hani çok ünlü bir sözü vardır ya Mevlana'nın ;
- bir ben var benden içeri...
kişisel gelişim sürecime belki de birçok insan gibi bir Mevlana kitabı okuyarak başlamıştım.
bu cümle aklıma takılmıştı ancak o dönemler sanki iki kitap okuyunca
birden etrafımda melekler uçuşacak, nurlar yağacak sandığım için
pek üzerinde durmamıştım.
gel zaman git zaman gördüm ki ne melekler görünüyor gözümeee ne de nurlar yağıyor başımdan aşağıya.
spirituel yolculuklar önce dışa bağlı başlar ve her anında bir heyecan vardır
ancak zaman geçtikçe asıl gelişimin dışa değil içe bağlı olduğunu kavradım.
gün geldi olduğum yerde otururken ;
-"oğlum ne salaksın yaaa olay dışında değil ki içinde, sen önce bunu keşfet"dedim...
ve içeri yönelme başladı.
dışa dönük yaşam gözle görülen elle tutulan, tadılan bir hayat
kötü mü? yooo kesinlikle değil. sadece madde bağımlısı o kadar
ve tabi ki sınırlı zira gözün gördüğü kulağın duyduğu yere kadardır dışa dönük yaşam
ancak içe dönük yaşam öyle değil.
dipsiz bir kuyu
sonsuz bir yolculuk
uçsuz bucaksız aklın anlamakta zorlandığı sınırsız bir döngü
bu döngü içindeki "ben"i keşfetmeye başladığımda
anladım ki eğer bir savaş verilecekse bu dış ile değil iç ile olmalı.
içe dönük düşünüp yaşamaya başladıktan sonra ise işte bir ben var benden içeri lafı beni
gün geçtikçe içine çekmeye başladı.
zaten bir ben varsam içimde başka biri daha mı var gibi bugün komik sayılabilecek bir soru ile başlayan
içsel yolculuğumda kendimle ilgili bulduğum her cevap sonrasında
kendimi keşfetmenin, tanımanın keyfini yaşıyorum.
büyük bir çoğunluğumuz ne olduğumuzu, kendimize izin verdiğimiz takdirde
ne kadar derin düşünüp ne kadar derinlere dalabileceğimizi bilmiyoruz.
ama buna bir başladığımızda yani kendimizi tanımaya başladığımızda
içimizde aslında gerçekten dipsiz bir kuyu olduğunu gördüm.
hani matrix'e morpheous ne diyordu?
- alice'in tavşan deliğinin dibine ne kadar ineceğine kararı sen vereceksin.
çoğumuz bu yolculuktan korkuyoruz zira neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.
insan büyütülüş tarzı itibarı ile bilmediği şeyden korkar
ama bu yolculukta korkulacak birşey yok
çünkü keşfettiğiniz şey kendinizin ta kendisi.
işe önce egolarınızla, kopamadıklarınızla başlayın.
size göre kötü, yanlış olan tüm özelliklerinizi ve isteklerinizi bir kağıda yazın.
dürüst olun kendinize karşı ve hepsini yazın
merak etmeyin katil bile olsanız kendiniz hakkında kötü yada yanlış 1 sayfadan fazlasını yazamazsınız
çünkü insan doğası itibarı ile iyi ve doğrularınız her zaman kötü ve yanlışlarınızdan fazladır.
kötü ve yanlışlarınızı bir kağıda yazdıktan sonra
hepsini teker teker ve derince düşünüp kendinize şu soruyu sorun;
-acaba ne zaman bu kötü/yanlış şeyi hayatıma kattım?...
düşünün bulacaksınız
bulduğunuzda ise göreceksiniz ki
çok büyük ihtimalle başka biri tarafından güven yada sevgi beklediğinizde bunu alamamışsınız ve sonrasında
bu kötü ve/veya yanışı hayatınıza kendinizi korumak için katmışınız.
kağıttaki her kötü/yanlışınızın hangi olaydan sonra sizin bir parçanız olduğunu bulun.
dediğim bu şeyi 3 günde yapamazsınız o yüzden aaaa ben yaptım bitti amma da kolaymış diyerek
kendinizi kandırmayın
bu işin zamanı olmaz. bir şey için hedef koymak içsel değil dışsaldır.
insan kişisel gelişimimi şu kadar sürede tamamlayacağım diye bir hedef koyamaz
çünkü içinde olanların ne kadar derin olduğunu bilmez.
o yüzden kendinize bu konuda hedef koymayın.
düşünün ve içinizdeki "ben"i harekete geçirin.
lütfen korkmayın
korkmayın
korkmayın
siz korkmadıkça ve eşeledikçe
bir süre sizi sıkacak ancak sonrasında sizi çok rahatlatacak bir döneme başlayacaksınız
nefes alışınız, aldığınız nefesin derinliği nile değişecek.
bunun düz bir çizgi üzerinde ilerleyen bir yol olduğunu değil
bir başlangıç noktasından kendine geri dönen bir daire olduğunu da unutmayın
yani kendinizi ne kadar keşfederseniz keşfedin
ne kadar tanırsanız tanıyın
yine döneceğiniz yer kendiniz olacaksınız.
yolculuğu eziyet olarak görmeyin.
keyfini çıkarın...
15 Nisan 2010 Perşembe
12 Nisan 2010 Pazartesi
Bu sadece küçük bir yolculuk...
durmadan ileriye dönük yaşıyoruz.
nedendir anlamıyorum ama hepimiz sanki bir çizgi üzerinde
hep ileri gitmeye programlanmış gibiyiz.
ileri gitmek, ierlemek güzel bir şey
ancak önemli olan düz bir çizgi üzerinde ileriye gitmek midir?
evrende aynı çizgi üzerinde olan hiçbir olaydan
etkilenmeden çizgi üzerindeki gidişatına devam eden tek bir kavram vardır ;
ZAMAN...
evet zaman olana bitene bakmadan sadece (bizim algımız dahilinde) değişmeden,
dönmeden, dolaşmadan hep aynı hatta ilerliyor.
zamanı anlamak ve kendimizi ona uydurmak için o kadar düşünmeden yaşıyoruz ki
bazen empati yapıp kendimi zamanın yerine koyduğumda
insanlara gülesim geliyor.
zira zaman evrende güneşten bile önce yaratılmış bir kavram.
yani önce Yaradan sonra Zaman ve sonra Güneş yaratılmış.
tüm ezoterik inisiye dinsel ve tinsel bilgileri araştırırsanız oluşum sırasının böyle olduğunu görebilirsiniz.
bizler "insan" olarak yaratılanlar listesinde son sıradayız.
