26 Nisan 2010 Pazartesi

Tutunma Bırak...

ister dinci ol ister ateist
ister vejeteryan ol ister pescaterian
ister siyah ol ister beyaz
ne olursan ol
bilmediklerini unutma.
bu dünyaya doğarken nereden geldiğini
bu dünyadan göçerken nereye gittiğini
bilmiyorsun, bilmiyoruz.
ne bu beden bizim ne de içindeki organlar
bizim olan bir tek şey var o da
kafamızın içindeki düşünceler.
onlar dışında kalanlar sadece düşünebilip yapabilelim diye bize verilen araçlar.
önemli olan nereden geldiğin ya da nereye gittiğin değildir
zira oralarda neler olduğunu bilmiyoruz.
sadece bize söylendiği kadarına inanmak ya da reddetmek durumundayız.
uzunca bir süre doğumdan öncesi ile ölümden sonrasına takıktım.
anladım ki kavramamız gereken şey bu değil
nereden nereye bizim sadece dedikodu yönümüzü törpülemek için
gerekli bilgiler, gerisi hikaye
düşün ki bir gün rüyana ak sakallı bir dede girdi ve sana
nereden geldiğini ve nereye gideceğini söyledi.
sabah uyandın eeee ne değişti?
dişlerini mi fırçalamayacaksın ya da artık ellerinin üstünde mi yürüyeceksin?
hiçbir şey değişmeyecek
bu dünyada yaşarken kimse ermeyecek.
o halde yapılması gereken dedikodu kısmı ile değil
elde var olanla neler yapılabileceğine karar vermemiz.
elde var olan nedir?
ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir yaşam...
bugünde bitebilir 50 yıl daha sürebilir
yani bilmediğimiz bir zaman dilimi içinde
bize bahşedilen zaman ne kadarsa onun içini doldurabilmek.
bilinmeyen limitli bir zamanın içini doldurabilmek için
önce bazı şeylerden vazgeçmek gerekir,
listenin başında da "kopamadıklarımız" gelir.
hepimizin bu dünyada kopamadığımız şeyler var,
kimimiz paradan kimimiz güzellikten
kimimiz evden arsadan kimimiz maneviyattan kopamaz
ama hepimizin kopamadığı şeyler muhakkak vardır.
ne zaman biteceğini bilmediğimiz bir süre için
bunlardan kopmamak yerine
önce kopamadıklarım diye bir liste yapıp
sonrasında işe listenin en basitinden başlayıp
kopamadıklarımızdan teker teker kopabildiğimiz takdirde
hem kendimize hem çevremize hem de bizden sorakilere
yaşanabilir ve bugünden daha iyiye gidebilecek bir dünya bırakabiliriz.
listeni yap ve kopamadıklarından kop.
biliyorum çok zor zira her denemede sanki canından can koparılıyormuş gibi hissediyor insan
amaaa bir kere koptun mu koptuğun şeyin içinde doldurduğu yer kadar
ferahlamayı hissettiğinde hemen listene bakıp bir sonraki kopamadığınla uğraşmaya başlayacağınıza emin olun.
listenizi yaparken sadece tek bir kişiye karşı dürüst olun,
kendinize...
ve bir plan yapın mesela ben her ne olursa olsun günde en az 15 dakika
kopamadıklarım listesinde sıradaki kopamadığım neyse onu düşünüyorum.
her gün en az 15 dakika.
çok mu?
ferahlamak için çok değil.
ferahlamak boşalan yeri dilediğin bir şeyle doldurabileceğimiz anlamına gelir.
kopamadığın bir şeyi boşalttığın anda oluşacak boşluğu neyle dolduracağımızı düşünmeliyiz.
ben kendimde her doğan boşluğu "iyilik" ile dolduruyorum.
her koptuğum kopamadığımdan sonra büyük ya da küçük farketmez bir iyilik yapıyorum.
tabi ki bu benim yolum
siz neyle doldurmak isterseniz onunla doldurun.
her gün en az 15 dakika
vaktim yok deme ve unutma
en büyük yatırım
kendine yaptığındır...

22 Nisan 2010 Perşembe

Bu Ülkede Kadın Olmak...

