yeryüzünde kendi vücudu ile barışık olan kadın sayısı sanırım birkaç yüzden fazla değildir.
tüm kadınlar vücutlarının bir yerlerine muhakkak takıklar ve bu takıntıları için öncelikle ruhsal olarak
sonrasında ise maddi olarak büyük sıkıntıları bile göze alıyorlar.
aynaya bakmaktan rahatsız olan,
sokağa çıkmak için satlerini kızgın bir şekilde
dolabın karşısında geçiren,
beğenerek aldığı şeyleri bir süre sonra giydiğinde
ben bunu neden aldım bu iğrenççç diye kendine kızan
bir kadın profili var dünyada.
peki neden?
neden kadınların bu mutsuzluğu?
neden kadınlar mutluluğu büyük paralar harcayarak aldıkları ürünlerde arıyor
ve yine de bulamıyor?
cevabı basit. önemli olan cevabı bilince bu yazıyı okuyan bir kadın olarak
senin ne yapacağın.
uzun uzun olayın derinliğine girip çıkabilirim
ama okuyan sıkılmasın diye yine işin kestirmesinden gidelim.
siz kadınlar dünya üzerindeki bazı kişiler için sadece bir araçsınız.
bu kişiler için sizler potansiyel alıcısınız.
bir durup düşünün ilk ruj sürdüğünüz andan hayatınızdaki son nefesinize kadar
kendinizi güzelleştirdiğini sandığınız malzemelere kaç para harcıyorsunuz?
zor bir soru değil mi?
binlerce dolar? onbinlerce? ya da yüzbinlerce.
bir hayat boyu hiç durmadan ve aksatmadan devamlı satın alıyorsunuz.
küçük bir hesap;
dünya nüfusu ne kadar?
yaklaşık 7 milyar
ne kadarı kadın?
yaklaşık yarısı yani 3.5 milyarı kadar
ucuz ya da pahalı fark etmez ne kadarı güzelleşme uğruna para harcıyor?
yaklaşık olarak 1.5 milyarı
dünyada 1 yılda 1.5 milyar kadının güzelleşme uğruna kaç para harcadığını biliyormusunuz?
yaklaşık olarak 300 MİLYAR DOLAR...
evet her yıl en az 300 milyar dolar dünyadaki kadınlar tarafından
bu tip ürünler üretenlerin cebine giriyor.
bu paranın büyük miktarı beş on tane önde gelen şirket arasında bölüşülüyor.
küçük bir hesapla bu sektörde 30 yıl kalabilen bir şirket
en basit hesapla yaklaşık 2.5 TRİLYON DOLAR civarında bir para kazanıyor.
neyin karşılığında?
sizleri bu ürünleri kullanmadığınız takdirde;
mutsuz
çirkin
yüzüne bakılmaz
şişko
pörtlek
kısacası iğrenç
göründüğünüzü sizi inandırarak.
dünyada hiç bir şirket böyle bir geliri elinin tersiyle itmez
ve sizler buna dur demedikçe sizlerin kendinizi mutsuz hissetmenize devam edecekler.
makyaj yapmayın demiyorum,
kıç küçültücü yağ kullanmayın demiyorum.
dediğim şey neye para ödediğini anla.
alacağın ürünü tezgahtarın sana yutturması ile değil
içeriği ile al.
amannn ben ne anlarım ya bunun içeriğinden dersen
sen daha hayırlı yerlere harcayıp mutlu olabileceğin paranı
bunlara gömmeye devam et.
ama dur bir bakayım bu iş nasıl olabilecekmiş dersen
vallahi de billahi de iş çok kolay.
size kendimle ilgili bir örnek vereyim.
bir ara süpermarketlere alışveriş için gittiğimde
aynı işe yarayan 2 farklı markadan birer kutu alıp içlerindeki formülleri karşılaştırırdım.
aynı işe yarayan ürünler olduğu için içerikleri birkaç küçük şey dışında aynı.
aynı olanları bir kenara bırakıp yanımda taşıdığım küçük bir not defterine
farklı olan kimyasalları yazıp eve gelir internetten
farklı olanların ne işe yaradığına bakardım.
o formüllerde satır satır yazan ve bizlere "vayyy beeee" dedirten formüllerin çoğu tırışka.
paranı neye harcadığına dikkat et.
ve mtulu olmak istiyorsan yüzündeki boyadan
kıçındaki yağdan
farklı yerlerine bak.
kendini keşfet
kendini sev
eksiklerini de sev
mutluluk küçük bir şişeye sıkıştırılmış doğal olmayan, sonradan insan aklı ile üretilmiş bir formülde değil.
nerede olduğunu biliyorsun.
sadece bakmaktan korkuyorsun.
unutma sen güzelsin, siz güzelsiniz. hepimiz güzeliz.
nerenle bakıp gördüğüne bağlı...
6 Mayıs 2010 Perşembe
4 Mayıs 2010 Salı
İdare Etme...
naber
iyidir. senden
iyi be idare ediyoruz işte...
tipik ilk giriş merhabalaşma laflarıdır.
küçük yaşımdan beri algılayamadığım bir konuşma oldu bu.
bir insan iyi veya kötü ise neden idare eder?
soruya verilen cevap belli ki otomatik : iyidir senden...
bir kelime ile cevap var aslında, iyidir...
ne demek iyidir?
dil kuralına göre bakarsak geniş zamanlı kullanılmış
dilde geniş zamanlı kullanılan kelimelerin çok büyük bir
çoğunluğu içine fazla duygu katılmamak için söylenenlerdir.
yani biri size iyiyim mi derse onun gerçekten iyi olduğunu anlarsınız
yoksa iyidir derse mi?
iyidir kelime itibarı ile içinde bir hüzün, idare etme hali içeren bir kelime
peki iyidirin peşinden ilk gelen ne?
senden sorusu...
neden bu soruyu otomatik olarak soruyoruz?
uzun uzun psikolojik açılımını yazabilirim ama bir kestirme yapayım;
çünkü bana benimle ilgili fazla soru sorma, ben zaten idare eden biriyim,
tam mutlu bile değilim o yüzden benim hakkımda daha fazla konuşmayalım
ve hemen sana geçelim...
iyidir dediğiniz an ile senden dediğiniz an arasında kaç salise var? bir düşünün
işte o zaman bu yazdığımı anlarsınız.
pekiiii gelelim işin ikinci komik tarafına,
iyidir senden diye sorduğumuzda
karşımızdakinden ne cevap bekleriz?
iyi be idare ediyoruz...
değil mi? sorunun cevabı büyük yüzdede böyle olur
soruyu sorduk cevap geldi iyi be idare ediyoruz.
sorunuzun cevabını ilk duyduğunuz andaki hissinizin ne olduğunu hiç düşündünüz mü?
ona da bir kestirme yapalım, söyleyeyim,
ilk hissiniz rahatlama olur. çünkü o da sizin gibi ne iyidir ne de kötü, o da aradadır.
ohhh rahatladım tek "fucked up" ben değilmişim demek...
işte ilk hissiniz budur.
uzun zamandır insanlarda takip ettiğim, gözlemlediğim bir nokta bu.
ezbere sorulan bir soru, ezbere verilen bir cevap ve iki tarafın
ohhhhh çektiği bir kısa konuşma.
ne dediğinize, size ne dendiğine ve/veya ne sorulduğuna dikkat edin.
otomatik cevap vermeyin.
soruyu önce düşünün kendi içinizde ve "doğru" olan cevabı verin.
bir süredir bunu yapıyorum ama tabi ki karşımdakilerin kafası karışıyor
ehh alışmış millet ezbere cevabı duymaya
ben "doğru" olan cevabı verdiğimde bir anda "hönk" tadında bir yüz ifadesi çıkıyor karşıma :)
naber sorusu ve müteakip cevaplar benim için önemli sorular
birinin hatırını soruyorsam gerçekten merak ettiğim içindir.
ve biri bana bu soruyu soruyorsa ona "doğru" cevabı veririm.