çiçek, börtü-böcek, hayvanlar bile bizden önce yaratılmış.
ama insandaki "kibir" öylesine büyük ki
listenin en sonunda yaratılmış olmasına rağmen kendini hep
listenin üstünde hatta kendini listenin toplamından bile büyük görebiliyor.
hal böyle olunca da O'nun yarattığı bir yaratık olarak O'nun ilk yarattığı ZAMAN'ı bile
sahiplenmeye çalışıyoruz, sahiplendiğimizi zannediyoruz.
kendinizi deniz kenarında düşünün,
dalganın olmadığı sadece hafif bir meltemin yarattığı dalgacıkların olduğu bir deniz kenarında.
ve kağıttan yaptığınız küçük bir gemiyi suya bırakın,
meltemin yarattığı dalgacıklar o kağıttan gemiyi sağa sola doğru
devamlı hareket ettirecektir.
işte o deniz evren, dalgacıklar zaman ve kağıt gemide biziz...
ne yaparsak yapalım kağıttan gemimiz sonunda batacaktır.
önemli olan bu yolculuğu ne kadar çok sürdürebilmemiz için kağıttan gemiyi yaparken
nelere dikkat etmemiz gerektiğidir.
insan ve onun hayatı güneş gibi zaman gibi Yaradan gibi kavramların yanında sadece küçücük bir yolculuk yapan kum tanesinden öteye gidemez.
hayatımıza düz bir çizgi üzerinde ilerleyen nefesler topluluğu olarak bakarsak
her daim bitmek tükenmek bilmeyen bir yarışın içinde oluruz.
ama herşeyin kendine dönen bir daire içinde olan biten olaylar silsilesi olarak bakabilirsek
işte bizi hayatımızın son nefesine kadar yoran o yarışın içinde olmayız.
böylece yarış sandığımız şeyi kazanabilmek için "olduğumuzdan farklı"
şekilde yaşama mecburiyetimiz olmaz.
amannn ben zaten olduğumdan farklı yaşamıyorum kiiiiii diyen olursa
bende ona güldürme beni derim zira hayatımızın bir çok anında kendimiz gibi değil
bizden istendiği gibi yaşıyoruz.
zaman bizi olduğumuz gibi kabul eden,
bizimle didişmeyen, bizden hiçbir çıkarı olmayan
ve bizden çok daha önce olan yaşayan bir varlıktır.
biz küstahlığımızı bir kenara bırakıp zamanın bizden üstün olduğunu,
yaşam amaçlarımızın farklı olduğunu anlayıp
zamana sahip olma ve onunla yarışmaya ihtiyacımız kalmaz.
ne zaman ki kendimizi olduğumuz gibi kabul edip bu yarıştan vazgeçeceğiz
işte o zaman şimdi para verip aldığımız anti-aging kremlerini bile unutabileceğiz.
çünkü bu yarış bizi insan olarak yıpratıyor, değiştiriyor,hırslandırıp farklılaştırıyor.
farklılaşmayan çünkü siz olduğunuz gibi güzelsiniz
tıpkı benim olduğum gibi...
nedendir anlamıyorum ama hepimiz sanki bir çizgi üzerinde
hep ileri gitmeye programlanmış gibiyiz.
ileri gitmek, ierlemek güzel bir şey
ancak önemli olan düz bir çizgi üzerinde ileriye gitmek midir?
evrende aynı çizgi üzerinde olan hiçbir olaydan
etkilenmeden çizgi üzerindeki gidişatına devam eden tek bir kavram vardır ;
ZAMAN...
evet zaman olana bitene bakmadan sadece (bizim algımız dahilinde) değişmeden,
dönmeden, dolaşmadan hep aynı hatta ilerliyor.
zamanı anlamak ve kendimizi ona uydurmak için o kadar düşünmeden yaşıyoruz ki
bazen empati yapıp kendimi zamanın yerine koyduğumda
insanlara gülesim geliyor.
zira zaman evrende güneşten bile önce yaratılmış bir kavram.
yani önce Yaradan sonra Zaman ve sonra Güneş yaratılmış.
tüm ezoterik inisiye dinsel ve tinsel bilgileri araştırırsanız oluşum sırasının böyle olduğunu görebilirsiniz.
bizler "insan" olarak yaratılanlar listesinde son sıradayız.
çiçek, börtü-böcek, hayvanlar bile bizden önce yaratılmış.
ama insandaki "kibir" öylesine büyük ki
listenin en sonunda yaratılmış olmasına rağmen kendini hep
listenin üstünde hatta kendini listenin toplamından bile büyük görebiliyor.
hal böyle olunca da O'nun yarattığı bir yaratık olarak O'nun ilk yarattığı ZAMAN'ı bile
sahiplenmeye çalışıyoruz, sahiplendiğimizi zannediyoruz.
kendinizi deniz kenarında düşünün,
dalganın olmadığı sadece hafif bir meltemin yarattığı dalgacıkların olduğu bir deniz kenarında.
ve kağıttan yaptığınız küçük bir gemiyi suya bırakın,
meltemin yarattığı dalgacıklar o kağıttan gemiyi sağa sola doğru
devamlı hareket ettirecektir.
işte o deniz evren, dalgacıklar zaman ve kağıt gemide biziz...
ne yaparsak yapalım kağıttan gemimiz sonunda batacaktır.
önemli olan bu yolculuğu ne kadar çok sürdürebilmemiz için kağıttan gemiyi yaparken
nelere dikkat etmemiz gerektiğidir.
insan ve onun hayatı güneş gibi zaman gibi Yaradan gibi kavramların yanında sadece küçücük bir yolculuk yapan kum tanesinden öteye gidemez.
hayatımıza düz bir çizgi üzerinde ilerleyen nefesler topluluğu olarak bakarsak
her daim bitmek tükenmek bilmeyen bir yarışın içinde oluruz.
ama herşeyin kendine dönen bir daire içinde olan biten olaylar silsilesi olarak bakabilirsek
işte bizi hayatımızın son nefesine kadar yoran o yarışın içinde olmayız.
böylece yarış sandığımız şeyi kazanabilmek için "olduğumuzdan farklı"
şekilde yaşama mecburiyetimiz olmaz.
amannn ben zaten olduğumdan farklı yaşamıyorum kiiiiii diyen olursa
bende ona güldürme beni derim zira hayatımızın bir çok anında kendimiz gibi değil
bizden istendiği gibi yaşıyoruz.
zaman bizi olduğumuz gibi kabul eden,
bizimle didişmeyen, bizden hiçbir çıkarı olmayan
ve bizden çok daha önce olan yaşayan bir varlıktır.
biz küstahlığımızı bir kenara bırakıp zamanın bizden üstün olduğunu,
yaşam amaçlarımızın farklı olduğunu anlayıp
zamana sahip olma ve onunla yarışmaya ihtiyacımız kalmaz.
ne zaman ki kendimizi olduğumuz gibi kabul edip bu yarıştan vazgeçeceğiz
işte o zaman şimdi para verip aldığımız anti-aging kremlerini bile unutabileceğiz.