15 yaş civarında idim
bir sabah uyanıp Tanrı'ya beni erkek yarattığı için teşekkür ettiğimde.
çünkü ilk o yaşta iken kafama dank etmişti bir kadının hayatı boyunca her ay
hiç sekmeden her ay bir kaç gün sancı çekip regl olacağını.
çevremdeki kadınlar ve kızlar o günlerde huysuzluğun tavan yaptığı günler yaşıyorlar
ve birkaç gün içinde ise normal hallerine dönüyorlardı.
işte o gün çok müteşekkür olmuştum O'na.
daha sonra bir kez daha teşekkür ettim hamile kalmadığıma.
9 ay içinde ne olduğunu bilmediğin kocaman bir şey büyüyor,
enerjini çekiyor,hormonlarını delirtiyor, psikolojini bozuyor vesaire vesaire
ve tabi ki işin sonunda doğum sancıları ve memene yapışan küçük uzaylı tipli bir bebek.
yok yok demiştim ben bu işi hayatta yapamam
kadınlara saygım artmaya başlamıştı.
son dönemlerde ise gözlemlerim arttıkça, işim dolayısı ile dünyanın bir çok ülkesini görüp
oradaki kadınlarla buradakileri karşılaştırınca iki sonuca vardım;
1.- kadın doğmak başlı başına bir dert regl doğum falan filan
2.- bu ülkede kadın olmak bir ceza
öyle bir ülke ki burası erkekleri ata erkil yetişiyor demelerine bakmayın
türk erkeği anasının kuzusudur.
bunu okuyan bir kadınsanız şöyle bir imaj hayal edin;
bir erkekle tanıştınız sohbet ediyorsunuz, aranızda bir çekim oluştu,
bir süre sonra onunla öpüşmek için ona doğru hamle yaptınız,
başınıza ilk gelecek kabus nedir?
bu ülke erkeği diş fırçalamayı bilmez,
nereden mi biliyorum? açın avrupa birliği gelişim raporlarını okuyun göreceksiniz
bu ülkedeki diş macunu tüketiminin yüzdesel büyüklüğü kadınlar ve çocuklarda
ayrıca diş macunu tüketimi bu ülkede afrika ülkelerine eşdeğer
eh çekim oldu öpmek için yaklaştınız ağzıdan buram buram gelen
akşam yemeğinde yenmiş sarmısaklı mantı kokusu.
birinci sınavdan sınıfta kaldı erkek.
hadi dediniz bir şans daha ver ve öpme ama ona sarıl
kollarınızı açtınız ona sarıldınız
sırada ikinci kabus var nedir o?
ter kokusu...
yine aynı raporlarda deodorant kullanımı en düşük ülkeler listesinde başa güreşiyoruz
deodorant kullanmak küçüklükten kazandırılan bir özelliktir. eğer bu size kazandırılmamışsa
koktuğunuzun farkına bile varmazsınız çünkü o koku sizin için normaldir.
