hadi diyelim bildin ee ne oldu? saçların yeşil mi çıkacak veya boyun 4 metre 10 santim mi olacak?
testler mestler sürüsüne bereket şey var bu geçmiş hayatla ilgili.
merak eder dururum bir insan bu testleri neden yapar acaba diye.
birde baktım ki facebook'ta moda olmuş geçmiş hayatında kim/ne olduğunu bulmak.
ama adım gibi eminim ki bulan bulduktan 1 saat sonra unutuyordur.
peki o zaman ne işe yarıyor bu?
hadi diyelim ki testi yaptın ve geçmiş yaşamında Kristof Colomb olduğunu anladın
eee ne olacak? bir gemiye atlayıp dünya seyahatine mi çıkacaksın?
yoooo hayatında hiçbir şey değişmeyecek.
peki o halde hayatımda hiçbirşeyi değiştirmeyecek bir şeye neden vakit harcayayım ki?
bunun gibi geçmişte kalmış ve bugünkü hayatına değer katmayacak işlerle uğraşacağına
gelecekle uğraşsan daha iyi olmaz mı?
geleceği şekillendirmek,
geleceği daha isteyerek bugüne yaklaştırmak,
gelecekte hayal ettiklerin, olmasını istediklerin için planlar yapsan?
yani uzun lafın kısası kıçı kırık işlerle uğraşmak yerine
bizden sonraki nesiller için elle tutulur birşeyler yapsak?...
20 Eylül 2012 Perşembe
Türk müsün?...
sokakta çevrendekileri umursamadan yere tükürür müsün?
halka açık yada kapalı diye bakmaksızın eline şeyine götürüp
çorba gibi karıştırır mısın?
deodorant kullanmak yerine doğal kokunla
yaşamaya devam edip çevrendekilerin burun direğini kırar mısın?
dişlerini haftada en fazla 1 kez mi fırçalarsın?
tuvalet kağıdı senin için "sosyetik bir şey" midir?
yeni tanıştığın birine ilk sorduğun soru "nerelisin" midir?
konuşurken sesinin tonunu ayarlama ihtiyacı bile hissetmez misin?
arabanı kurallara uyulması gereken bir araç yerine
aracına uygun kurallar yaratarak mı sürersin?
herşeyin kopyasına dadanıp çevrende sanki
orijinalmiş gibi mi dolaşırsın?
cebinde üç kuruş yokken yeni çıkan son teknoloji telefonları
sittin sene uzunluğunda taksitlere girerek öder misin?
yediğin her yemekte yada yaptığın her alışverişte şikayet edecek bir şeyler bulur musun?
kadın kafanı bozunca tokadı basar mısın?
teknolojik yenilikler dışındaki herşeye
önce hangi ülke bulmuş sorusunu sorar mısın?
ve hatta eğer bunlar işine gelmeyen ülkeler tarafından bulunduysa
onlara "şeytan işi" der misin?
yanındaki kadını yazın ortasında kıyafetlerin içine gizleyip
ama aynı anda yanından geçen rahat giyimli kadınla ilgili kafanda fantaziler kurar mısın?
sadece kendi çıkarlarına göre konuşur musun?
bir gün beyaz dediğine ertesi gün patronun siyah dedi diye siyah der misin?
kısacası yalakalık sınırının en tepesinde misin?
herşeyi kendine hak görüp daracık bir dünyada mı yaşarsın?
Atatürk'ün "muassir medeniyetler seviyesi" söylemini anlamak için hiç vakit harcamaz mısın?
bu listedekilerden en az üç tanesi sende varsa evet Türk'sün.
ne yazık ki bu böyle. bu ülkenin sana bahşettiklerinden faydalanıp
ülkeni, kendini,aileni ve çevreni ileri götürmek yerine
hala bu listedekilerle yaşıyorsan
ve geleceği hiç düşünmeden sadece "nossun işte yaşıyoruz" diyorsan evet Türk'sün.
halbuki Göktürk'lerden beri gelen Türk'lük kavramındaki "daima ileri" mantalitesini
senden sonraki kuşaklara aktarabilsen de senden iki kuşak sonrasının
yapılandırılmasına katkıda bulunan bir Türk olsan?
seçim senin...