çünkü bu yarış bizi insan olarak yıpratıyor, değiştiriyor,hırslandırıp farklılaştırıyor.
farklılaşmayan çünkü siz olduğunuz gibi güzelsiniz
tıpkı benim olduğum gibi...
9 Nisan 2010 Cuma
Kendinizi Tanımaktan Korkmayın...
hani bir laf vardır ya ;
insanı en iyi kendisi tanır diye...
acaba kendimizi ne kadar tanıyoruz?
kendimize kendimizi ne kadar tanıma fırsatı veriyoruz?
kendimizi tanıdığımızı zannediyoruz aslında.
kendimizi tanımak herşeyden çok farklı bir yolculuk,
başka birini tanımak, anlamak gibi değildir insanın kendini tanıması.
başkasını tanırken kafamızda oluşan sorular cevapsız kalırsa karşımızdakini hayatımızdan çıkarabiliriz
ancak kendimizi kendi hayatımızdan çıkarabilir miyiz?
hayır.
biliyorum zor bir şey insanın kendini tanıması için kendine izin vermesi
zira kendimize izin verdikçe geri plana ittiğimiz,
hiç hatırlamak bile istemediğimiz bir sürü yanlışımızla yüzleşmek zorunda kalırız.
ama inanın ki bir süre sonra çok keyifli bir hale geliyor bu yolculuk.
önemli olan bir tek nokta var
o da kendimizi tanıma aşamasında kendimize göstereceğimiz dürüstlük.
bunu yakaladığımız anda sanki başka birini tanıyormuş gibi oluruz.
kendimizi tanımak aslında bir bakıma da kendimizde farkında olmadığımız
bir çok özelliğimizi de gösterir bize.
yani bardağın bir de dolu tarafı var.
tabi ki tanıma sürecinde bir süre sıkıntılı ve altından kalkılmayacak gibi görünen
bir çok özelliğimizle karşılaşacağız
ancak dediğim gibi önemli olan dürüstlüktür.
kendinize her yaptığınız seçim,
hissettiğiniz her duygu için soru sorun.
şu olayda bunu neden yaptım?
neden bunda böyle hissettim?
neden bu şekilde düşündüm?
vesaire vesaire
bu soruları sorup kendimize sorup "dürüstlükle" cevaplarsak
yolculuk başlamış oluyor.
her soracağımız sorunun bir cevabı muhakkak olacaktır.
yaşadığımız bir olay karşısında neden o anki gibi hissettiğimizi kendimize sorduğumuzda
geçmişte yaşadığımız bir olay gelecek aklımıza
ve bu olayın içimizde yıllarca nasıl bu şekilde kalıp bizi hayat yolunda
böylesine "ilginç" yönlendirdiğini bulacağız.
bunu bir oyun olarak düşünün
bu oyunu oynadığınızda
içimize gömdüğümüz öyle şeyler çıkıyor ki dışarıya sormayın gitsin.
ilk başlarda gerçekten çok sıkıntılı bir süreç
ama önemli olan dürüstlükten ödün vermemek
ve bu işi sonuna kadar götüreceğimizi kendimize tekrar etmek.
soruları sorup cevapları almaya başlayıp bunu kendimizde otomatik hale getirdiğimizde ise
asıl keyif başlıyor ki ben buna yolculuğun ikinci bölümü diyorum.
her soru bize geçmişimizde sakladığımız bir "an" ı hatırlatacağından
o anı tekrar yaşayacak ve o andan gerekli dersi yani tecrübeyi çıkarmış olacağız.
o tecrübeyi çıkardığımız anda içimizde biriktirdiğimiz
ve bizi bunca yıl ele geçirmişçesine yönlendirebilen o küçücük "kırıklığı" da çözmüş olacağız.
burada ki kilit nokta kendimizi sevebilmektir.
kendimizi sevebilmek için kendimizi temizlememiz gerekiyor.
temizlik ise soru sormakla başlıyor.
soruları sorup cevapları dürüstçe verdiğimizde
rahatladığımızı hissedeceğiz
işte o rahatlama aslında içimizde çözdüğümüz eski bir sorunun bize yaşattığı rahatlama olacaktır.
rahatladıkça kendimizi sevmeye başladığımızı göreceğiz.
aynaya bakarken burun kıvırdığımız kendimize bu rahatlama ile baktığımızda
gülen bir yüz göreceğimiz kesin.
dediğim gibi bu yolculuğun asıl amacı kendimizi sevmek
korkmayın ve kendinize karşı dürüst olun.
geçmişte yaptığımız yanlışların onlarca sene bizi ele geçirip
dilediği gibi yönlendirmesi yerine
mutlu bir şekilde bu vücudu, bu benliği, bu ruhu, bu kişiliği yönlendirmek
herşeyden çok daha güzel ve zevkli.
yol zor ama bitirilemez bir yarış değil.
önemli olan kendimize karşı dürüst olma isteğimiz.
korkularımız yüzünden yıllar önce içimize attığımız
tüm o negatifliklerin bizi yiyip bitirmemesi için
dış görüntümüze üst üste geçirdiğimiz zırh gibi korumalardan vazgeçin
çünkü sorun dışarıda değil içeride.
katbe kat zırhta giysek içimizdeki çözmedikçe bize rahat yok.
içimizi bir fare gibi kemiren korkularımızla mı yaşamak yoksa
rahat ve mutlu bir şekilde kendimizi bir oyun gibi görerek soru-cevap oynayarak
kendimizi bir yerlere taşımak mı?
cevap sizin...
insanı en iyi kendisi tanır diye...
acaba kendimizi ne kadar tanıyoruz?
kendimize kendimizi ne kadar tanıma fırsatı veriyoruz?
kendimizi tanıdığımızı zannediyoruz aslında.
kendimizi tanımak herşeyden çok farklı bir yolculuk,
başka birini tanımak, anlamak gibi değildir insanın kendini tanıması.
başkasını tanırken kafamızda oluşan sorular cevapsız kalırsa karşımızdakini hayatımızdan çıkarabiliriz
ancak kendimizi kendi hayatımızdan çıkarabilir miyiz?
hayır.
biliyorum zor bir şey insanın kendini tanıması için kendine izin vermesi
zira kendimize izin verdikçe geri plana ittiğimiz,
hiç hatırlamak bile istemediğimiz bir sürü yanlışımızla yüzleşmek zorunda kalırız.
ama inanın ki bir süre sonra çok keyifli bir hale geliyor bu yolculuk.
önemli olan bir tek nokta var
o da kendimizi tanıma aşamasında kendimize göstereceğimiz dürüstlük.
bunu yakaladığımız anda sanki başka birini tanıyormuş gibi oluruz.
kendimizi tanımak aslında bir bakıma da kendimizde farkında olmadığımız
bir çok özelliğimizi de gösterir bize.
yani bardağın bir de dolu tarafı var.
tabi ki tanıma sürecinde bir süre sıkıntılı ve altından kalkılmayacak gibi görünen
bir çok özelliğimizle karşılaşacağız
ancak dediğim gibi önemli olan dürüstlüktür.
kendinize her yaptığınız seçim,
hissettiğiniz her duygu için soru sorun.