ikide iki negatif adım sonrasında kadın yine bir kredi vermek ister
diyelim ki o kredi yani üçüncü adım sex yapmak olsun.
soyunmaya başladığınız anda üçüncü şokkkk???
erkek gömleği çıkarıp pantalonu indirir veeee içinden
bembeyaz bir atlet ve ondan daha da beyaz bir "don" çıkar karşınıza.
Allah'ım bundan daha kötü bir görüntü olabilir mi?
bu da yetmezmiş gibi bu ülkede bir çok erkek çoraplarını bile çıkarmaya tenezzül etmez.
dişler berbat
vücut kokusu tavan yapmış
ve birde beyaz çamaşır kabusu.
ama dedim ya türk erkeği anasının kuzusudur diye
herif 40 yaşına gelir anası bıkmadan hala sorar;
altına atlet giydinmi bak üşütme hasta olma...
kadın olarak tek sıkıntı bu mu?
keşke bu kadar olsa
diyelim ki sigara içen bir kadınsınız
bu ülkede sokakta yürürken kaç kadın görürsünüz sigara içen?
belki 1 ya da 2
neden? çünkü sokakta sigara içen kadına "hafif meşrep" denir bu ülkede.
bizler elimizde fosur fosur tüttürürken "hafif erkek" olmuyoruz
ama kadın içerse bas damgayı "aaaa orospuya bak"""
sokaktan bahsederken bu ülkede kadınların yaşadığı eziyeti yazmadan geçemem
sokağa çıkan her kadın iddialı veya yalın giyinsin farketmez
yanından geçen erkeklerin onda sekizi kadının "kıçına" bakar.
yetmezmiş gibi gözleriyle sevişir ve bunu karşısında hiç tanımadığı kadına bile hissettirir
hava hafif kararmışken sokakta tek başına yürüyüşe çıkmış bir kadına ne denir peki bu ülkede;
- ırıspıııııııı
başka bir kız arkadaşıyla bir bara, cafeye gidip birşeyler içip sohbet etmek isteyen kadına nedir ?
-ırıspıııııııı
düşünsenize trafikte giderken yandaki arabadaki kadına bakmak isterken öndeki arabaya toslayan
dangalaklar bile var bu ülkede.
daha yazılacak çok örnek var ama
yazıyı çocukluğumdaki bir şarkı ile bitireyim;
bu şarkının ana fikri olivetti olivetti
bütün erkekler domuzzzz....
valla bayanlar siz bu ülkede yaşamıyorsunuz sadece hayatınızın günlerini geçiriyorsunuz.
Allah yardımcınız olsun...
not : kadınlar sütten çıkmış ak kaşık mı? hümme haşaaa ama onu da başka zaman yazarım.
not 2 : şarz diye birşey yoktur o kelime ŞARJ'dır
not 3 : kapora diye bir şey yoktur o kelime KAPARO'dur
not 4 : makosen diye bir şey yoktu o kelime MOKASEN'dir