çünkü ben idare etmem.
idare edenler kendilerinin ne olduğunun farkında olmayan
taraf olmak yerine ortada gezinen insanlardır
taraf olmak sorumluluk getirir
taraf olmanın bir bedeli vardır
ama ortada olmanın ne sorumluluğu ne de bedeli vardır.
80 ihtilalinden önce kaldırımın solundan yürüyen komunist
sağından yürüyen ise dinci idi.
sol ya da sağ kaldırımda yürüdüğü için hayatını kaybeden insanlar oldu bu ülkede.
neden? çünkü taraf olmanın bir bedeli vardır.
biri size bir soru soruyorsa onu başınızdan savmak için cevap vermeyin. ona doğruyu söyleyin.
ve hayatınızda hiçbir zaman "ortada" olmayın idare etmeyin...
idare etmek kaybedenler (looser) için geçerlidir.
kazananlar (winner) seçim yaparlar ve idare etmezler.
seçimini yap tarafını belirle
idare etme...
iyidir. senden
iyi be idare ediyoruz işte...
tipik ilk giriş merhabalaşma laflarıdır.
küçük yaşımdan beri algılayamadığım bir konuşma oldu bu.
bir insan iyi veya kötü ise neden idare eder?
soruya verilen cevap belli ki otomatik : iyidir senden...
bir kelime ile cevap var aslında, iyidir...
ne demek iyidir?
dil kuralına göre bakarsak geniş zamanlı kullanılmış
dilde geniş zamanlı kullanılan kelimelerin çok büyük bir
çoğunluğu içine fazla duygu katılmamak için söylenenlerdir.
yani biri size iyiyim mi derse onun gerçekten iyi olduğunu anlarsınız
yoksa iyidir derse mi?
iyidir kelime itibarı ile içinde bir hüzün, idare etme hali içeren bir kelime
peki iyidirin peşinden ilk gelen ne?
senden sorusu...
neden bu soruyu otomatik olarak soruyoruz?
uzun uzun psikolojik açılımını yazabilirim ama bir kestirme yapayım;
çünkü bana benimle ilgili fazla soru sorma, ben zaten idare eden biriyim,
tam mutlu bile değilim o yüzden benim hakkımda daha fazla konuşmayalım
ve hemen sana geçelim...
iyidir dediğiniz an ile senden dediğiniz an arasında kaç salise var? bir düşünün
işte o zaman bu yazdığımı anlarsınız.
pekiiii gelelim işin ikinci komik tarafına,
iyidir senden diye sorduğumuzda
karşımızdakinden ne cevap bekleriz?
iyi be idare ediyoruz...
değil mi? sorunun cevabı büyük yüzdede böyle olur
soruyu sorduk cevap geldi iyi be idare ediyoruz.
sorunuzun cevabını ilk duyduğunuz andaki hissinizin ne olduğunu hiç düşündünüz mü?
ona da bir kestirme yapalım, söyleyeyim,
ilk hissiniz rahatlama olur. çünkü o da sizin gibi ne iyidir ne de kötü, o da aradadır.
ohhh rahatladım tek "fucked up" ben değilmişim demek...
işte ilk hissiniz budur.
uzun zamandır insanlarda takip ettiğim, gözlemlediğim bir nokta bu.
ezbere sorulan bir soru, ezbere verilen bir cevap ve iki tarafın
ohhhhh çektiği bir kısa konuşma.
ne dediğinize, size ne dendiğine ve/veya ne sorulduğuna dikkat edin.
otomatik cevap vermeyin.
soruyu önce düşünün kendi içinizde ve "doğru" olan cevabı verin.
bir süredir bunu yapıyorum ama tabi ki karşımdakilerin kafası karışıyor
ehh alışmış millet ezbere cevabı duymaya
ben "doğru" olan cevabı verdiğimde bir anda "hönk" tadında bir yüz ifadesi çıkıyor karşıma :)
naber sorusu ve müteakip cevaplar benim için önemli sorular
birinin hatırını soruyorsam gerçekten merak ettiğim içindir.
ve biri bana bu soruyu soruyorsa ona "doğru" cevabı veririm.
çünkü ben idare etmem.
idare edenler kendilerinin ne olduğunun farkında olmayan
taraf olmak yerine ortada gezinen insanlardır
taraf olmak sorumluluk getirir
taraf olmanın bir bedeli vardır
ama ortada olmanın ne sorumluluğu ne de bedeli vardır.
80 ihtilalinden önce kaldırımın solundan yürüyen komunist
sağından yürüyen ise dinci idi.
sol ya da sağ kaldırımda yürüdüğü için hayatını kaybeden insanlar oldu bu ülkede.
neden? çünkü taraf olmanın bir bedeli vardır.
biri size bir soru soruyorsa onu başınızdan savmak için cevap vermeyin. ona doğruyu söyleyin.
ve hayatınızda hiçbir zaman "ortada" olmayın idare etmeyin...
idare etmek kaybedenler (looser) için geçerlidir.
kazananlar (winner) seçim yaparlar ve idare etmezler.
seçimini yap tarafını belirle
idare etme...
26 Nisan 2010 Pazartesi
Tutunma Bırak...
ister dinci ol ister ateist
ister vejeteryan ol ister pescaterian
ister siyah ol ister beyaz
ne olursan ol
bilmediklerini unutma.
bu dünyaya doğarken nereden geldiğini
bu dünyadan göçerken nereye gittiğini
bilmiyorsun, bilmiyoruz.
ne bu beden bizim ne de içindeki organlar
bizim olan bir tek şey var o da
kafamızın içindeki düşünceler.
onlar dışında kalanlar sadece düşünebilip yapabilelim diye bize verilen araçlar.
önemli olan nereden geldiğin ya da nereye gittiğin değildir
zira oralarda neler olduğunu bilmiyoruz.
sadece bize söylendiği kadarına inanmak ya da reddetmek durumundayız.
uzunca bir süre doğumdan öncesi ile ölümden sonrasına takıktım.
anladım ki kavramamız gereken şey bu değil
nereden nereye bizim sadece dedikodu yönümüzü törpülemek için
gerekli bilgiler, gerisi hikaye
düşün ki bir gün rüyana ak sakallı bir dede girdi ve sana
nereden geldiğini ve nereye gideceğini söyledi.
sabah uyandın eeee ne değişti?
dişlerini mi fırçalamayacaksın ya da artık ellerinin üstünde mi yürüyeceksin?
hiçbir şey değişmeyecek
bu dünyada yaşarken kimse ermeyecek.
o halde yapılması gereken dedikodu kısmı ile değil
elde var olanla neler yapılabileceğine karar vermemiz.
elde var olan nedir?
ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir yaşam...
bugünde bitebilir 50 yıl daha sürebilir
yani bilmediğimiz bir zaman dilimi içinde
bize bahşedilen zaman ne kadarsa onun içini doldurabilmek.
bilinmeyen limitli bir zamanın içini doldurabilmek için
önce bazı şeylerden vazgeçmek gerekir,
listenin başında da "kopamadıklarımız" gelir.
hepimizin bu dünyada kopamadığımız şeyler var,
kimimiz paradan kimimiz güzellikten
kimimiz evden arsadan kimimiz maneviyattan kopamaz
ama hepimizin kopamadığı şeyler muhakkak vardır.
ne zaman biteceğini bilmediğimiz bir süre için
bunlardan kopmamak yerine
önce kopamadıklarım diye bir liste yapıp
sonrasında işe listenin en basitinden başlayıp
kopamadıklarımızdan teker teker kopabildiğimiz takdirde
hem kendimize hem çevremize hem de bizden sorakilere
yaşanabilir ve bugünden daha iyiye gidebilecek bir dünya bırakabiliriz.
listeni yap ve kopamadıklarından kop.
biliyorum çok zor zira her denemede sanki canından can koparılıyormuş gibi hissediyor insan
amaaa bir kere koptun mu koptuğun şeyin içinde doldurduğu yer kadar
ferahlamayı hissettiğinde hemen listene bakıp bir sonraki kopamadığınla uğraşmaya başlayacağınıza emin olun.
listenizi yaparken sadece tek bir kişiye karşı dürüst olun,
kendinize...
ve bir plan yapın mesela ben her ne olursa olsun günde en az 15 dakika
kopamadıklarım listesinde sıradaki kopamadığım neyse onu düşünüyorum.
her gün en az 15 dakika.
çok mu?
ferahlamak için çok değil.
ferahlamak boşalan yeri dilediğin bir şeyle doldurabileceğimiz anlamına gelir.
kopamadığın bir şeyi boşalttığın anda oluşacak boşluğu neyle dolduracağımızı düşünmeliyiz.
ben kendimde her doğan boşluğu "iyilik" ile dolduruyorum.
her koptuğum kopamadığımdan sonra büyük ya da küçük farketmez bir iyilik yapıyorum.
tabi ki bu benim yolum
siz neyle doldurmak isterseniz onunla doldurun.
her gün en az 15 dakika
vaktim yok deme ve unutma
en büyük yatırım
kendine yaptığındır...
ister vejeteryan ol ister pescaterian
ister siyah ol ister beyaz
ne olursan ol
bilmediklerini unutma.
bu dünyaya doğarken nereden geldiğini
bu dünyadan göçerken nereye gittiğini
bilmiyorsun, bilmiyoruz.
ne bu beden bizim ne de içindeki organlar
bizim olan bir tek şey var o da
kafamızın içindeki düşünceler.
onlar dışında kalanlar sadece düşünebilip yapabilelim diye bize verilen araçlar.
önemli olan nereden geldiğin ya da nereye gittiğin değildir
zira oralarda neler olduğunu bilmiyoruz.
sadece bize söylendiği kadarına inanmak ya da reddetmek durumundayız.
uzunca bir süre doğumdan öncesi ile ölümden sonrasına takıktım.
anladım ki kavramamız gereken şey bu değil
nereden nereye bizim sadece dedikodu yönümüzü törpülemek için
gerekli bilgiler, gerisi hikaye
düşün ki bir gün rüyana ak sakallı bir dede girdi ve sana
nereden geldiğini ve nereye gideceğini söyledi.
sabah uyandın eeee ne değişti?
dişlerini mi fırçalamayacaksın ya da artık ellerinin üstünde mi yürüyeceksin?
hiçbir şey değişmeyecek
bu dünyada yaşarken kimse ermeyecek.
o halde yapılması gereken dedikodu kısmı ile değil
elde var olanla neler yapılabileceğine karar vermemiz.
elde var olan nedir?
ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir yaşam...
bugünde bitebilir 50 yıl daha sürebilir
yani bilmediğimiz bir zaman dilimi içinde
bize bahşedilen zaman ne kadarsa onun içini doldurabilmek.
bilinmeyen limitli bir zamanın içini doldurabilmek için
önce bazı şeylerden vazgeçmek gerekir,
listenin başında da "kopamadıklarımız" gelir.
hepimizin bu dünyada kopamadığımız şeyler var,
kimimiz paradan kimimiz güzellikten
kimimiz evden arsadan kimimiz maneviyattan kopamaz
ama hepimizin kopamadığı şeyler muhakkak vardır.
ne zaman biteceğini bilmediğimiz bir süre için
bunlardan kopmamak yerine
önce kopamadıklarım diye bir liste yapıp
sonrasında işe listenin en basitinden başlayıp
kopamadıklarımızdan teker teker kopabildiğimiz takdirde
hem kendimize hem çevremize hem de bizden sorakilere
yaşanabilir ve bugünden daha iyiye gidebilecek bir dünya bırakabiliriz.
listeni yap ve kopamadıklarından kop.
biliyorum çok zor zira her denemede sanki canından can koparılıyormuş gibi hissediyor insan
amaaa bir kere koptun mu koptuğun şeyin içinde doldurduğu yer kadar
ferahlamayı hissettiğinde hemen listene bakıp bir sonraki kopamadığınla uğraşmaya başlayacağınıza emin olun.
listenizi yaparken sadece tek bir kişiye karşı dürüst olun,
kendinize...
ve bir plan yapın mesela ben her ne olursa olsun günde en az 15 dakika
kopamadıklarım listesinde sıradaki kopamadığım neyse onu düşünüyorum.
her gün en az 15 dakika.
çok mu?
ferahlamak için çok değil.
ferahlamak boşalan yeri dilediğin bir şeyle doldurabileceğimiz anlamına gelir.
kopamadığın bir şeyi boşalttığın anda oluşacak boşluğu neyle dolduracağımızı düşünmeliyiz.
ben kendimde her doğan boşluğu "iyilik" ile dolduruyorum.
her koptuğum kopamadığımdan sonra büyük ya da küçük farketmez bir iyilik yapıyorum.
tabi ki bu benim yolum
siz neyle doldurmak isterseniz onunla doldurun.
her gün en az 15 dakika
vaktim yok deme ve unutma
en büyük yatırım
kendine yaptığındır...
22 Nisan 2010 Perşembe
Bu Ülkede Kadın Olmak...
15 yaş civarında idim
bir sabah uyanıp Tanrı'ya beni erkek yarattığı için teşekkür ettiğimde.
çünkü ilk o yaşta iken kafama dank etmişti bir kadının hayatı boyunca her ay
hiç sekmeden her ay bir kaç gün sancı çekip regl olacağını.
çevremdeki kadınlar ve kızlar o günlerde huysuzluğun tavan yaptığı günler yaşıyorlar
ve birkaç gün içinde ise normal hallerine dönüyorlardı.
işte o gün çok müteşekkür olmuştum O'na.
daha sonra bir kez daha teşekkür ettim hamile kalmadığıma.
9 ay içinde ne olduğunu bilmediğin kocaman bir şey büyüyor,
enerjini çekiyor,hormonlarını delirtiyor, psikolojini bozuyor vesaire vesaire
ve tabi ki işin sonunda doğum sancıları ve memene yapışan küçük uzaylı tipli bir bebek.
yok yok demiştim ben bu işi hayatta yapamam
kadınlara saygım artmaya başlamıştı.
son dönemlerde ise gözlemlerim arttıkça, işim dolayısı ile dünyanın bir çok ülkesini görüp
oradaki kadınlarla buradakileri karşılaştırınca iki sonuca vardım;
1.- kadın doğmak başlı başına bir dert regl doğum falan filan
2.- bu ülkede kadın olmak bir ceza
öyle bir ülke ki burası erkekleri ata erkil yetişiyor demelerine bakmayın
türk erkeği anasının kuzusudur.
bunu okuyan bir kadınsanız şöyle bir imaj hayal edin;
bir erkekle tanıştınız sohbet ediyorsunuz, aranızda bir çekim oluştu,
bir süre sonra onunla öpüşmek için ona doğru hamle yaptınız,
başınıza ilk gelecek kabus nedir?