şu olayda bunu neden yaptım?
neden bunda böyle hissettim?
neden bu şekilde düşündüm?
vesaire vesaire
bu soruları sorup kendimize sorup "dürüstlükle" cevaplarsak
yolculuk başlamış oluyor.
her soracağımız sorunun bir cevabı muhakkak olacaktır.
yaşadığımız bir olay karşısında neden o anki gibi hissettiğimizi kendimize sorduğumuzda
geçmişte yaşadığımız bir olay gelecek aklımıza
ve bu olayın içimizde yıllarca nasıl bu şekilde kalıp bizi hayat yolunda
böylesine "ilginç" yönlendirdiğini bulacağız.
bunu bir oyun olarak düşünün
bu oyunu oynadığınızda
içimize gömdüğümüz öyle şeyler çıkıyor ki dışarıya sormayın gitsin.
ilk başlarda gerçekten çok sıkıntılı bir süreç
ama önemli olan dürüstlükten ödün vermemek
ve bu işi sonuna kadar götüreceğimizi kendimize tekrar etmek.
soruları sorup cevapları almaya başlayıp bunu kendimizde otomatik hale getirdiğimizde ise
asıl keyif başlıyor ki ben buna yolculuğun ikinci bölümü diyorum.
her soru bize geçmişimizde sakladığımız bir "an" ı hatırlatacağından
o anı tekrar yaşayacak ve o andan gerekli dersi yani tecrübeyi çıkarmış olacağız.
o tecrübeyi çıkardığımız anda içimizde biriktirdiğimiz
ve bizi bunca yıl ele geçirmişçesine yönlendirebilen o küçücük "kırıklığı" da çözmüş olacağız.
burada ki kilit nokta kendimizi sevebilmektir.
kendimizi sevebilmek için kendimizi temizlememiz gerekiyor.
temizlik ise soru sormakla başlıyor.
soruları sorup cevapları dürüstçe verdiğimizde
rahatladığımızı hissedeceğiz
işte o rahatlama aslında içimizde çözdüğümüz eski bir sorunun bize yaşattığı rahatlama olacaktır.
rahatladıkça kendimizi sevmeye başladığımızı göreceğiz.
aynaya bakarken burun kıvırdığımız kendimize bu rahatlama ile baktığımızda
gülen bir yüz göreceğimiz kesin.
dediğim gibi bu yolculuğun asıl amacı kendimizi sevmek
korkmayın ve kendinize karşı dürüst olun.
geçmişte yaptığımız yanlışların onlarca sene bizi ele geçirip
dilediği gibi yönlendirmesi yerine
mutlu bir şekilde bu vücudu, bu benliği, bu ruhu, bu kişiliği yönlendirmek
herşeyden çok daha güzel ve zevkli.
yol zor ama bitirilemez bir yarış değil.
önemli olan kendimize karşı dürüst olma isteğimiz.
korkularımız yüzünden yıllar önce içimize attığımız
tüm o negatifliklerin bizi yiyip bitirmemesi için
dış görüntümüze üst üste geçirdiğimiz zırh gibi korumalardan vazgeçin
çünkü sorun dışarıda değil içeride.
katbe kat zırhta giysek içimizdeki çözmedikçe bize rahat yok.
içimizi bir fare gibi kemiren korkularımızla mı yaşamak yoksa
rahat ve mutlu bir şekilde kendimizi bir oyun gibi görerek soru-cevap oynayarak
kendimizi bir yerlere taşımak mı?
cevap sizin...
5 Nisan 2010 Pazartesi
Herşeyi Sorgulayın...
son 10 yıldır en büyük trend "soyut" bilgiler.
elle dokunamadığımız,
gözle göremediğimiz
yani kısacası din, spiritualizma, meditasyon gibi "içe dönük" çalışmalar
yaklaşık son 40 yıldır devam etmekte olan "dışa dönük" yaşantı ile savaşır duruma geldi.
dinle hiç alakası olmayan kişilerin gruplar kurarak dersler aldığını,
önceleri her boku yerim diyenlerin şimdilerde "içsel" yolculuklar yaptıklarını görüyoruz.
bir çoğu bir süre sonra trendin inişe geçmesi ile birlikte bundan da vazgeçip yeni trendlere yelken açacak.
pek azı bugün yaptıklarını aynı inançla devam ettirecek.
çevremde bir çok arkadaş, dost, aile sohbetlerinde içsel yaşam konuşmalarına şahit oluyorum.
beni en çok sıkan şey ise bu konuşmaları yapanların bir çoğunun bunu "ezbere" yaptıkları
yani konuşmaya başladıkları zaman onlara verilmiş kitap veya dökümanda ne okumuşlarsa
onları anlatıyorlar yani ezberciler.
trend veya değil önemli olan yeni öğrenmekte olduğumuz bir bilgiyi ne kadar derinden anlayabildiğimizdir.
ne yazık ki çevrem "ezberci" lerle dolu.
hayatında hiç Tanrı hakkında konuşmamış, boşverin konuşmayı
hiç düşünmemiş birileri bugün kalkıp Tanrı öyledir, Tanrı şöyledir diyebiliyor.
desin demesinde hiç sıkıntım yok,
beni sıkan söylediklerini bir kitaptan alıp aynen olduğu gibi söylemesi ve bu ezbere söylediklerine
sonuna kadar inanması (trend geçene kadar)
görmediğimiz, duymadığımız, dokunmadığımız hiç bir şeyi bize anlatıldığı şekliyle kabul etmemeliyiz.
zira Tanrı bize doğadaki tüm canlılardan farklı olarak düşünebilmemiz için beyin verdi.
önemli olan ağzımızdan neyin çıktığı değil, hücrelerimizin en dibine kadar neyi özümseyip nasıl davrandığımızdır.
bırakın ezbere iş yapıp konuşmayı.
düşündüğünüz herşeyi ama herşeyi sorgulayın
korkmayın sorgulamaktan
hayatınıza bir şeyin yön vereceğini düşünüyorsanız o şeye kendi kafanızda farklı açılardan
bir sürü soru sorun.
sorularınızın "kötü" "yanlış" ve/veya "şeytani" içerikleri barındırmış olmasından da korkmayın
çünkü insan doğası gereği eğer bir konuda tüm soruları sorup cevaplarını alamıyorsa
o şeyi hayatına "tam" anlamı ile katamıyor.
hepimiz böyleyiz.
bir düşüncenin, bir akımın kısacası herhangi bir şeyin içimize sinip tam olarak yerleşebilmesi için
yapılması gereken en önemli nokta ona sorular sormaktır.
korktuğunuz bir şey varsa neden korktuğunuzu sorun
varmak istediğiniz bir amacınız varsa sonrasını sorun
size birileri yeni birşeyler anlatıyorsa binbir açıdan binbir soru sorun
hiçbir şeyi size sunulduğu şekliyle olduğu gibi almayın.
yontmanız gerekiyorsa yontun
içeriğini değiştirmeden sizin özünüze uygun bir hale getirmek istiyorsanız "özünüzün" ne olduğunu sorun.
sorgulayın
korkmayın
Tanrı nedir/kimdir?