halka açık yada kapalı diye bakmaksızın eline şeyine götürüp
çorba gibi karıştırır mısın?
deodorant kullanmak yerine doğal kokunla
yaşamaya devam edip çevrendekilerin burun direğini kırar mısın?
dişlerini haftada en fazla 1 kez mi fırçalarsın?
tuvalet kağıdı senin için "sosyetik bir şey" midir?
yeni tanıştığın birine ilk sorduğun soru "nerelisin" midir?
konuşurken sesinin tonunu ayarlama ihtiyacı bile hissetmez misin?
arabanı kurallara uyulması gereken bir araç yerine
aracına uygun kurallar yaratarak mı sürersin?
herşeyin kopyasına dadanıp çevrende sanki
orijinalmiş gibi mi dolaşırsın?
cebinde üç kuruş yokken yeni çıkan son teknoloji telefonları
sittin sene uzunluğunda taksitlere girerek öder misin?
yediğin her yemekte yada yaptığın her alışverişte şikayet edecek bir şeyler bulur musun?
kadın kafanı bozunca tokadı basar mısın?
teknolojik yenilikler dışındaki herşeye
önce hangi ülke bulmuş sorusunu sorar mısın?
ve hatta eğer bunlar işine gelmeyen ülkeler tarafından bulunduysa
onlara "şeytan işi" der misin?
yanındaki kadını yazın ortasında kıyafetlerin içine gizleyip
ama aynı anda yanından geçen rahat giyimli kadınla ilgili kafanda fantaziler kurar mısın?
sadece kendi çıkarlarına göre konuşur musun?
bir gün beyaz dediğine ertesi gün patronun siyah dedi diye siyah der misin?
kısacası yalakalık sınırının en tepesinde misin?
herşeyi kendine hak görüp daracık bir dünyada mı yaşarsın?
Atatürk'ün "muassir medeniyetler seviyesi" söylemini anlamak için hiç vakit harcamaz mısın?
bu listedekilerden en az üç tanesi sende varsa evet Türk'sün.
ne yazık ki bu böyle. bu ülkenin sana bahşettiklerinden faydalanıp
ülkeni, kendini,aileni ve çevreni ileri götürmek yerine
hala bu listedekilerle yaşıyorsan
ve geleceği hiç düşünmeden sadece "nossun işte yaşıyoruz" diyorsan evet Türk'sün.
halbuki Göktürk'lerden beri gelen Türk'lük kavramındaki "daima ileri" mantalitesini
senden sonraki kuşaklara aktarabilsen de senden iki kuşak sonrasının
yapılandırılmasına katkıda bulunan bir Türk olsan?
seçim senin...
23 Ağustos 2012 Perşembe
Seninle...
Dost der ki ;
- seven insan yaşlanır ama ihtiyarlamaz...
lafın içini anlamak 3 yılımı almıştı
ama bir kez anladıktan sonra...
Canım Oğlum,
seninle yaşlanmak çok güzel
seni seviyorum
seninle yaşlanmayı seviyorum...
ps : B..... hemen kızma çünkü seninle yaşlanmayı da seviyorum :)
- seven insan yaşlanır ama ihtiyarlamaz...
lafın içini anlamak 3 yılımı almıştı
ama bir kez anladıktan sonra...
Canım Oğlum,
seninle yaşlanmak çok güzel
seni seviyorum
seninle yaşlanmayı seviyorum...
ps : B..... hemen kızma çünkü seninle yaşlanmayı da seviyorum :)
6 Ağustos 2012 Pazartesi
Seni Tanıyorum... (mu acaba)?
şanslı bir adamım
zira yaklaşık 20 yıldır işim dolayısı ile
dünyanın dört bir yanını dolaştım.
karakterimde gözlemcilik olduğundan da 20 yıldır
dünyadaki birbirinden farklı onlarca milleti, tavırlarını gözlemledim.
gözlem insana karşındakinin davranış şemasını anlatır.
yani bir insanı gerçek anlamda tanımak
onun olan olaylar karşısındaki tepkilerini gözlemleyerek gerçekleşir.
ilişkilerimizde en çok kullandığımız kelimelerden biri de
"tanımak"tır.
onu tanıyorum, onu artık tanıyamıyorum, tanıdığım kişi şunu şöyler yapardı vesaire...
eğer birini tanıyorsak belirli bir süre geçtiğinde bile onu tanıyor olmalıyız.