bu ülke erkeği diş fırçalamayı bilmez,
nereden mi biliyorum? açın avrupa birliği gelişim raporlarını okuyun göreceksiniz
bu ülkedeki diş macunu tüketiminin yüzdesel büyüklüğü kadınlar ve çocuklarda
ayrıca diş macunu tüketimi bu ülkede afrika ülkelerine eşdeğer
eh çekim oldu öpmek için yaklaştınız ağzıdan buram buram gelen
akşam yemeğinde yenmiş sarmısaklı mantı kokusu.
birinci sınavdan sınıfta kaldı erkek.
hadi dediniz bir şans daha ver ve öpme ama ona sarıl
kollarınızı açtınız ona sarıldınız
sırada ikinci kabus var nedir o?
ter kokusu...
yine aynı raporlarda deodorant kullanımı en düşük ülkeler listesinde başa güreşiyoruz
deodorant kullanmak küçüklükten kazandırılan bir özelliktir. eğer bu size kazandırılmamışsa
koktuğunuzun farkına bile varmazsınız çünkü o koku sizin için normaldir.
ikide iki negatif adım sonrasında kadın yine bir kredi vermek ister
diyelim ki o kredi yani üçüncü adım sex yapmak olsun.
soyunmaya başladığınız anda üçüncü şokkkk???
erkek gömleği çıkarıp pantalonu indirir veeee içinden
bembeyaz bir atlet ve ondan daha da beyaz bir "don" çıkar karşınıza.
Allah'ım bundan daha kötü bir görüntü olabilir mi?
bu da yetmezmiş gibi bu ülkede bir çok erkek çoraplarını bile çıkarmaya tenezzül etmez.
dişler berbat
vücut kokusu tavan yapmış
ve birde beyaz çamaşır kabusu.
ama dedim ya türk erkeği anasının kuzusudur diye
herif 40 yaşına gelir anası bıkmadan hala sorar;
altına atlet giydinmi bak üşütme hasta olma...
kadın olarak tek sıkıntı bu mu?
keşke bu kadar olsa
diyelim ki sigara içen bir kadınsınız
bu ülkede sokakta yürürken kaç kadın görürsünüz sigara içen?
belki 1 ya da 2
neden? çünkü sokakta sigara içen kadına "hafif meşrep" denir bu ülkede.
bizler elimizde fosur fosur tüttürürken "hafif erkek" olmuyoruz
ama kadın içerse bas damgayı "aaaa orospuya bak"""
sokaktan bahsederken bu ülkede kadınların yaşadığı eziyeti yazmadan geçemem
sokağa çıkan her kadın iddialı veya yalın giyinsin farketmez
yanından geçen erkeklerin onda sekizi kadının "kıçına" bakar.
yetmezmiş gibi gözleriyle sevişir ve bunu karşısında hiç tanımadığı kadına bile hissettirir
hava hafif kararmışken sokakta tek başına yürüyüşe çıkmış bir kadına ne denir peki bu ülkede;
- ırıspıııııııı
başka bir kız arkadaşıyla bir bara, cafeye gidip birşeyler içip sohbet etmek isteyen kadına nedir ?
-ırıspıııııııı
düşünsenize trafikte giderken yandaki arabadaki kadına bakmak isterken öndeki arabaya toslayan
dangalaklar bile var bu ülkede.
daha yazılacak çok örnek var ama
yazıyı çocukluğumdaki bir şarkı ile bitireyim;
bu şarkının ana fikri olivetti olivetti
bütün erkekler domuzzzz....
valla bayanlar siz bu ülkede yaşamıyorsunuz sadece hayatınızın günlerini geçiriyorsunuz.
Allah yardımcınız olsun...
not : kadınlar sütten çıkmış ak kaşık mı? hümme haşaaa ama onu da başka zaman yazarım.
not 2 : şarz diye birşey yoktur o kelime ŞARJ'dır
not 3 : kapora diye bir şey yoktur o kelime KAPARO'dur
not 4 : makosen diye bir şey yoktu o kelime MOKASEN'dir
bir sabah uyanıp Tanrı'ya beni erkek yarattığı için teşekkür ettiğimde.
çünkü ilk o yaşta iken kafama dank etmişti bir kadının hayatı boyunca her ay
hiç sekmeden her ay bir kaç gün sancı çekip regl olacağını.
çevremdeki kadınlar ve kızlar o günlerde huysuzluğun tavan yaptığı günler yaşıyorlar
ve birkaç gün içinde ise normal hallerine dönüyorlardı.
işte o gün çok müteşekkür olmuştum O'na.
daha sonra bir kez daha teşekkür ettim hamile kalmadığıma.
9 ay içinde ne olduğunu bilmediğin kocaman bir şey büyüyor,
enerjini çekiyor,hormonlarını delirtiyor, psikolojini bozuyor vesaire vesaire
ve tabi ki işin sonunda doğum sancıları ve memene yapışan küçük uzaylı tipli bir bebek.
yok yok demiştim ben bu işi hayatta yapamam
kadınlara saygım artmaya başlamıştı.
son dönemlerde ise gözlemlerim arttıkça, işim dolayısı ile dünyanın bir çok ülkesini görüp
oradaki kadınlarla buradakileri karşılaştırınca iki sonuca vardım;
1.- kadın doğmak başlı başına bir dert regl doğum falan filan
2.- bu ülkede kadın olmak bir ceza
öyle bir ülke ki burası erkekleri ata erkil yetişiyor demelerine bakmayın
türk erkeği anasının kuzusudur.
bunu okuyan bir kadınsanız şöyle bir imaj hayal edin;
bir erkekle tanıştınız sohbet ediyorsunuz, aranızda bir çekim oluştu,
bir süre sonra onunla öpüşmek için ona doğru hamle yaptınız,
başınıza ilk gelecek kabus nedir?
bu ülke erkeği diş fırçalamayı bilmez,
nereden mi biliyorum? açın avrupa birliği gelişim raporlarını okuyun göreceksiniz
bu ülkedeki diş macunu tüketiminin yüzdesel büyüklüğü kadınlar ve çocuklarda
ayrıca diş macunu tüketimi bu ülkede afrika ülkelerine eşdeğer
eh çekim oldu öpmek için yaklaştınız ağzıdan buram buram gelen
akşam yemeğinde yenmiş sarmısaklı mantı kokusu.
birinci sınavdan sınıfta kaldı erkek.
hadi dediniz bir şans daha ver ve öpme ama ona sarıl
kollarınızı açtınız ona sarıldınız
sırada ikinci kabus var nedir o?
ter kokusu...
yine aynı raporlarda deodorant kullanımı en düşük ülkeler listesinde başa güreşiyoruz
deodorant kullanmak küçüklükten kazandırılan bir özelliktir. eğer bu size kazandırılmamışsa
koktuğunuzun farkına bile varmazsınız çünkü o koku sizin için normaldir.
ikide iki negatif adım sonrasında kadın yine bir kredi vermek ister
diyelim ki o kredi yani üçüncü adım sex yapmak olsun.
soyunmaya başladığınız anda üçüncü şokkkk???
erkek gömleği çıkarıp pantalonu indirir veeee içinden
bembeyaz bir atlet ve ondan daha da beyaz bir "don" çıkar karşınıza.