Cennet Cehennem var mıdır?
iyi miyim?
kötü müyüm?
doğru muyum?
çalışkan mıyım?
neyim ben?
yolum ne?
amacım ne?
kimim ben?
durmadan bıkmadan usanmadan sorgulayın
bunu yaptığınız müddetçe korkularınızın azaldığını
ve sonrasında hayatınıza katmaya karar verdiğiniz şeyin gerçekten mi size uygun olup olmadığını göreceksiniz.
böylelikle "trend" peşinde koşan olmak yerine gerçekten size uygununun ne olduğunu bulacaksınız.
içinde bulunduğumuz sistem ne yazık ki "sende amma sordun be kardeşim yaaa" sistemi.
bunu kabullenmek zorunda değilsiniz.
unutmayın;
çevrenizde yaşadığınız, gördüğünüz herşey bir vizyon.
önemli olan sizin özünüzün gördüğünüz vizyonla ne kadar uygun olduğudur.
sorun
sorgulayın
korkmayın öreneğin bugüne dek henüz bir kez bile kimseden
- kafamdaki Tanrı olgusunu sorguladım o yüzden evim yandı
dediğini duymadık.
KORKMAYIN
HİÇ BİR ŞEY OLMUYOR...
elle dokunamadığımız,
gözle göremediğimiz
yani kısacası din, spiritualizma, meditasyon gibi "içe dönük" çalışmalar
yaklaşık son 40 yıldır devam etmekte olan "dışa dönük" yaşantı ile savaşır duruma geldi.
dinle hiç alakası olmayan kişilerin gruplar kurarak dersler aldığını,
önceleri her boku yerim diyenlerin şimdilerde "içsel" yolculuklar yaptıklarını görüyoruz.
bir çoğu bir süre sonra trendin inişe geçmesi ile birlikte bundan da vazgeçip yeni trendlere yelken açacak.
pek azı bugün yaptıklarını aynı inançla devam ettirecek.
çevremde bir çok arkadaş, dost, aile sohbetlerinde içsel yaşam konuşmalarına şahit oluyorum.
beni en çok sıkan şey ise bu konuşmaları yapanların bir çoğunun bunu "ezbere" yaptıkları
yani konuşmaya başladıkları zaman onlara verilmiş kitap veya dökümanda ne okumuşlarsa
onları anlatıyorlar yani ezberciler.
trend veya değil önemli olan yeni öğrenmekte olduğumuz bir bilgiyi ne kadar derinden anlayabildiğimizdir.
ne yazık ki çevrem "ezberci" lerle dolu.
hayatında hiç Tanrı hakkında konuşmamış, boşverin konuşmayı
hiç düşünmemiş birileri bugün kalkıp Tanrı öyledir, Tanrı şöyledir diyebiliyor.
desin demesinde hiç sıkıntım yok,
beni sıkan söylediklerini bir kitaptan alıp aynen olduğu gibi söylemesi ve bu ezbere söylediklerine
sonuna kadar inanması (trend geçene kadar)
görmediğimiz, duymadığımız, dokunmadığımız hiç bir şeyi bize anlatıldığı şekliyle kabul etmemeliyiz.
zira Tanrı bize doğadaki tüm canlılardan farklı olarak düşünebilmemiz için beyin verdi.
önemli olan ağzımızdan neyin çıktığı değil, hücrelerimizin en dibine kadar neyi özümseyip nasıl davrandığımızdır.
bırakın ezbere iş yapıp konuşmayı.
düşündüğünüz herşeyi ama herşeyi sorgulayın
korkmayın sorgulamaktan
hayatınıza bir şeyin yön vereceğini düşünüyorsanız o şeye kendi kafanızda farklı açılardan
bir sürü soru sorun.
sorularınızın "kötü" "yanlış" ve/veya "şeytani" içerikleri barındırmış olmasından da korkmayın
çünkü insan doğası gereği eğer bir konuda tüm soruları sorup cevaplarını alamıyorsa
o şeyi hayatına "tam" anlamı ile katamıyor.
hepimiz böyleyiz.
bir düşüncenin, bir akımın kısacası herhangi bir şeyin içimize sinip tam olarak yerleşebilmesi için
yapılması gereken en önemli nokta ona sorular sormaktır.
korktuğunuz bir şey varsa neden korktuğunuzu sorun
varmak istediğiniz bir amacınız varsa sonrasını sorun
size birileri yeni birşeyler anlatıyorsa binbir açıdan binbir soru sorun
hiçbir şeyi size sunulduğu şekliyle olduğu gibi almayın.
yontmanız gerekiyorsa yontun
içeriğini değiştirmeden sizin özünüze uygun bir hale getirmek istiyorsanız "özünüzün" ne olduğunu sorun.
sorgulayın
korkmayın
Tanrı nedir/kimdir?
Cennet Cehennem var mıdır?
iyi miyim?
kötü müyüm?
doğru muyum?
çalışkan mıyım?
neyim ben?
yolum ne?
amacım ne?
kimim ben?
durmadan bıkmadan usanmadan sorgulayın
bunu yaptığınız müddetçe korkularınızın azaldığını
ve sonrasında hayatınıza katmaya karar verdiğiniz şeyin gerçekten mi size uygun olup olmadığını göreceksiniz.
böylelikle "trend" peşinde koşan olmak yerine gerçekten size uygununun ne olduğunu bulacaksınız.
içinde bulunduğumuz sistem ne yazık ki "sende amma sordun be kardeşim yaaa" sistemi.
bunu kabullenmek zorunda değilsiniz.
unutmayın;
çevrenizde yaşadığınız, gördüğünüz herşey bir vizyon.
önemli olan sizin özünüzün gördüğünüz vizyonla ne kadar uygun olduğudur.
sorun
sorgulayın
korkmayın öreneğin bugüne dek henüz bir kez bile kimseden
- kafamdaki Tanrı olgusunu sorguladım o yüzden evim yandı
dediğini duymadık.
KORKMAYIN
HİÇ BİR ŞEY OLMUYOR...