örneğin ikili ilişkilerde en çok karşılaştığımız durumdur tanıma/tanıyamama.
ama tanıma işine gereken önemi göstermediğimizden
ikili ilişkilerimiz ne yazık ki dilediğimiz gibi olmuyor.
çevrenizdekilere yaşadığı ilişkiden tam anlamıyla mutlu kaç kişi var diye sorun
alacağınız cevaplarda göreceksiniz ki çoğu insan mutsuz.
nedenini sorduğunda ise en çok alınan cevap ;
"artık o benim eskiden tanıdığım insan değil..."
o halde bir yerde hata var. zaten olmasa herkes mutlu olurdu.
peki hata nerede? en kolayından kullandığımız kelimede
tanımak kökünde hangi kelimeyi barındırır?
-tanı...
peki bu kelimeyi kim kullanır?
doktorlar.
ne için kullanırlar?
bilinmeyeni açıklayabilmek için.
yani tanı ile bilinmeyen arasında bir örüntü var.
demek ki tanımak ile bilmemek doğru orantılı.
hal böyle olunca birini tanımak onu aynı anda bilmemek anlamına da geliyor.
her doktor tanı koyar, kimi doğru kimi de yanlıştır.
o halde tanı-mak içinde yanlışı da barındırabilecek bir kelimedir.
bu demek oluyor ki yaşadığımız bir ilişki içinde yanlış barındırabilir.
eee o zaman ne yapacağız?
çok basit.
karşımızdaki insanı bileceğiz.
tanımak yerine o insanı bilirsek
olayın içine bir yanlış karışmaz.
örnek verelim ;
2x2 kaç eder?
cevap basit 4. neden basit?
çünkü biliyoruz.
karşımızdaki insanı bilmek için neye ihtiyacımız var?
onu gözlemlemeye.
öyle yıllara falan gerek yok.birkaç ay bir insanı bilmek için yeterlidir.
nasıl mı?
karşınızdaki kişiyi düşünün
ve onun hangi olaylar karşısında aynı tepkileri verdiğini bir kenara yazın.
göreceksiniz ki bir çok birbirine bağlı olayda o kişi aynı tepkileri verecektir.
yaşamadığınız bir olay karşısında ne tepki vereceğini bilmediğiniz durumlarda ise
kafanızdan senaryolar yaratın ve karşınızdakine senaryoyu anlatıp
böyle bir durum karşısında nasıl davranacağını sorun.
vereceği cevapları unutmadığınızda ise
karşınızdakini bilmiş olacaksınız.
bir şeyi bilmek bizi yanlış yapmaktan korur.
yani 2x2 örneğini binlerce kezde sorsak cevabı hep aynı verirsiniz 4.
insanı tanımayın onu bilin.
hangi durumda ne yapabileceğini
ne zaman nasıl davranabileceğini
nelere karşı olduğunu, kimlerle iyi anlaşıp anlaşamadığını bilin.
bilmek doğrudan gelir
tanımak ise dediğimiz gibi içinde yanlışı barındırır.
elimizde doğrusu varken
neden başka ihtimalleri içinde barındıranı kullanalım ki?
bu tip kelimelerin yarattığı farklılıklarda
ben direk ingilizceye bakarım.
sokakta tanımadığımız biri yanımıza gelip konuştuğunda ne sorarız?
-seni tanıyor muyum?
peki ingilizcede bu nasıl?
- do i know you? tam türkçesi ne?
seni biliyor muyum?
bir kişi ile uzun süreli mutluluk mu istiyorsunuz?
onu tanımakla uğraşmayın, onu bilin...
zira yaklaşık 20 yıldır işim dolayısı ile
dünyanın dört bir yanını dolaştım.
karakterimde gözlemcilik olduğundan da 20 yıldır
dünyadaki birbirinden farklı onlarca milleti, tavırlarını gözlemledim.
gözlem insana karşındakinin davranış şemasını anlatır.
yani bir insanı gerçek anlamda tanımak
onun olan olaylar karşısındaki tepkilerini gözlemleyerek gerçekleşir.
ilişkilerimizde en çok kullandığımız kelimelerden biri de
"tanımak"tır.
onu tanıyorum, onu artık tanıyamıyorum, tanıdığım kişi şunu şöyler yapardı vesaire...
eğer birini tanıyorsak belirli bir süre geçtiğinde bile onu tanıyor olmalıyız.