Allah'ım bundan daha kötü bir görüntü olabilir mi?
bu da yetmezmiş gibi bu ülkede bir çok erkek çoraplarını bile çıkarmaya tenezzül etmez.
dişler berbat
vücut kokusu tavan yapmış
ve birde beyaz çamaşır kabusu.
ama dedim ya türk erkeği anasının kuzusudur diye
herif 40 yaşına gelir anası bıkmadan hala sorar;
altına atlet giydinmi bak üşütme hasta olma...
kadın olarak tek sıkıntı bu mu?
keşke bu kadar olsa
diyelim ki sigara içen bir kadınsınız
bu ülkede sokakta yürürken kaç kadın görürsünüz sigara içen?
belki 1 ya da 2
neden? çünkü sokakta sigara içen kadına "hafif meşrep" denir bu ülkede.
bizler elimizde fosur fosur tüttürürken "hafif erkek" olmuyoruz
ama kadın içerse bas damgayı "aaaa orospuya bak"""
sokaktan bahsederken bu ülkede kadınların yaşadığı eziyeti yazmadan geçemem
sokağa çıkan her kadın iddialı veya yalın giyinsin farketmez
yanından geçen erkeklerin onda sekizi kadının "kıçına" bakar.
yetmezmiş gibi gözleriyle sevişir ve bunu karşısında hiç tanımadığı kadına bile hissettirir
hava hafif kararmışken sokakta tek başına yürüyüşe çıkmış bir kadına ne denir peki bu ülkede;
- ırıspıııııııı
başka bir kız arkadaşıyla bir bara, cafeye gidip birşeyler içip sohbet etmek isteyen kadına nedir ?
-ırıspıııııııı
düşünsenize trafikte giderken yandaki arabadaki kadına bakmak isterken öndeki arabaya toslayan
dangalaklar bile var bu ülkede.
daha yazılacak çok örnek var ama
yazıyı çocukluğumdaki bir şarkı ile bitireyim;
bu şarkının ana fikri olivetti olivetti
bütün erkekler domuzzzz....
valla bayanlar siz bu ülkede yaşamıyorsunuz sadece hayatınızın günlerini geçiriyorsunuz.
Allah yardımcınız olsun...
not : kadınlar sütten çıkmış ak kaşık mı? hümme haşaaa ama onu da başka zaman yazarım.
not 2 : şarz diye birşey yoktur o kelime ŞARJ'dır
not 3 : kapora diye bir şey yoktur o kelime KAPARO'dur
not 4 : makosen diye bir şey yoktu o kelime MOKASEN'dir
19 Nisan 2010 Pazartesi
Allah...
küçüktük
bir sürü şey anlattılar O'nun hakkında.
sanki herkes O'nu tanıormuş gibi anlattılar
kime sorsan bir fikri vardı
iyi- kötü, yumuşak-sert ama herkesin bir fikri vardı.
bizler normal olarak bize en yakın olanlara güvendik
yani annemizle babamıza
onların dediğini kabul ettik
çoğumuzun ana babası öyle şeyler söyledi ki hayatımızın kalanını O'nun ve verebileceği cezaların
korkusu ile yaşar olduk
işin içine korku girince ilk vazgeçtiğimiz şey sorgulamak oldu.
üstelik bu öyle bir korku ki eşi benzeri yok
düşünsenize küçücüğüz ve bize öyle bir güç anlatılıyor ki
yanlış yaparsak bizi cezalandırır hem de öyle bir ceza ki
tek ayak üstü falan da değil, cehenneme yollar bizi..
cehennem ne lan? diye sorduk kendimize
ama bulamadık ki cevabını çünkü bilmiyoruz
ana babamız cehenneme gidersin demiş bir kere, üstelik söylerken de suratları öyle bir ifade almış ki
sanırsınız bizimkiler uzun yıllar cehennemde yaşamış sonra anne babamız olmuşlar.
kendimize ne dedik? cehennem oğlummmm boru değil bu cehennem
söylerken bir kelimenin içeriği korkutucu, sen bir de cehennemin içini düşün
korku girdi içimize bir kere ve hep korkar olduk O'ndan.
bu da yetmezmiş gibi ana babalarımız sağolsun çıtayı yükselttiler
yalan söylersen çarpılırsın
çarpılmak? o ne yaa? o yaşta çarpılan tek adam görmüşüz o da televizyonda notre damme'ın kamburu
anaaa buna mı benzicem yalan söylersem hasiktirrrrrr... (korku seviyesi artıyor)
anne babana ters cevap verirsen cehennemin dibine gidersin
hem cehennem var hem de dibi.
dibi dediklerine göre demek ki normal cehennemden de beter orası (yükseliyor korku)
O herşeyi görüyor, ne yaparsan biliyor, ne düşünürsen farkında
!!! olayın koptuğu yer işte burası...
herşeyi görüyor biliyor ve farkındaysa benim özelim diye birşey yok demektir
demek öyle bir güç ki bu anam anammmmm (korku en üst seviyeye tırmanmış artık)
bundan sonra hayat boyu o korku içimizde artık.
düşünürken kilit koyarız, bir şey yaparken cehennem, içinde yanan ateş, dibi, dibinin körünü düşünürüz...
halbuki olayı bir de şöyle düşünsek
bizler O'nun içinde biryerlerde küçücük bir nokta gibiyiz. yani O bizim dışımızda falan değil.
kendimizi O, tek bir hücremizi de bir insan gibi düşünelim. nasıl ki o hücreler bizi biz yapıyorlar
ama biz onların çalışma sistemine karışmıyoruz
işte aynısından.
dünyanın ilk kurduğu günden kapatacağı güne kadar olan ve olacak her olayı,
doğan, doğacak, ölen ve ölecek herkesi hesaplayan,
kısacası herşeyi bilen O'nun bizim bu saçmalıklarımızla uğraşacağına gerçekten inanıyorsanız
bence çok fazla bilim-kurgu filmi izliyorsunuz demektir.
kendinizi örneğin karaciğerinizdeki bir hücre olarak düşünün,
ilk isteyeceğiniz şey ne olur? hücre olarak çapınızı büyütmek
sonra? birkaç hücrelik bir alana sahip olmak
sonra? karaciğerin bir bölümü olmak
sonra? karaciğerin tümü olmak
sonra? akciğere göz kırpmak
sonra? akciğer olmak
sonra? kol bacak pankreas 12 parmak bağırsağı falan filan derken
insanın kendisi olmak
demek ki bize erişilmez diye yutturdukları gibi olabiliriz aslında.
olabilme ihtimalimizin olduğu bir şeyden neden korkalım ki?
neden o korkunun bizi esir almasını kabullenelim ki?
Allah, Tanrı, Yaradan, O veya siz adına ne demek istiyorsanız bizi kendi sevgisinden yarattı ise
O'na sevgi duymak yerine O'dan korkmamızın amacı ne?
bizi O'nun korkusu ile büyütmeleri hayatımızı bu şekilde devam ettireceğiz demek değildir.
önemli olan aklımızın yettiğince, fikirlerimizin gidebildiği yere kadar O'nu ve O'nun muhteşem gücünü anlayabilmeye çalışmaktır.
gerisi bizim gibi zaten hali hazırda cehennemin dibinde yaşayan solucanların yağmurdan sonraki
hayatta kalma savaşıdır...
bir sürü şey anlattılar O'nun hakkında.
sanki herkes O'nu tanıormuş gibi anlattılar
kime sorsan bir fikri vardı
iyi- kötü, yumuşak-sert ama herkesin bir fikri vardı.
bizler normal olarak bize en yakın olanlara güvendik
yani annemizle babamıza
onların dediğini kabul ettik
çoğumuzun ana babası öyle şeyler söyledi ki hayatımızın kalanını O'nun ve verebileceği cezaların
korkusu ile yaşar olduk
işin içine korku girince ilk vazgeçtiğimiz şey sorgulamak oldu.