19 Nisan 2010 Pazartesi

Allah...

küçüktük
bir sürü şey anlattılar O'nun hakkında.
sanki herkes O'nu tanıormuş gibi anlattılar
kime sorsan bir fikri vardı
iyi- kötü, yumuşak-sert ama herkesin bir fikri vardı.
bizler normal olarak bize en yakın olanlara güvendik
yani annemizle babamıza
onların dediğini kabul ettik
çoğumuzun ana babası öyle şeyler söyledi ki hayatımızın kalanını O'nun ve verebileceği cezaların
korkusu ile yaşar olduk
işin içine korku girince ilk vazgeçtiğimiz şey sorgulamak oldu.
üstelik bu öyle bir korku ki eşi benzeri yok
düşünsenize küçücüğüz ve bize öyle bir güç anlatılıyor ki
yanlış yaparsak bizi cezalandırır hem de öyle bir ceza ki
tek ayak üstü falan da değil, cehenneme yollar bizi..
cehennem ne lan? diye sorduk kendimize
ama bulamadık ki cevabını çünkü bilmiyoruz
ana babamız cehenneme gidersin demiş bir kere, üstelik söylerken de suratları öyle bir ifade almış ki
sanırsınız bizimkiler uzun yıllar cehennemde yaşamış sonra anne babamız olmuşlar.
kendimize ne dedik? cehennem oğlummmm boru değil bu cehennem
söylerken bir kelimenin içeriği korkutucu, sen bir de cehennemin içini düşün
korku girdi içimize bir kere ve hep korkar olduk O'ndan.
bu da yetmezmiş gibi ana babalarımız sağolsun çıtayı yükselttiler
yalan söylersen çarpılırsın
çarpılmak? o ne yaa? o yaşta çarpılan tek adam görmüşüz o da televizyonda notre damme'ın kamburu
anaaa buna mı benzicem yalan söylersem hasiktirrrrrr... (korku seviyesi artıyor)
anne babana ters cevap verirsen cehennemin dibine gidersin
hem cehennem var hem de dibi.
dibi dediklerine göre demek ki normal cehennemden de beter orası (yükseliyor korku)
O herşeyi görüyor, ne yaparsan biliyor, ne düşünürsen farkında
!!! olayın koptuğu yer işte burası...
herşeyi görüyor biliyor ve farkındaysa benim özelim diye birşey yok demektir
demek öyle bir güç ki bu anam anammmmm (korku en üst seviyeye tırmanmış artık)
bundan sonra hayat boyu o korku içimizde artık.
düşünürken kilit koyarız, bir şey yaparken cehennem, içinde yanan ateş, dibi, dibinin körünü düşünürüz...
halbuki olayı bir de şöyle düşünsek
bizler O'nun içinde biryerlerde küçücük bir nokta gibiyiz. yani O bizim dışımızda falan değil.
kendimizi O, tek bir hücremizi de bir insan gibi düşünelim. nasıl ki o hücreler bizi biz yapıyorlar
ama biz onların çalışma sistemine karışmıyoruz
işte aynısından.
dünyanın ilk kurduğu günden kapatacağı güne kadar olan ve olacak her olayı,
doğan, doğacak, ölen ve ölecek herkesi hesaplayan,
kısacası herşeyi bilen O'nun bizim bu saçmalıklarımızla uğraşacağına gerçekten inanıyorsanız
bence çok fazla bilim-kurgu filmi izliyorsunuz demektir.
kendinizi örneğin karaciğerinizdeki bir hücre olarak düşünün,
ilk isteyeceğiniz şey ne olur? hücre olarak çapınızı büyütmek
sonra? birkaç hücrelik bir alana sahip olmak
sonra? karaciğerin bir bölümü olmak
sonra? karaciğerin tümü olmak
sonra? akciğere göz kırpmak
sonra? akciğer olmak
sonra? kol bacak pankreas 12 parmak bağırsağı falan filan derken
insanın kendisi olmak
demek ki bize erişilmez diye yutturdukları gibi olabiliriz aslında.
olabilme ihtimalimizin olduğu bir şeyden neden korkalım ki?
neden o korkunun bizi esir almasını kabullenelim ki?
Allah, Tanrı, Yaradan, O veya siz adına ne demek istiyorsanız bizi kendi sevgisinden yarattı ise
O'na sevgi duymak yerine O'dan korkmamızın amacı ne?
bizi O'nun korkusu ile büyütmeleri hayatımızı bu şekilde devam ettireceğiz demek değildir.
önemli olan aklımızın yettiğince, fikirlerimizin gidebildiği yere kadar O'nu ve O'nun muhteşem gücünü anlayabilmeye çalışmaktır.
gerisi bizim gibi zaten hali hazırda cehennemin dibinde yaşayan solucanların yağmurdan sonraki
hayatta kalma savaşıdır...