örneğin ikili ilişkilerde en çok karşılaştığımız durumdur tanıma/tanıyamama.
ama tanıma işine gereken önemi göstermediğimizden
ikili ilişkilerimiz ne yazık ki dilediğimiz gibi olmuyor.
çevrenizdekilere yaşadığı ilişkiden tam anlamıyla mutlu kaç kişi var diye sorun
alacağınız cevaplarda göreceksiniz ki çoğu insan mutsuz.
nedenini sorduğunda ise en çok alınan cevap ;
"artık o benim eskiden tanıdığım insan değil..."
o halde bir yerde hata var. zaten olmasa herkes mutlu olurdu.
peki hata nerede? en kolayından kullandığımız kelimede
tanımak kökünde hangi kelimeyi barındırır?
-tanı...
peki bu kelimeyi kim kullanır?
doktorlar.
ne için kullanırlar?
bilinmeyeni açıklayabilmek için.
yani tanı ile bilinmeyen arasında bir örüntü var.
demek ki tanımak ile bilmemek doğru orantılı.
hal böyle olunca birini tanımak onu aynı anda bilmemek anlamına da geliyor.
her doktor tanı koyar, kimi doğru kimi de yanlıştır.
o halde tanı-mak içinde yanlışı da barındırabilecek bir kelimedir.
bu demek oluyor ki yaşadığımız bir ilişki içinde yanlış barındırabilir.
eee o zaman ne yapacağız?
çok basit.
karşımızdaki insanı bileceğiz.
tanımak yerine o insanı bilirsek
olayın içine bir yanlış karışmaz.
örnek verelim ;
2x2 kaç eder?
cevap basit 4. neden basit?
çünkü biliyoruz.
karşımızdaki insanı bilmek için neye ihtiyacımız var?
onu gözlemlemeye.
öyle yıllara falan gerek yok.birkaç ay bir insanı bilmek için yeterlidir.
nasıl mı?
karşınızdaki kişiyi düşünün
ve onun hangi olaylar karşısında aynı tepkileri verdiğini bir kenara yazın.
göreceksiniz ki bir çok birbirine bağlı olayda o kişi aynı tepkileri verecektir.
yaşamadığınız bir olay karşısında ne tepki vereceğini bilmediğiniz durumlarda ise
kafanızdan senaryolar yaratın ve karşınızdakine senaryoyu anlatıp
böyle bir durum karşısında nasıl davranacağını sorun.
vereceği cevapları unutmadığınızda ise
karşınızdakini bilmiş olacaksınız.
bir şeyi bilmek bizi yanlış yapmaktan korur.
yani 2x2 örneğini binlerce kezde sorsak cevabı hep aynı verirsiniz 4.
insanı tanımayın onu bilin.
hangi durumda ne yapabileceğini
ne zaman nasıl davranabileceğini
nelere karşı olduğunu, kimlerle iyi anlaşıp anlaşamadığını bilin.
bilmek doğrudan gelir
tanımak ise dediğimiz gibi içinde yanlışı barındırır.
elimizde doğrusu varken
neden başka ihtimalleri içinde barındıranı kullanalım ki?
bu tip kelimelerin yarattığı farklılıklarda
ben direk ingilizceye bakarım.
sokakta tanımadığımız biri yanımıza gelip konuştuğunda ne sorarız?
-seni tanıyor muyum?
peki ingilizcede bu nasıl?
- do i know you? tam türkçesi ne?
seni biliyor muyum?
bir kişi ile uzun süreli mutluluk mu istiyorsunuz?
onu tanımakla uğraşmayın, onu bilin...