1 Nisan 2010 Perşembe
Evinizi Temiz Tutun...
evim benim mahrem alanım.
yani kendimle baş başa en çok vakit geçirdiğim mekan.
evdeyken ki düşüncelerim
duygularım
içsel çatışmalarım
hesaplaşmalarım
mutluluklarım
mutsuzluklarım
kısacası herşeyi herkes gibi evimde yaşıyorum.
evimize sadece "yaşam mekanı" olarak bakamayız
zira evler canlıdır
düşünsenize bir evin içinde yıllar boyunca onbinlerce duygu yaşıyoruz.
ne sanıyoruz? tüm o yaşanan duyguların artıkları evin içinde kalmıyor mu?
tabi ki kalıyor.
bu işte başrolu özellikle duvarlar oynuyor.
her evin duvarları her an bir şeyleri emiyor,
günlük havalandırmalarla bir kısmını atıyor ama yeterli mi?
hayır yetersiz.
boşandıktan sonra hala aileme ait olan
ve büyüdüğüm eve yerleştim tabiki içini günümüze uyarlayarak
bir akşam evde otururken yıllar boyu bu evin neler yaşadığını neler geçirdiğini düşündüm.
büyük mutluluklardan ölümlere kadar bir çok şey yaşamış evim.
ve sonunda kararımı verip her gün 10 dakika evimle ve özellikle duygu emici duvarlarla konuştum.
bunu yapabilmek için önce kendimi evin hareketsiz bir parçası olarak hayal ettim.
tabi ki he deyince olan bir şey değil
ama meditasyon gibi işlerle uğraşıyorsanız çok da zor değil.
ve her gün 10 dakika evin aynı noktasında oturarak evime ;
- "konuş benimle" dedim...
inanın evinize bu fırsatı verdiğinizde eviniz özellikle duvarlarınız
sanki çöl ortasında su bulmuş gibi
anlatmaya başlıyor.
bir kaç gün geçtikten sonra evin içindeki enerji akışının farklılaştığını hissettim
ve her gün yaptığım şeye devam ettim.
kısa bir süre sonra eve gelen bila istisna herkes kendini evimde çok rahat hissettiğini,
rahatça konuşup içindekileri paylaşabildiğini söyledi.
hala da söylüyorlar.
ben evimi, duvarlarımı temizledikçe
yani onlara konuşma fırsatı verdikçe evim gelen misafirleri farklı ağırlamaya başladı.
evinizi seviyorsanız evinizle konuşun
ona içinde emdiklerini dışarı çıkartma fırsatı verin.
göreceksiniz eviniz hem size hem gelen misafirlere
çok farklı davranmaya başlayacak...
yani kendimle baş başa en çok vakit geçirdiğim mekan.
evdeyken ki düşüncelerim
duygularım
içsel çatışmalarım
hesaplaşmalarım
mutluluklarım
mutsuzluklarım
kısacası herşeyi herkes gibi evimde yaşıyorum.
evimize sadece "yaşam mekanı" olarak bakamayız
zira evler canlıdır
düşünsenize bir evin içinde yıllar boyunca onbinlerce duygu yaşıyoruz.
ne sanıyoruz? tüm o yaşanan duyguların artıkları evin içinde kalmıyor mu?
tabi ki kalıyor.
bu işte başrolu özellikle duvarlar oynuyor.
her evin duvarları her an bir şeyleri emiyor,
günlük havalandırmalarla bir kısmını atıyor ama yeterli mi?
hayır yetersiz.
boşandıktan sonra hala aileme ait olan
ve büyüdüğüm eve yerleştim tabiki içini günümüze uyarlayarak
bir akşam evde otururken yıllar boyu bu evin neler yaşadığını neler geçirdiğini düşündüm.
büyük mutluluklardan ölümlere kadar bir çok şey yaşamış evim.
ve sonunda kararımı verip her gün 10 dakika evimle ve özellikle duygu emici duvarlarla konuştum.
bunu yapabilmek için önce kendimi evin hareketsiz bir parçası olarak hayal ettim.
tabi ki he deyince olan bir şey değil
ama meditasyon gibi işlerle uğraşıyorsanız çok da zor değil.
ve her gün 10 dakika evin aynı noktasında oturarak evime ;
- "konuş benimle" dedim...
inanın evinize bu fırsatı verdiğinizde eviniz özellikle duvarlarınız
sanki çöl ortasında su bulmuş gibi
anlatmaya başlıyor.
bir kaç gün geçtikten sonra evin içindeki enerji akışının farklılaştığını hissettim
ve her gün yaptığım şeye devam ettim.
kısa bir süre sonra eve gelen bila istisna herkes kendini evimde çok rahat hissettiğini,
rahatça konuşup içindekileri paylaşabildiğini söyledi.
hala da söylüyorlar.
ben evimi, duvarlarımı temizledikçe
yani onlara konuşma fırsatı verdikçe evim gelen misafirleri farklı ağırlamaya başladı.
evinizi seviyorsanız evinizle konuşun
ona içinde emdiklerini dışarı çıkartma fırsatı verin.
göreceksiniz eviniz hem size hem gelen misafirlere
çok farklı davranmaya başlayacak...
29 Mart 2010 Pazartesi
Sarılmayı Biliyor muyuz?...
seviniriz sarılırız,
üzülürüz
görüşürüz
özleriz
sarılır da sarılırız.
peki sarılmanın nedenini ve/veya amacını hiç düşünür müyüz?
yoksa bunu da otomatik mi yaparız?
sarılmak içimizde hissettiğimiz bir duygunun paylaşılmasıdır,
öpmek gibi, dokunmak gibi
ama sarılmanın farklı bir özelliği vardır
sarılma anında insanların çok büyük bir yüzdesi akıllarından sarıldığı kişi ile ilgili bazı düşüncelere geçirir
mesela sarılan iki arkadaş ama karşı cins ise kadın muhakkak erkeğin sırtını "pışpışlayarak" sarılır.
neden?
çünkü pışpışlamak ailevi bir aksiyondur ve kadın böyle yaparak vücudun temas anında erkeğin başka bir şey düşünmesine engel olmaya çalışır.
bu arada ise erkek eğer karşısındaki ile aklında cinsel bir düşünce barındırmıyorsa sarılırken sadece omuzlarını karşısındakinin omuzlarına dokundurur ve vücudunu kadının vücudundan geri tutar
arkadaş olan zıt cins birilerini sarılırken görmek aslında gerçekten çok komik
biri anneanne rolünü pışpışla oynarken diğer vücudunu 70 derecelik bir açı ile sadece omuzdan temasla tutar.
o anın bir resmini çekerseniz duruşun ne kadar komik olduğunu görebilirsiniz.
sarılmanın amacı o an iki kişinin karşılıklı olarak hissettiği duyguyu/enerjiyi birbirine transfer etme istemesidir.
peki içimizdeki o duyguyu ve/veya enerjiyi tam olarak "gerçek" anlamda nasıl transfer edebiliriz?
biraz düşünürsek cevabı kolay ;
paylaşmak ve aktarmak istediğimiz o duygu/enerji neremizden gelir?