15 Nisan 2010 Perşembe

Benden İçeri Olan Ben Kim?...

hani çok ünlü bir sözü vardır ya Mevlana'nın ;
- bir ben var benden içeri...
kişisel gelişim sürecime belki de birçok insan gibi bir Mevlana kitabı okuyarak başlamıştım.
bu cümle aklıma takılmıştı ancak o dönemler sanki iki kitap okuyunca
birden etrafımda melekler uçuşacak, nurlar yağacak sandığım için
pek üzerinde durmamıştım.
gel zaman git zaman gördüm ki ne melekler görünüyor gözümeee ne de nurlar yağıyor başımdan aşağıya.
spirituel yolculuklar önce dışa bağlı başlar ve her anında bir heyecan vardır
ancak zaman geçtikçe asıl gelişimin dışa değil içe bağlı olduğunu kavradım.
gün geldi olduğum yerde otururken ;
-"oğlum ne salaksın yaaa olay dışında değil ki içinde, sen önce bunu keşfet"dedim...
ve içeri yönelme başladı.
dışa dönük yaşam gözle görülen elle tutulan, tadılan bir hayat
kötü mü? yooo kesinlikle değil. sadece madde bağımlısı o kadar
ve tabi ki sınırlı zira gözün gördüğü kulağın duyduğu yere kadardır dışa dönük yaşam
ancak içe dönük yaşam öyle değil.
dipsiz bir kuyu
sonsuz bir yolculuk
uçsuz bucaksız aklın anlamakta zorlandığı sınırsız bir döngü
bu döngü içindeki "ben"i keşfetmeye başladığımda
anladım ki eğer bir savaş verilecekse bu dış ile değil iç ile olmalı.
içe dönük düşünüp yaşamaya başladıktan sonra ise işte bir ben var benden içeri lafı beni
gün geçtikçe içine çekmeye başladı.
zaten bir ben varsam içimde başka biri daha mı var gibi bugün komik sayılabilecek bir soru ile başlayan
içsel yolculuğumda kendimle ilgili bulduğum her cevap sonrasında
kendimi keşfetmenin, tanımanın keyfini yaşıyorum.
büyük bir çoğunluğumuz ne olduğumuzu, kendimize izin verdiğimiz takdirde
ne kadar derin düşünüp ne kadar derinlere dalabileceğimizi bilmiyoruz.
ama buna bir başladığımızda yani kendimizi tanımaya başladığımızda
içimizde aslında gerçekten dipsiz bir kuyu olduğunu gördüm.
hani matrix'e morpheous ne diyordu?
- alice'in tavşan deliğinin dibine ne kadar ineceğine kararı sen vereceksin.
çoğumuz bu yolculuktan korkuyoruz zira neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.
insan büyütülüş tarzı itibarı ile bilmediği şeyden korkar
ama bu yolculukta korkulacak birşey yok
çünkü keşfettiğiniz şey kendinizin ta kendisi.
işe önce egolarınızla, kopamadıklarınızla başlayın.
size göre kötü, yanlış olan tüm özelliklerinizi ve isteklerinizi bir kağıda yazın.
dürüst olun kendinize karşı ve hepsini yazın
merak etmeyin katil bile olsanız kendiniz hakkında kötü yada yanlış 1 sayfadan fazlasını yazamazsınız
çünkü insan doğası itibarı ile iyi ve doğrularınız her zaman kötü ve yanlışlarınızdan fazladır.
kötü ve yanlışlarınızı bir kağıda yazdıktan sonra
hepsini teker teker ve derince düşünüp kendinize şu soruyu sorun;
-acaba ne zaman bu kötü/yanlış şeyi hayatıma kattım?...
düşünün bulacaksınız
bulduğunuzda ise göreceksiniz ki
çok büyük ihtimalle başka biri tarafından güven yada sevgi beklediğinizde bunu alamamışsınız ve sonrasında
bu kötü ve/veya yanışı hayatınıza kendinizi korumak için katmışınız.
kağıttaki her kötü/yanlışınızın hangi olaydan sonra sizin bir parçanız olduğunu bulun.
dediğim bu şeyi 3 günde yapamazsınız o yüzden aaaa ben yaptım bitti amma da kolaymış diyerek
kendinizi kandırmayın
bu işin zamanı olmaz. bir şey için hedef koymak içsel değil dışsaldır.
insan kişisel gelişimimi şu kadar sürede tamamlayacağım diye bir hedef koyamaz
çünkü içinde olanların ne kadar derin olduğunu bilmez.
o yüzden kendinize bu konuda hedef koymayın.
düşünün ve içinizdeki "ben"i harekete geçirin.
lütfen korkmayın
korkmayın
korkmayın
siz korkmadıkça ve eşeledikçe
bir süre sizi sıkacak ancak sonrasında sizi çok rahatlatacak bir döneme başlayacaksınız
nefes alışınız, aldığınız nefesin derinliği nile değişecek.
bunun düz bir çizgi üzerinde ilerleyen bir yol olduğunu değil
bir başlangıç noktasından kendine geri dönen bir daire olduğunu da unutmayın
yani kendinizi ne kadar keşfederseniz keşfedin
ne kadar tanırsanız tanıyın
yine döneceğiniz yer kendiniz olacaksınız.
yolculuğu eziyet olarak görmeyin.
keyfini çıkarın...

12 Nisan 2010 Pazartesi

Bu sadece küçük bir yolculuk...