üstelik bu öyle bir korku ki eşi benzeri yok
düşünsenize küçücüğüz ve bize öyle bir güç anlatılıyor ki
yanlış yaparsak bizi cezalandırır hem de öyle bir ceza ki
tek ayak üstü falan da değil, cehenneme yollar bizi..
cehennem ne lan? diye sorduk kendimize
ama bulamadık ki cevabını çünkü bilmiyoruz
ana babamız cehenneme gidersin demiş bir kere, üstelik söylerken de suratları öyle bir ifade almış ki
sanırsınız bizimkiler uzun yıllar cehennemde yaşamış sonra anne babamız olmuşlar.
kendimize ne dedik? cehennem oğlummmm boru değil bu cehennem
söylerken bir kelimenin içeriği korkutucu, sen bir de cehennemin içini düşün
korku girdi içimize bir kere ve hep korkar olduk O'ndan.
bu da yetmezmiş gibi ana babalarımız sağolsun çıtayı yükselttiler
yalan söylersen çarpılırsın
çarpılmak? o ne yaa? o yaşta çarpılan tek adam görmüşüz o da televizyonda notre damme'ın kamburu
anaaa buna mı benzicem yalan söylersem hasiktirrrrrr... (korku seviyesi artıyor)
anne babana ters cevap verirsen cehennemin dibine gidersin
hem cehennem var hem de dibi.
dibi dediklerine göre demek ki normal cehennemden de beter orası (yükseliyor korku)
O herşeyi görüyor, ne yaparsan biliyor, ne düşünürsen farkında
!!! olayın koptuğu yer işte burası...
herşeyi görüyor biliyor ve farkındaysa benim özelim diye birşey yok demektir
demek öyle bir güç ki bu anam anammmmm (korku en üst seviyeye tırmanmış artık)
bundan sonra hayat boyu o korku içimizde artık.
düşünürken kilit koyarız, bir şey yaparken cehennem, içinde yanan ateş, dibi, dibinin körünü düşünürüz...
halbuki olayı bir de şöyle düşünsek
bizler O'nun içinde biryerlerde küçücük bir nokta gibiyiz. yani O bizim dışımızda falan değil.
kendimizi O, tek bir hücremizi de bir insan gibi düşünelim. nasıl ki o hücreler bizi biz yapıyorlar
ama biz onların çalışma sistemine karışmıyoruz
işte aynısından.
dünyanın ilk kurduğu günden kapatacağı güne kadar olan ve olacak her olayı,
doğan, doğacak, ölen ve ölecek herkesi hesaplayan,
kısacası herşeyi bilen O'nun bizim bu saçmalıklarımızla uğraşacağına gerçekten inanıyorsanız
bence çok fazla bilim-kurgu filmi izliyorsunuz demektir.
kendinizi örneğin karaciğerinizdeki bir hücre olarak düşünün,
ilk isteyeceğiniz şey ne olur? hücre olarak çapınızı büyütmek
sonra? birkaç hücrelik bir alana sahip olmak
sonra? karaciğerin bir bölümü olmak
sonra? karaciğerin tümü olmak
sonra? akciğere göz kırpmak
sonra? akciğer olmak
sonra? kol bacak pankreas 12 parmak bağırsağı falan filan derken
insanın kendisi olmak
demek ki bize erişilmez diye yutturdukları gibi olabiliriz aslında.
olabilme ihtimalimizin olduğu bir şeyden neden korkalım ki?
neden o korkunun bizi esir almasını kabullenelim ki?
Allah, Tanrı, Yaradan, O veya siz adına ne demek istiyorsanız bizi kendi sevgisinden yarattı ise
O'na sevgi duymak yerine O'dan korkmamızın amacı ne?
bizi O'nun korkusu ile büyütmeleri hayatımızı bu şekilde devam ettireceğiz demek değildir.
önemli olan aklımızın yettiğince, fikirlerimizin gidebildiği yere kadar O'nu ve O'nun muhteşem gücünü anlayabilmeye çalışmaktır.
gerisi bizim gibi zaten hali hazırda cehennemin dibinde yaşayan solucanların yağmurdan sonraki
hayatta kalma savaşıdır...
15 Nisan 2010 Perşembe
Benden İçeri Olan Ben Kim?...
hani çok ünlü bir sözü vardır ya Mevlana'nın ;
- bir ben var benden içeri...
kişisel gelişim sürecime belki de birçok insan gibi bir Mevlana kitabı okuyarak başlamıştım.
bu cümle aklıma takılmıştı ancak o dönemler sanki iki kitap okuyunca
birden etrafımda melekler uçuşacak, nurlar yağacak sandığım için
pek üzerinde durmamıştım.
gel zaman git zaman gördüm ki ne melekler görünüyor gözümeee ne de nurlar yağıyor başımdan aşağıya.
spirituel yolculuklar önce dışa bağlı başlar ve her anında bir heyecan vardır
ancak zaman geçtikçe asıl gelişimin dışa değil içe bağlı olduğunu kavradım.
gün geldi olduğum yerde otururken ;
-"oğlum ne salaksın yaaa olay dışında değil ki içinde, sen önce bunu keşfet"dedim...
ve içeri yönelme başladı.
dışa dönük yaşam gözle görülen elle tutulan, tadılan bir hayat
kötü mü? yooo kesinlikle değil. sadece madde bağımlısı o kadar
ve tabi ki sınırlı zira gözün gördüğü kulağın duyduğu yere kadardır dışa dönük yaşam
ancak içe dönük yaşam öyle değil.
dipsiz bir kuyu
sonsuz bir yolculuk
uçsuz bucaksız aklın anlamakta zorlandığı sınırsız bir döngü
bu döngü içindeki "ben"i keşfetmeye başladığımda
anladım ki eğer bir savaş verilecekse bu dış ile değil iç ile olmalı.
içe dönük düşünüp yaşamaya başladıktan sonra ise işte bir ben var benden içeri lafı beni
gün geçtikçe içine çekmeye başladı.
zaten bir ben varsam içimde başka biri daha mı var gibi bugün komik sayılabilecek bir soru ile başlayan
içsel yolculuğumda kendimle ilgili bulduğum her cevap sonrasında
kendimi keşfetmenin, tanımanın keyfini yaşıyorum.
büyük bir çoğunluğumuz ne olduğumuzu, kendimize izin verdiğimiz takdirde
ne kadar derin düşünüp ne kadar derinlere dalabileceğimizi bilmiyoruz.
ama buna bir başladığımızda yani kendimizi tanımaya başladığımızda
içimizde aslında gerçekten dipsiz bir kuyu olduğunu gördüm.
hani matrix'e morpheous ne diyordu?
- alice'in tavşan deliğinin dibine ne kadar ineceğine kararı sen vereceksin.