kalbimizden.
karşı tarafın ki neresinden gelir?
onun da kalbinden.
o halde sarılırken bir şeyleri aktarmak ve almak istiyorsanız
"doğru" sarılma şekli iki kalbin birbirine en yakın pozisyonu almasıdır.
yani neredeyse iki göğsün birbirine temas etmesidir.
ne yazık ki düşüncelerimizin kirliliği ve karşı tarafın ne düşüneceğinin
bizim hissimizden daha önemli olduğunu düşünmemiz ve bundan korkmamızdan ötürü
bunu olması gerektiği gibi yapamıyoruz.
doğada herşeyin bir halka/daire yani başlayan bir hereketin düz bir çizgi üzerinde değil de kendine dönen bir daire şeklinde hareketi sonuçlandırdığını biliyoruz.
o halde o an karşımızdakine bir duygu hissediyoruz yani olayın başlangıç anı oluşmuş,
bunu karşımızdakine aktarmak istiyoruz yani aksiyona hazılık anı oluşmuş,
şimdi ise daireyi başladığı yerde bitirmek
yani düşünceden aksiyona geçen bir anı tamamlamamız gerekiyor
işte bu oluşmuyor.
bu oluşmayınca da doğanın kuralı işlemiyor. yani başlayan bir hareket olması gerektiği gibi neticelenmiyor.
peki sonuç olmayınca ne oluyor?
aktarmak istediğini aktaramıyorsun, alman gerekeni alamıyorsun.
doğru sarılmak için kalbinizi karşınızdakinin kalbine yaklaştırın hatta bastırın.
boşverin karşınızdakinin "aaa şimdi yakına gelirse mememi hisseder" saçmalıklarını
o an düşünülmesi gereken hiç bir şey yoktur
o an başlatılan hareketi sonuçlandırmak vardır.
o an sadece paylaşmak vardır.
gerisi hikayedir.
sarıldığınızı iddia ediyorsanız bir de karşınızdakinin kalbine
kendi kalbinizi bastırın
o zaman göreceksiniz asıl aktarmanın gücünü...
üzülürüz
görüşürüz
özleriz
sarılır da sarılırız.
peki sarılmanın nedenini ve/veya amacını hiç düşünür müyüz?
yoksa bunu da otomatik mi yaparız?
sarılmak içimizde hissettiğimiz bir duygunun paylaşılmasıdır,
öpmek gibi, dokunmak gibi
ama sarılmanın farklı bir özelliği vardır
sarılma anında insanların çok büyük bir yüzdesi akıllarından sarıldığı kişi ile ilgili bazı düşüncelere geçirir
mesela sarılan iki arkadaş ama karşı cins ise kadın muhakkak erkeğin sırtını "pışpışlayarak" sarılır.
neden?
çünkü pışpışlamak ailevi bir aksiyondur ve kadın böyle yaparak vücudun temas anında erkeğin başka bir şey düşünmesine engel olmaya çalışır.
bu arada ise erkek eğer karşısındaki ile aklında cinsel bir düşünce barındırmıyorsa sarılırken sadece omuzlarını karşısındakinin omuzlarına dokundurur ve vücudunu kadının vücudundan geri tutar
arkadaş olan zıt cins birilerini sarılırken görmek aslında gerçekten çok komik
biri anneanne rolünü pışpışla oynarken diğer vücudunu 70 derecelik bir açı ile sadece omuzdan temasla tutar.
o anın bir resmini çekerseniz duruşun ne kadar komik olduğunu görebilirsiniz.
sarılmanın amacı o an iki kişinin karşılıklı olarak hissettiği duyguyu/enerjiyi birbirine transfer etme istemesidir.
peki içimizdeki o duyguyu ve/veya enerjiyi tam olarak "gerçek" anlamda nasıl transfer edebiliriz?
biraz düşünürsek cevabı kolay ;
paylaşmak ve aktarmak istediğimiz o duygu/enerji neremizden gelir?
kalbimizden.
karşı tarafın ki neresinden gelir?
onun da kalbinden.
o halde sarılırken bir şeyleri aktarmak ve almak istiyorsanız
"doğru" sarılma şekli iki kalbin birbirine en yakın pozisyonu almasıdır.
yani neredeyse iki göğsün birbirine temas etmesidir.
ne yazık ki düşüncelerimizin kirliliği ve karşı tarafın ne düşüneceğinin
bizim hissimizden daha önemli olduğunu düşünmemiz ve bundan korkmamızdan ötürü
bunu olması gerektiği gibi yapamıyoruz.
doğada herşeyin bir halka/daire yani başlayan bir hereketin düz bir çizgi üzerinde değil de kendine dönen bir daire şeklinde hareketi sonuçlandırdığını biliyoruz.
o halde o an karşımızdakine bir duygu hissediyoruz yani olayın başlangıç anı oluşmuş,
bunu karşımızdakine aktarmak istiyoruz yani aksiyona hazılık anı oluşmuş,
şimdi ise daireyi başladığı yerde bitirmek
yani düşünceden aksiyona geçen bir anı tamamlamamız gerekiyor
işte bu oluşmuyor.
bu oluşmayınca da doğanın kuralı işlemiyor. yani başlayan bir hareket olması gerektiği gibi neticelenmiyor.
peki sonuç olmayınca ne oluyor?
aktarmak istediğini aktaramıyorsun, alman gerekeni alamıyorsun.
doğru sarılmak için kalbinizi karşınızdakinin kalbine yaklaştırın hatta bastırın.
boşverin karşınızdakinin "aaa şimdi yakına gelirse mememi hisseder" saçmalıklarını
o an düşünülmesi gereken hiç bir şey yoktur
o an başlatılan hareketi sonuçlandırmak vardır.
o an sadece paylaşmak vardır.
gerisi hikayedir.
sarıldığınızı iddia ediyorsanız bir de karşınızdakinin kalbine
kendi kalbinizi bastırın
o zaman göreceksiniz asıl aktarmanın gücünü...
26 Mart 2010 Cuma
Neden Kızıyoruz?...
diyelim ki ;
6 yaşındasın, evindesin ve ev anne babanın misaifrleri ile dolu.
salonda sohbet ederlerken bir laf söylüyorsun
çocuksun
tabi ettiğin lafta çocukça olacaktır.
yine diyelim ki ;
baban sen o lafı ettikten sonra yanına gelip
- ne diyosun sen len zibidi...
deyip
kafana bir şaplak atıyor, misafirlerden bazıları da gülüyor.
sen içeri odana gidiyorsun ve olan olay hakkında düşünmeye başlıyorsun
ne hissedersin?
evdeki insanlara rezil olma?
aşağılanmışlık?
babana kızgınlık?
utanç?
ve benzerleri...
işte o an ne yaparsın?
bir karar verirsin,
kendi kendine şunu dersin ;
- bir daha biri bana bunu yaparsa ona kızacağım...
ve bu şablon bilincine yerleşir.
ne kadar uzun zaman geçerse geçsin
bunca geçen uzun zaman içerisinde kimse kafana şaplak atmamış bile olsa
yıllar sonra bir gün biri kafana şaplak atarsa vereceğin ilk tepki ne olur sence?