15 Temmuz 2012 Pazar
Facebook...
garip geliyor bana
insanların geçmişte yaşamış bilgelerin ve/veya önemli kişilerin
söyledikleri sözleri alıp
facebook'ta yayınlamaları.
her zaman geçmiş büyük insanların sözlerini okurum, anlamaya çalışırım
ancak hiçbir zaman onların dediklerini kendi hayatıma kerkenez almam.
acaba derim benim bu sözden çıkarımım ne olacak
ve o sözden kendi sözümü çıkarırım.
facebook'ta koca koca pencereler açıp sanki o lafı kendisi söylemişcesine
yapılan "post"lar benim için tembelliğin önde gidilmesi.
açın facebook sayfanızı her gün en az 40-50 tane böyle pencere görürsünüz.
anlayamadığım ikinci bir nokta ise bu sözleri beğenen ve/veya yorum yazanlar.
post edeni sanki sözün sahibi gibi görüp bir de üzerine vay süper laf falan gibi
yorumlar gelince biraz sığmışız gibi geliyor bana.
einstein kalkmış bir laf etmiş
biri de kalkıp facebook sayfasına
kocaman bir pencere içinde bu sözü yazmış
yazan o sözün üzerine hiç çaba harcamamış
kalkmış olduğu gibi o sözü kopyalamış
okuyan da sanki hayatı değişmiş,
acaip aydınlanmış gibi like mayk falan filan.
eeee nerede yaratıcılık?
nerede senin emeğin?
nerede senin aklın?
hiçbiri yok.
ne var?
kopyalanmış bir söze şak şak...
madem çok beğendin o sözü
ve paylaşmak istedin çevrenle,
o halde sende bir adım at
sözü yayınla ama altına da "bencesi de budur" gibisinden
iki kelam yazı yaz. bari aldığın o sözün üzerine
kendi yorumunu kat ki o söz de gelişmiş olsun,
senden sonraya bırakabileceğin bir rehber olsun.
geçmişte yaşayanlardan feyz almak kesinlikle güzel bir şey
ama o devirin o koşullarında- söylenmiş sözleri
sanki bugünün geleceğe açılan
aydınlanma penceresi gibi görmek ve göstermek
kimseyi mek parmak ileri götürmez
tersine tembelleştirir.
bence önemli olan o sözlere
birşey ekleyebilmektir...
insanların geçmişte yaşamış bilgelerin ve/veya önemli kişilerin
söyledikleri sözleri alıp
facebook'ta yayınlamaları.
her zaman geçmiş büyük insanların sözlerini okurum, anlamaya çalışırım
ancak hiçbir zaman onların dediklerini kendi hayatıma kerkenez almam.
acaba derim benim bu sözden çıkarımım ne olacak
ve o sözden kendi sözümü çıkarırım.
facebook'ta koca koca pencereler açıp sanki o lafı kendisi söylemişcesine
yapılan "post"lar benim için tembelliğin önde gidilmesi.
açın facebook sayfanızı her gün en az 40-50 tane böyle pencere görürsünüz.
anlayamadığım ikinci bir nokta ise bu sözleri beğenen ve/veya yorum yazanlar.
post edeni sanki sözün sahibi gibi görüp bir de üzerine vay süper laf falan gibi
yorumlar gelince biraz sığmışız gibi geliyor bana.
einstein kalkmış bir laf etmiş
biri de kalkıp facebook sayfasına
kocaman bir pencere içinde bu sözü yazmış
yazan o sözün üzerine hiç çaba harcamamış
kalkmış olduğu gibi o sözü kopyalamış
okuyan da sanki hayatı değişmiş,
acaip aydınlanmış gibi like mayk falan filan.
eeee nerede yaratıcılık?
nerede senin emeğin?
nerede senin aklın?
hiçbiri yok.
ne var?
kopyalanmış bir söze şak şak...
madem çok beğendin o sözü
ve paylaşmak istedin çevrenle,
o halde sende bir adım at
sözü yayınla ama altına da "bencesi de budur" gibisinden
iki kelam yazı yaz. bari aldığın o sözün üzerine
kendi yorumunu kat ki o söz de gelişmiş olsun,
senden sonraya bırakabileceğin bir rehber olsun.
geçmişte yaşayanlardan feyz almak kesinlikle güzel bir şey
ama o devirin o koşullarında- söylenmiş sözleri
sanki bugünün geleceğe açılan
aydınlanma penceresi gibi görmek ve göstermek
kimseyi mek parmak ileri götürmez
tersine tembelleştirir.
bence önemli olan o sözlere
birşey ekleyebilmektir...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)