çoğumuz bu yolculuktan korkuyoruz zira neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.
insan büyütülüş tarzı itibarı ile bilmediği şeyden korkar
ama bu yolculukta korkulacak birşey yok
çünkü keşfettiğiniz şey kendinizin ta kendisi.
işe önce egolarınızla, kopamadıklarınızla başlayın.
size göre kötü, yanlış olan tüm özelliklerinizi ve isteklerinizi bir kağıda yazın.
dürüst olun kendinize karşı ve hepsini yazın
merak etmeyin katil bile olsanız kendiniz hakkında kötü yada yanlış 1 sayfadan fazlasını yazamazsınız
çünkü insan doğası itibarı ile iyi ve doğrularınız her zaman kötü ve yanlışlarınızdan fazladır.
kötü ve yanlışlarınızı bir kağıda yazdıktan sonra
hepsini teker teker ve derince düşünüp kendinize şu soruyu sorun;
-acaba ne zaman bu kötü/yanlış şeyi hayatıma kattım?...
düşünün bulacaksınız
bulduğunuzda ise göreceksiniz ki
çok büyük ihtimalle başka biri tarafından güven yada sevgi beklediğinizde bunu alamamışsınız ve sonrasında
bu kötü ve/veya yanışı hayatınıza kendinizi korumak için katmışınız.
kağıttaki her kötü/yanlışınızın hangi olaydan sonra sizin bir parçanız olduğunu bulun.
dediğim bu şeyi 3 günde yapamazsınız o yüzden aaaa ben yaptım bitti amma da kolaymış diyerek
kendinizi kandırmayın
bu işin zamanı olmaz. bir şey için hedef koymak içsel değil dışsaldır.
insan kişisel gelişimimi şu kadar sürede tamamlayacağım diye bir hedef koyamaz
çünkü içinde olanların ne kadar derin olduğunu bilmez.
o yüzden kendinize bu konuda hedef koymayın.
düşünün ve içinizdeki "ben"i harekete geçirin.
lütfen korkmayın
korkmayın
korkmayın
siz korkmadıkça ve eşeledikçe
bir süre sizi sıkacak ancak sonrasında sizi çok rahatlatacak bir döneme başlayacaksınız
nefes alışınız, aldığınız nefesin derinliği nile değişecek.
bunun düz bir çizgi üzerinde ilerleyen bir yol olduğunu değil
bir başlangıç noktasından kendine geri dönen bir daire olduğunu da unutmayın
yani kendinizi ne kadar keşfederseniz keşfedin
ne kadar tanırsanız tanıyın
yine döneceğiniz yer kendiniz olacaksınız.
yolculuğu eziyet olarak görmeyin.
keyfini çıkarın...
- bir ben var benden içeri...
kişisel gelişim sürecime belki de birçok insan gibi bir Mevlana kitabı okuyarak başlamıştım.
bu cümle aklıma takılmıştı ancak o dönemler sanki iki kitap okuyunca
birden etrafımda melekler uçuşacak, nurlar yağacak sandığım için
pek üzerinde durmamıştım.
gel zaman git zaman gördüm ki ne melekler görünüyor gözümeee ne de nurlar yağıyor başımdan aşağıya.
spirituel yolculuklar önce dışa bağlı başlar ve her anında bir heyecan vardır
ancak zaman geçtikçe asıl gelişimin dışa değil içe bağlı olduğunu kavradım.
gün geldi olduğum yerde otururken ;
-"oğlum ne salaksın yaaa olay dışında değil ki içinde, sen önce bunu keşfet"dedim...
ve içeri yönelme başladı.
dışa dönük yaşam gözle görülen elle tutulan, tadılan bir hayat
kötü mü? yooo kesinlikle değil. sadece madde bağımlısı o kadar
ve tabi ki sınırlı zira gözün gördüğü kulağın duyduğu yere kadardır dışa dönük yaşam
ancak içe dönük yaşam öyle değil.
dipsiz bir kuyu
sonsuz bir yolculuk
uçsuz bucaksız aklın anlamakta zorlandığı sınırsız bir döngü
bu döngü içindeki "ben"i keşfetmeye başladığımda
anladım ki eğer bir savaş verilecekse bu dış ile değil iç ile olmalı.
içe dönük düşünüp yaşamaya başladıktan sonra ise işte bir ben var benden içeri lafı beni
gün geçtikçe içine çekmeye başladı.
zaten bir ben varsam içimde başka biri daha mı var gibi bugün komik sayılabilecek bir soru ile başlayan
içsel yolculuğumda kendimle ilgili bulduğum her cevap sonrasında
kendimi keşfetmenin, tanımanın keyfini yaşıyorum.
büyük bir çoğunluğumuz ne olduğumuzu, kendimize izin verdiğimiz takdirde
ne kadar derin düşünüp ne kadar derinlere dalabileceğimizi bilmiyoruz.
ama buna bir başladığımızda yani kendimizi tanımaya başladığımızda
içimizde aslında gerçekten dipsiz bir kuyu olduğunu gördüm.
hani matrix'e morpheous ne diyordu?
- alice'in tavşan deliğinin dibine ne kadar ineceğine kararı sen vereceksin.
çoğumuz bu yolculuktan korkuyoruz zira neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.
insan büyütülüş tarzı itibarı ile bilmediği şeyden korkar
ama bu yolculukta korkulacak birşey yok
çünkü keşfettiğiniz şey kendinizin ta kendisi.
işe önce egolarınızla, kopamadıklarınızla başlayın.
size göre kötü, yanlış olan tüm özelliklerinizi ve isteklerinizi bir kağıda yazın.
dürüst olun kendinize karşı ve hepsini yazın
merak etmeyin katil bile olsanız kendiniz hakkında kötü yada yanlış 1 sayfadan fazlasını yazamazsınız
çünkü insan doğası itibarı ile iyi ve doğrularınız her zaman kötü ve yanlışlarınızdan fazladır.
kötü ve yanlışlarınızı bir kağıda yazdıktan sonra
hepsini teker teker ve derince düşünüp kendinize şu soruyu sorun;
-acaba ne zaman bu kötü/yanlış şeyi hayatıma kattım?...
düşünün bulacaksınız
bulduğunuzda ise göreceksiniz ki
çok büyük ihtimalle başka biri tarafından güven yada sevgi beklediğinizde bunu alamamışsınız ve sonrasında
bu kötü ve/veya yanışı hayatınıza kendinizi korumak için katmışınız.
kağıttaki her kötü/yanlışınızın hangi olaydan sonra sizin bir parçanız olduğunu bulun.
dediğim bu şeyi 3 günde yapamazsınız o yüzden aaaa ben yaptım bitti amma da kolaymış diyerek
kendinizi kandırmayın
bu işin zamanı olmaz. bir şey için hedef koymak içsel değil dışsaldır.
insan kişisel gelişimimi şu kadar sürede tamamlayacağım diye bir hedef koyamaz
çünkü içinde olanların ne kadar derin olduğunu bilmez.
o yüzden kendinize bu konuda hedef koymayın.
düşünün ve içinizdeki "ben"i harekete geçirin.
lütfen korkmayın
korkmayın
korkmayın
siz korkmadıkça ve eşeledikçe
bir süre sizi sıkacak ancak sonrasında sizi çok rahatlatacak bir döneme başlayacaksınız
nefes alışınız, aldığınız nefesin derinliği nile değişecek.
bunun düz bir çizgi üzerinde ilerleyen bir yol olduğunu değil
bir başlangıç noktasından kendine geri dönen bir daire olduğunu da unutmayın
yani kendinizi ne kadar keşfederseniz keşfedin
ne kadar tanırsanız tanıyın
yine döneceğiniz yer kendiniz olacaksınız.
yolculuğu eziyet olarak görmeyin.
keyfini çıkarın...
12 Nisan 2010 Pazartesi
Bu sadece küçük bir yolculuk...
durmadan ileriye dönük yaşıyoruz.
nedendir anlamıyorum ama hepimiz sanki bir çizgi üzerinde
hep ileri gitmeye programlanmış gibiyiz.
ileri gitmek, ierlemek güzel bir şey
ancak önemli olan düz bir çizgi üzerinde ileriye gitmek midir?
evrende aynı çizgi üzerinde olan hiçbir olaydan
etkilenmeden çizgi üzerindeki gidişatına devam eden tek bir kavram vardır ;
ZAMAN...
evet zaman olana bitene bakmadan sadece (bizim algımız dahilinde) değişmeden,
dönmeden, dolaşmadan hep aynı hatta ilerliyor.
zamanı anlamak ve kendimizi ona uydurmak için o kadar düşünmeden yaşıyoruz ki
bazen empati yapıp kendimi zamanın yerine koyduğumda
insanlara gülesim geliyor.
zira zaman evrende güneşten bile önce yaratılmış bir kavram.
yani önce Yaradan sonra Zaman ve sonra Güneş yaratılmış.
tüm ezoterik inisiye dinsel ve tinsel bilgileri araştırırsanız oluşum sırasının böyle olduğunu görebilirsiniz.
bizler "insan" olarak yaratılanlar listesinde son sıradayız.