KIZMAK...
şimdi şaplağı yediğin anda düşünce sisteminin nasıl çalıştığına bakalım ;
şaplağı yediğin ilk an beyin vücuduna ilk şu soruyu sorar :
- bir yerin acıdı mı?
çünkü acırsa beyin duygulara ona göre emir verecektir.
vücudundan beynine cevap geliyor :
- hayır acımadı.
eğer ilk tepki "acı" değilse beyin vücudun ve duyguların harekete geçmesi için ne yapar?
bilinçaltına şunu sorar :
bu şaplak sana neyi hatırlattı?
bilinçaltın cevap verir :
- 6 yaşımdayken evde misafirler varken babam şaplak atmıştı ve şunu şunu hissetmiştim...
beyin cevabı aldıktan sonra görevi gereği duyguları ve vücudu harekete geçirmek zorundadır.
ve beyin emiri verir :
- ŞU AN KIZMAN GEREKİYOR...
emri alan duygular ilk olarak vücudundaki mimiklere kendi emrini gönderir
- yüzünü buruştur ve kızgın ifade takın.
vücut ilk tepkiyi surat ile verdikten sonra surat kızgınsa benim de harekete geçmem lazım der
ve vücut yediği şaplağın karşılığını kişinin karakterine göre verir.
kimi vücut şaplağı atana şaplak atarken kimi de güler geçer veya tehdit eder :
- bana bunu sakın bir daha yapma.
işte insandaki kızgınlığın adım adım yolculuğu.
peki bu noktaya eriştikten sonra bunu bilmek yeterli midir yoksa yapılabilecek başka bir şey daha var mıdır?
evet vardır.
eğer kendimize "beynimizin acıdan sonraki sorusuna otomatik olarak cevap vermeden önce"
sadece 1 saniyeliğine "DUR" diyebilirsek daha sonra oluşacak adımların önünü keser ve
duygularımızın vücudumuza "tepki ver" emrinin önüne geçeriz.
böylelikle sonrasında oluşabilecek diğer aksiyon ve reaksiyonları elemine etmiş oluruz.
bunu yapabilmemiz için bir tek şeye ihtiyacımız var ;
1 SANİYE...
o saniye bizim odağımızı değiştirecek ve kızgınlığın önüne geçecektir.
anahtar bu
yapılması gereken tek şey :
PRATİK...
beyin insanın yönetmeni gibi görünse de unutmayalım ki beyin önce soru sorar daha sonra emir verir.
beyinin sorduğu soruların neler olabileceğine hükmetmek ise bizim elimizdedir.
önemli olan o tek saniyeyi araya sokabilmektir.
araya giren saniye devre bağlantısını koparacak ve sonraki adımları ortadan kaldıracaktır...
6 yaşındasın, evindesin ve ev anne babanın misaifrleri ile dolu.
salonda sohbet ederlerken bir laf söylüyorsun
çocuksun
tabi ettiğin lafta çocukça olacaktır.
yine diyelim ki ;
baban sen o lafı ettikten sonra yanına gelip
- ne diyosun sen len zibidi...
deyip
kafana bir şaplak atıyor, misafirlerden bazıları da gülüyor.
sen içeri odana gidiyorsun ve olan olay hakkında düşünmeye başlıyorsun
ne hissedersin?
evdeki insanlara rezil olma?
aşağılanmışlık?
babana kızgınlık?
utanç?
ve benzerleri...
işte o an ne yaparsın?
bir karar verirsin,
kendi kendine şunu dersin ;
- bir daha biri bana bunu yaparsa ona kızacağım...
ve bu şablon bilincine yerleşir.
ne kadar uzun zaman geçerse geçsin
bunca geçen uzun zaman içerisinde kimse kafana şaplak atmamış bile olsa
yıllar sonra bir gün biri kafana şaplak atarsa vereceğin ilk tepki ne olur sence?
KIZMAK...
şimdi şaplağı yediğin anda düşünce sisteminin nasıl çalıştığına bakalım ;
şaplağı yediğin ilk an beyin vücuduna ilk şu soruyu sorar :
- bir yerin acıdı mı?
çünkü acırsa beyin duygulara ona göre emir verecektir.
vücudundan beynine cevap geliyor :
- hayır acımadı.
eğer ilk tepki "acı" değilse beyin vücudun ve duyguların harekete geçmesi için ne yapar?
bilinçaltına şunu sorar :
bu şaplak sana neyi hatırlattı?
bilinçaltın cevap verir :
- 6 yaşımdayken evde misafirler varken babam şaplak atmıştı ve şunu şunu hissetmiştim...
beyin cevabı aldıktan sonra görevi gereği duyguları ve vücudu harekete geçirmek zorundadır.
ve beyin emiri verir :
- ŞU AN KIZMAN GEREKİYOR...
emri alan duygular ilk olarak vücudundaki mimiklere kendi emrini gönderir
- yüzünü buruştur ve kızgın ifade takın.
vücut ilk tepkiyi surat ile verdikten sonra surat kızgınsa benim de harekete geçmem lazım der
ve vücut yediği şaplağın karşılığını kişinin karakterine göre verir.
kimi vücut şaplağı atana şaplak atarken kimi de güler geçer veya tehdit eder :
- bana bunu sakın bir daha yapma.
işte insandaki kızgınlığın adım adım yolculuğu.
peki bu noktaya eriştikten sonra bunu bilmek yeterli midir yoksa yapılabilecek başka bir şey daha var mıdır?
evet vardır.
eğer kendimize "beynimizin acıdan sonraki sorusuna otomatik olarak cevap vermeden önce"
sadece 1 saniyeliğine "DUR" diyebilirsek daha sonra oluşacak adımların önünü keser ve
duygularımızın vücudumuza "tepki ver" emrinin önüne geçeriz.
böylelikle sonrasında oluşabilecek diğer aksiyon ve reaksiyonları elemine etmiş oluruz.
bunu yapabilmemiz için bir tek şeye ihtiyacımız var ;
1 SANİYE...
o saniye bizim odağımızı değiştirecek ve kızgınlığın önüne geçecektir.
anahtar bu
yapılması gereken tek şey :
PRATİK...
beyin insanın yönetmeni gibi görünse de unutmayalım ki beyin önce soru sorar daha sonra emir verir.
beyinin sorduğu soruların neler olabileceğine hükmetmek ise bizim elimizdedir.
önemli olan o tek saniyeyi araya sokabilmektir.
araya giren saniye devre bağlantısını koparacak ve sonraki adımları ortadan kaldıracaktır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)