durmadan ileriye dönük yaşıyoruz.
nedendir anlamıyorum ama hepimiz sanki bir çizgi üzerinde
hep ileri gitmeye programlanmış gibiyiz.
ileri gitmek, ierlemek güzel bir şey
ancak önemli olan düz bir çizgi üzerinde ileriye gitmek midir?
evrende aynı çizgi üzerinde olan hiçbir olaydan
etkilenmeden çizgi üzerindeki gidişatına devam eden tek bir kavram vardır ;
ZAMAN...
evet zaman olana bitene bakmadan sadece (bizim algımız dahilinde) değişmeden,
dönmeden, dolaşmadan hep aynı hatta ilerliyor.
zamanı anlamak ve kendimizi ona uydurmak için o kadar düşünmeden yaşıyoruz ki
bazen empati yapıp kendimi zamanın yerine koyduğumda
insanlara gülesim geliyor.
zira zaman evrende güneşten bile önce yaratılmış bir kavram.
yani önce Yaradan sonra Zaman ve sonra Güneş yaratılmış.
tüm ezoterik inisiye dinsel ve tinsel bilgileri araştırırsanız oluşum sırasının böyle olduğunu görebilirsiniz.
bizler "insan" olarak yaratılanlar listesinde son sıradayız.
çiçek, börtü-böcek, hayvanlar bile bizden önce yaratılmış.
ama insandaki "kibir" öylesine büyük ki
listenin en sonunda yaratılmış olmasına rağmen kendini hep
listenin üstünde hatta kendini listenin toplamından bile büyük görebiliyor.
hal böyle olunca da O'nun yarattığı bir yaratık olarak O'nun ilk yarattığı ZAMAN'ı bile
sahiplenmeye çalışıyoruz, sahiplendiğimizi zannediyoruz.
kendinizi deniz kenarında düşünün,
dalganın olmadığı sadece hafif bir meltemin yarattığı dalgacıkların olduğu bir deniz kenarında.
ve kağıttan yaptığınız küçük bir gemiyi suya bırakın,
meltemin yarattığı dalgacıklar o kağıttan gemiyi sağa sola doğru
devamlı hareket ettirecektir.
işte o deniz evren, dalgacıklar zaman ve kağıt gemide biziz...
ne yaparsak yapalım kağıttan gemimiz sonunda batacaktır.
önemli olan bu yolculuğu ne kadar çok sürdürebilmemiz için kağıttan gemiyi yaparken
nelere dikkat etmemiz gerektiğidir.
insan ve onun hayatı güneş gibi zaman gibi Yaradan gibi kavramların yanında sadece küçücük bir yolculuk yapan kum tanesinden öteye gidemez.
hayatımıza düz bir çizgi üzerinde ilerleyen nefesler topluluğu olarak bakarsak
her daim bitmek tükenmek bilmeyen bir yarışın içinde oluruz.
ama herşeyin kendine dönen bir daire içinde olan biten olaylar silsilesi olarak bakabilirsek
işte bizi hayatımızın son nefesine kadar yoran o yarışın içinde olmayız.
böylece yarış sandığımız şeyi kazanabilmek için "olduğumuzdan farklı"
şekilde yaşama mecburiyetimiz olmaz.
amannn ben zaten olduğumdan farklı yaşamıyorum kiiiiii diyen olursa
bende ona güldürme beni derim zira hayatımızın bir çok anında kendimiz gibi değil
bizden istendiği gibi yaşıyoruz.
zaman bizi olduğumuz gibi kabul eden,
bizimle didişmeyen, bizden hiçbir çıkarı olmayan
ve bizden çok daha önce olan yaşayan bir varlıktır.
biz küstahlığımızı bir kenara bırakıp zamanın bizden üstün olduğunu,
yaşam amaçlarımızın farklı olduğunu anlayıp
zamana sahip olma ve onunla yarışmaya ihtiyacımız kalmaz.
ne zaman ki kendimizi olduğumuz gibi kabul edip bu yarıştan vazgeçeceğiz
işte o zaman şimdi para verip aldığımız anti-aging kremlerini bile unutabileceğiz.
çünkü bu yarış bizi insan olarak yıpratıyor, değiştiriyor,hırslandırıp farklılaştırıyor.
farklılaşmayan çünkü siz olduğunuz gibi güzelsiniz
tıpkı benim olduğum gibi...

9 Nisan 2010 Cuma

Kendinizi Tanımaktan Korkmayın...