çiçek, börtü-böcek, hayvanlar bile bizden önce yaratılmış.
ama insandaki "kibir" öylesine büyük ki
listenin en sonunda yaratılmış olmasına rağmen kendini hep
listenin üstünde hatta kendini listenin toplamından bile büyük görebiliyor.
hal böyle olunca da O'nun yarattığı bir yaratık olarak O'nun ilk yarattığı ZAMAN'ı bile
sahiplenmeye çalışıyoruz, sahiplendiğimizi zannediyoruz.
kendinizi deniz kenarında düşünün,
dalganın olmadığı sadece hafif bir meltemin yarattığı dalgacıkların olduğu bir deniz kenarında.
ve kağıttan yaptığınız küçük bir gemiyi suya bırakın,
meltemin yarattığı dalgacıklar o kağıttan gemiyi sağa sola doğru
devamlı hareket ettirecektir.
işte o deniz evren, dalgacıklar zaman ve kağıt gemide biziz...
ne yaparsak yapalım kağıttan gemimiz sonunda batacaktır.
önemli olan bu yolculuğu ne kadar çok sürdürebilmemiz için kağıttan gemiyi yaparken
nelere dikkat etmemiz gerektiğidir.
insan ve onun hayatı güneş gibi zaman gibi Yaradan gibi kavramların yanında sadece küçücük bir yolculuk yapan kum tanesinden öteye gidemez.
hayatımıza düz bir çizgi üzerinde ilerleyen nefesler topluluğu olarak bakarsak
her daim bitmek tükenmek bilmeyen bir yarışın içinde oluruz.
ama herşeyin kendine dönen bir daire içinde olan biten olaylar silsilesi olarak bakabilirsek
işte bizi hayatımızın son nefesine kadar yoran o yarışın içinde olmayız.
böylece yarış sandığımız şeyi kazanabilmek için "olduğumuzdan farklı"
şekilde yaşama mecburiyetimiz olmaz.
amannn ben zaten olduğumdan farklı yaşamıyorum kiiiiii diyen olursa
bende ona güldürme beni derim zira hayatımızın bir çok anında kendimiz gibi değil
bizden istendiği gibi yaşıyoruz.
zaman bizi olduğumuz gibi kabul eden,
bizimle didişmeyen, bizden hiçbir çıkarı olmayan
ve bizden çok daha önce olan yaşayan bir varlıktır.
biz küstahlığımızı bir kenara bırakıp zamanın bizden üstün olduğunu,
yaşam amaçlarımızın farklı olduğunu anlayıp
zamana sahip olma ve onunla yarışmaya ihtiyacımız kalmaz.
ne zaman ki kendimizi olduğumuz gibi kabul edip bu yarıştan vazgeçeceğiz
işte o zaman şimdi para verip aldığımız anti-aging kremlerini bile unutabileceğiz.
çünkü bu yarış bizi insan olarak yıpratıyor, değiştiriyor,hırslandırıp farklılaştırıyor.
farklılaşmayan çünkü siz olduğunuz gibi güzelsiniz
tıpkı benim olduğum gibi...
nedendir anlamıyorum ama hepimiz sanki bir çizgi üzerinde
hep ileri gitmeye programlanmış gibiyiz.
ileri gitmek, ierlemek güzel bir şey
ancak önemli olan düz bir çizgi üzerinde ileriye gitmek midir?
evrende aynı çizgi üzerinde olan hiçbir olaydan
etkilenmeden çizgi üzerindeki gidişatına devam eden tek bir kavram vardır ;
ZAMAN...
evet zaman olana bitene bakmadan sadece (bizim algımız dahilinde) değişmeden,
dönmeden, dolaşmadan hep aynı hatta ilerliyor.
zamanı anlamak ve kendimizi ona uydurmak için o kadar düşünmeden yaşıyoruz ki
bazen empati yapıp kendimi zamanın yerine koyduğumda
insanlara gülesim geliyor.
zira zaman evrende güneşten bile önce yaratılmış bir kavram.
yani önce Yaradan sonra Zaman ve sonra Güneş yaratılmış.
tüm ezoterik inisiye dinsel ve tinsel bilgileri araştırırsanız oluşum sırasının böyle olduğunu görebilirsiniz.
bizler "insan" olarak yaratılanlar listesinde son sıradayız.
çiçek, börtü-böcek, hayvanlar bile bizden önce yaratılmış.
ama insandaki "kibir" öylesine büyük ki
listenin en sonunda yaratılmış olmasına rağmen kendini hep
listenin üstünde hatta kendini listenin toplamından bile büyük görebiliyor.
hal böyle olunca da O'nun yarattığı bir yaratık olarak O'nun ilk yarattığı ZAMAN'ı bile
sahiplenmeye çalışıyoruz, sahiplendiğimizi zannediyoruz.
kendinizi deniz kenarında düşünün,
dalganın olmadığı sadece hafif bir meltemin yarattığı dalgacıkların olduğu bir deniz kenarında.
ve kağıttan yaptığınız küçük bir gemiyi suya bırakın,
meltemin yarattığı dalgacıklar o kağıttan gemiyi sağa sola doğru
devamlı hareket ettirecektir.
işte o deniz evren, dalgacıklar zaman ve kağıt gemide biziz...
ne yaparsak yapalım kağıttan gemimiz sonunda batacaktır.
önemli olan bu yolculuğu ne kadar çok sürdürebilmemiz için kağıttan gemiyi yaparken
nelere dikkat etmemiz gerektiğidir.
insan ve onun hayatı güneş gibi zaman gibi Yaradan gibi kavramların yanında sadece küçücük bir yolculuk yapan kum tanesinden öteye gidemez.
hayatımıza düz bir çizgi üzerinde ilerleyen nefesler topluluğu olarak bakarsak
her daim bitmek tükenmek bilmeyen bir yarışın içinde oluruz.
ama herşeyin kendine dönen bir daire içinde olan biten olaylar silsilesi olarak bakabilirsek
işte bizi hayatımızın son nefesine kadar yoran o yarışın içinde olmayız.
böylece yarış sandığımız şeyi kazanabilmek için "olduğumuzdan farklı"
şekilde yaşama mecburiyetimiz olmaz.
amannn ben zaten olduğumdan farklı yaşamıyorum kiiiiii diyen olursa
bende ona güldürme beni derim zira hayatımızın bir çok anında kendimiz gibi değil
bizden istendiği gibi yaşıyoruz.
zaman bizi olduğumuz gibi kabul eden,
bizimle didişmeyen, bizden hiçbir çıkarı olmayan
ve bizden çok daha önce olan yaşayan bir varlıktır.
biz küstahlığımızı bir kenara bırakıp zamanın bizden üstün olduğunu,
yaşam amaçlarımızın farklı olduğunu anlayıp
zamana sahip olma ve onunla yarışmaya ihtiyacımız kalmaz.
ne zaman ki kendimizi olduğumuz gibi kabul edip bu yarıştan vazgeçeceğiz
işte o zaman şimdi para verip aldığımız anti-aging kremlerini bile unutabileceğiz.
çünkü bu yarış bizi insan olarak yıpratıyor, değiştiriyor,hırslandırıp farklılaştırıyor.
farklılaşmayan çünkü siz olduğunuz gibi güzelsiniz
tıpkı benim olduğum gibi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)