hani bir laf vardır ya ;
insanı en iyi kendisi tanır diye...
acaba kendimizi ne kadar tanıyoruz?
kendimize kendimizi ne kadar tanıma fırsatı veriyoruz?
kendimizi tanıdığımızı zannediyoruz aslında.
kendimizi tanımak herşeyden çok farklı bir yolculuk,
başka birini tanımak, anlamak gibi değildir insanın kendini tanıması.
başkasını tanırken kafamızda oluşan sorular cevapsız kalırsa karşımızdakini hayatımızdan çıkarabiliriz
ancak kendimizi kendi hayatımızdan çıkarabilir miyiz?
hayır.
biliyorum zor bir şey insanın kendini tanıması için kendine izin vermesi
zira kendimize izin verdikçe geri plana ittiğimiz,
hiç hatırlamak bile istemediğimiz bir sürü yanlışımızla yüzleşmek zorunda kalırız.
ama inanın ki bir süre sonra çok keyifli bir hale geliyor bu yolculuk.
önemli olan bir tek nokta var
o da kendimizi tanıma aşamasında kendimize göstereceğimiz dürüstlük.
bunu yakaladığımız anda sanki başka birini tanıyormuş gibi oluruz.
kendimizi tanımak aslında bir bakıma da kendimizde farkında olmadığımız
bir çok özelliğimizi de gösterir bize.
yani bardağın bir de dolu tarafı var.
tabi ki tanıma sürecinde bir süre sıkıntılı ve altından kalkılmayacak gibi görünen
bir çok özelliğimizle karşılaşacağız
ancak dediğim gibi önemli olan dürüstlüktür.
kendinize her yaptığınız seçim,
hissettiğiniz her duygu için soru sorun.
şu olayda bunu neden yaptım?
neden bunda böyle hissettim?
neden bu şekilde düşündüm?
vesaire vesaire
bu soruları sorup kendimize sorup "dürüstlükle" cevaplarsak
yolculuk başlamış oluyor.
her soracağımız sorunun bir cevabı muhakkak olacaktır.
yaşadığımız bir olay karşısında neden o anki gibi hissettiğimizi kendimize sorduğumuzda
geçmişte yaşadığımız bir olay gelecek aklımıza
ve bu olayın içimizde yıllarca nasıl bu şekilde kalıp bizi hayat yolunda
böylesine "ilginç" yönlendirdiğini bulacağız.
bunu bir oyun olarak düşünün
bu oyunu oynadığınızda
içimize gömdüğümüz öyle şeyler çıkıyor ki dışarıya sormayın gitsin.
ilk başlarda gerçekten çok sıkıntılı bir süreç
ama önemli olan dürüstlükten ödün vermemek
ve bu işi sonuna kadar götüreceğimizi kendimize tekrar etmek.
soruları sorup cevapları almaya başlayıp bunu kendimizde otomatik hale getirdiğimizde ise
asıl keyif başlıyor ki ben buna yolculuğun ikinci bölümü diyorum.
her soru bize geçmişimizde sakladığımız bir "an" ı hatırlatacağından
o anı tekrar yaşayacak ve o andan gerekli dersi yani tecrübeyi çıkarmış olacağız.
o tecrübeyi çıkardığımız anda içimizde biriktirdiğimiz
ve bizi bunca yıl ele geçirmişçesine yönlendirebilen o küçücük "kırıklığı" da çözmüş olacağız.
burada ki kilit nokta kendimizi sevebilmektir.
kendimizi sevebilmek için kendimizi temizlememiz gerekiyor.
temizlik ise soru sormakla başlıyor.
soruları sorup cevapları dürüstçe verdiğimizde
rahatladığımızı hissedeceğiz
işte o rahatlama aslında içimizde çözdüğümüz eski bir sorunun bize yaşattığı rahatlama olacaktır.
rahatladıkça kendimizi sevmeye başladığımızı göreceğiz.
aynaya bakarken burun kıvırdığımız kendimize bu rahatlama ile baktığımızda
gülen bir yüz göreceğimiz kesin.
dediğim gibi bu yolculuğun asıl amacı kendimizi sevmek
korkmayın ve kendinize karşı dürüst olun.
geçmişte yaptığımız yanlışların onlarca sene bizi ele geçirip
dilediği gibi yönlendirmesi yerine
mutlu bir şekilde bu vücudu, bu benliği, bu ruhu, bu kişiliği yönlendirmek
herşeyden çok daha güzel ve zevkli.
yol zor ama bitirilemez bir yarış değil.
önemli olan kendimize karşı dürüst olma isteğimiz.
korkularımız yüzünden yıllar önce içimize attığımız
tüm o negatifliklerin bizi yiyip bitirmemesi için
dış görüntümüze üst üste geçirdiğimiz zırh gibi korumalardan vazgeçin
çünkü sorun dışarıda değil içeride.
katbe kat zırhta giysek içimizdeki çözmedikçe bize rahat yok.
içimizi bir fare gibi kemiren korkularımızla mı yaşamak yoksa
rahat ve mutlu bir şekilde kendimizi bir oyun gibi görerek soru-cevap oynayarak
kendimizi bir yerlere taşımak mı?
cevap sizin...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Herşeyi Sorgulayın...

son 10 yıldır en büyük trend "soyut" bilgiler.
elle dokunamadığımız,
gözle göremediğimiz
yani kısacası din, spiritualizma, meditasyon gibi "içe dönük" çalışmalar
yaklaşık son 40 yıldır devam etmekte olan "dışa dönük" yaşantı ile savaşır duruma geldi.
dinle hiç alakası olmayan kişilerin gruplar kurarak dersler aldığını,
önceleri her boku yerim diyenlerin şimdilerde "içsel" yolculuklar yaptıklarını görüyoruz.
bir çoğu bir süre sonra trendin inişe geçmesi ile birlikte bundan da vazgeçip yeni trendlere yelken açacak.
pek azı bugün yaptıklarını aynı inançla devam ettirecek.
çevremde bir çok arkadaş, dost, aile sohbetlerinde içsel yaşam konuşmalarına şahit oluyorum.
beni en çok sıkan şey ise bu konuşmaları yapanların bir çoğunun bunu "ezbere" yaptıkları
yani konuşmaya başladıkları zaman onlara verilmiş kitap veya dökümanda ne okumuşlarsa
onları anlatıyorlar yani ezberciler.
trend veya değil önemli olan yeni öğrenmekte olduğumuz bir bilgiyi ne kadar derinden anlayabildiğimizdir.
ne yazık ki çevrem "ezberci" lerle dolu.
hayatında hiç Tanrı hakkında konuşmamış, boşverin konuşmayı
hiç düşünmemiş birileri bugün kalkıp Tanrı öyledir, Tanrı şöyledir diyebiliyor.
desin demesinde hiç sıkıntım yok,
beni sıkan söylediklerini bir kitaptan alıp aynen olduğu gibi söylemesi ve bu ezbere söylediklerine
sonuna kadar inanması (trend geçene kadar)
görmediğimiz, duymadığımız, dokunmadığımız hiç bir şeyi bize anlatıldığı şekliyle kabul etmemeliyiz.
zira Tanrı bize doğadaki tüm canlılardan farklı olarak düşünebilmemiz için beyin verdi.
önemli olan ağzımızdan neyin çıktığı değil, hücrelerimizin en dibine kadar neyi özümseyip nasıl davrandığımızdır.
bırakın ezbere iş yapıp konuşmayı.
düşündüğünüz herşeyi ama herşeyi sorgulayın
korkmayın sorgulamaktan
hayatınıza bir şeyin yön vereceğini düşünüyorsanız o şeye kendi kafanızda farklı açılardan
bir sürü soru sorun.
sorularınızın "kötü" "yanlış" ve/veya "şeytani" içerikleri barındırmış olmasından da korkmayın
çünkü insan doğası gereği eğer bir konuda tüm soruları sorup cevaplarını alamıyorsa
o şeyi hayatına "tam" anlamı ile katamıyor.
hepimiz böyleyiz.
bir düşüncenin, bir akımın kısacası herhangi bir şeyin içimize sinip tam olarak yerleşebilmesi için
yapılması gereken en önemli nokta ona sorular sormaktır.
korktuğunuz bir şey varsa neden korktuğunuzu sorun
varmak istediğiniz bir amacınız varsa sonrasını sorun
size birileri yeni birşeyler anlatıyorsa binbir açıdan binbir soru sorun
hiçbir şeyi size sunulduğu şekliyle olduğu gibi almayın.
yontmanız gerekiyorsa yontun
içeriğini değiştirmeden sizin özünüze uygun bir hale getirmek istiyorsanız "özünüzün" ne olduğunu sorun.
sorgulayın
korkmayın
Tanrı nedir/kimdir?
Cennet Cehennem var mıdır?
iyi miyim?
kötü müyüm?
doğru muyum?
çalışkan mıyım?
neyim ben?
yolum ne?
amacım ne?
kimim ben?
durmadan bıkmadan usanmadan sorgulayın
bunu yaptığınız müddetçe korkularınızın azaldığını
ve sonrasında hayatınıza katmaya karar verdiğiniz şeyin gerçekten mi size uygun olup olmadığını göreceksiniz.
böylelikle "trend" peşinde koşan olmak yerine gerçekten size uygununun ne olduğunu bulacaksınız.
içinde bulunduğumuz sistem ne yazık ki "sende amma sordun be kardeşim yaaa" sistemi.
bunu kabullenmek zorunda değilsiniz.
unutmayın;
çevrenizde yaşadığınız, gördüğünüz herşey bir vizyon.
önemli olan sizin özünüzün gördüğünüz vizyonla ne kadar uygun olduğudur.
sorun
sorgulayın
korkmayın öreneğin bugüne dek henüz bir kez bile kimseden
- kafamdaki Tanrı olgusunu sorguladım o yüzden evim yandı
dediğini duymadık.
KORKMAYIN
HİÇ BİR ŞEY OLMUYOR...