hani bir laf vardır ya ;
insanı en iyi kendisi tanır diye...
acaba kendimizi ne kadar tanıyoruz?
kendimize kendimizi ne kadar tanıma fırsatı veriyoruz?
kendimizi tanıdığımızı zannediyoruz aslında.
kendimizi tanımak herşeyden çok farklı bir yolculuk,
başka birini tanımak, anlamak gibi değildir insanın kendini tanıması.
başkasını tanırken kafamızda oluşan sorular cevapsız kalırsa karşımızdakini hayatımızdan çıkarabiliriz
ancak kendimizi kendi hayatımızdan çıkarabilir miyiz?
hayır.
biliyorum zor bir şey insanın kendini tanıması için kendine izin vermesi
zira kendimize izin verdikçe geri plana ittiğimiz,
hiç hatırlamak bile istemediğimiz bir sürü yanlışımızla yüzleşmek zorunda kalırız.
ama inanın ki bir süre sonra çok keyifli bir hale geliyor bu yolculuk.
önemli olan bir tek nokta var
o da kendimizi tanıma aşamasında kendimize göstereceğimiz dürüstlük.
bunu yakaladığımız anda sanki başka birini tanıyormuş gibi oluruz.
kendimizi tanımak aslında bir bakıma da kendimizde farkında olmadığımız
bir çok özelliğimizi de gösterir bize.
yani bardağın bir de dolu tarafı var.
tabi ki tanıma sürecinde bir süre sıkıntılı ve altından kalkılmayacak gibi görünen
bir çok özelliğimizle karşılaşacağız
ancak dediğim gibi önemli olan dürüstlüktür.
kendinize her yaptığınız seçim,
hissettiğiniz her duygu için soru sorun.
şu olayda bunu neden yaptım?
neden bunda böyle hissettim?
neden bu şekilde düşündüm?
vesaire vesaire
bu soruları sorup kendimize sorup "dürüstlükle" cevaplarsak
yolculuk başlamış oluyor.
her soracağımız sorunun bir cevabı muhakkak olacaktır.
yaşadığımız bir olay karşısında neden o anki gibi hissettiğimizi kendimize sorduğumuzda
geçmişte yaşadığımız bir olay gelecek aklımıza
ve bu olayın içimizde yıllarca nasıl bu şekilde kalıp bizi hayat yolunda
böylesine "ilginç" yönlendirdiğini bulacağız.
bunu bir oyun olarak düşünün
bu oyunu oynadığınızda
içimize gömdüğümüz öyle şeyler çıkıyor ki dışarıya sormayın gitsin.
ilk başlarda gerçekten çok sıkıntılı bir süreç
ama önemli olan dürüstlükten ödün vermemek
ve bu işi sonuna kadar götüreceğimizi kendimize tekrar etmek.
soruları sorup cevapları almaya başlayıp bunu kendimizde otomatik hale getirdiğimizde ise
asıl keyif başlıyor ki ben buna yolculuğun ikinci bölümü diyorum.
her soru bize geçmişimizde sakladığımız bir "an" ı hatırlatacağından
o anı tekrar yaşayacak ve o andan gerekli dersi yani tecrübeyi çıkarmış olacağız.
o tecrübeyi çıkardığımız anda içimizde biriktirdiğimiz
ve bizi bunca yıl ele geçirmişçesine yönlendirebilen o küçücük "kırıklığı" da çözmüş olacağız.
burada ki kilit nokta kendimizi sevebilmektir.
kendimizi sevebilmek için kendimizi temizlememiz gerekiyor.
temizlik ise soru sormakla başlıyor.
soruları sorup cevapları dürüstçe verdiğimizde
rahatladığımızı hissedeceğiz
işte o rahatlama aslında içimizde çözdüğümüz eski bir sorunun bize yaşattığı rahatlama olacaktır.
rahatladıkça kendimizi sevmeye başladığımızı göreceğiz.
aynaya bakarken burun kıvırdığımız kendimize bu rahatlama ile baktığımızda
gülen bir yüz göreceğimiz kesin.
dediğim gibi bu yolculuğun asıl amacı kendimizi sevmek
korkmayın ve kendinize karşı dürüst olun.
geçmişte yaptığımız yanlışların onlarca sene bizi ele geçirip
dilediği gibi yönlendirmesi yerine
mutlu bir şekilde bu vücudu, bu benliği, bu ruhu, bu kişiliği yönlendirmek
herşeyden çok daha güzel ve zevkli.
yol zor ama bitirilemez bir yarış değil.
önemli olan kendimize karşı dürüst olma isteğimiz.
korkularımız yüzünden yıllar önce içimize attığımız
tüm o negatifliklerin bizi yiyip bitirmemesi için
dış görüntümüze üst üste geçirdiğimiz zırh gibi korumalardan vazgeçin
çünkü sorun dışarıda değil içeride.
katbe kat zırhta giysek içimizdeki çözmedikçe bize rahat yok.
içimizi bir fare gibi kemiren korkularımızla mı yaşamak yoksa
rahat ve mutlu bir şekilde kendimizi bir oyun gibi görerek soru-cevap oynayarak
kendimizi bir yerlere taşımak mı?
cevap sizin...
9 Nisan 2010 Cuma
5 Nisan 2010 Pazartesi
Herşeyi Sorgulayın...
son 10 yıldır en büyük trend "soyut" bilgiler.
elle dokunamadığımız,
gözle göremediğimiz
yani kısacası din, spiritualizma, meditasyon gibi "içe dönük" çalışmalar
yaklaşık son 40 yıldır devam etmekte olan "dışa dönük" yaşantı ile savaşır duruma geldi.
dinle hiç alakası olmayan kişilerin gruplar kurarak dersler aldığını,
önceleri her boku yerim diyenlerin şimdilerde "içsel" yolculuklar yaptıklarını görüyoruz.
bir çoğu bir süre sonra trendin inişe geçmesi ile birlikte bundan da vazgeçip yeni trendlere yelken açacak.
pek azı bugün yaptıklarını aynı inançla devam ettirecek.
çevremde bir çok arkadaş, dost, aile sohbetlerinde içsel yaşam konuşmalarına şahit oluyorum.
beni en çok sıkan şey ise bu konuşmaları yapanların bir çoğunun bunu "ezbere" yaptıkları
yani konuşmaya başladıkları zaman onlara verilmiş kitap veya dökümanda ne okumuşlarsa
onları anlatıyorlar yani ezberciler.
trend veya değil önemli olan yeni öğrenmekte olduğumuz bir bilgiyi ne kadar derinden anlayabildiğimizdir.
ne yazık ki çevrem "ezberci" lerle dolu.
hayatında hiç Tanrı hakkında konuşmamış, boşverin konuşmayı
hiç düşünmemiş birileri bugün kalkıp Tanrı öyledir, Tanrı şöyledir diyebiliyor.
desin demesinde hiç sıkıntım yok,
beni sıkan söylediklerini bir kitaptan alıp aynen olduğu gibi söylemesi ve bu ezbere söylediklerine
sonuna kadar inanması (trend geçene kadar)
görmediğimiz, duymadığımız, dokunmadığımız hiç bir şeyi bize anlatıldığı şekliyle kabul etmemeliyiz.
zira Tanrı bize doğadaki tüm canlılardan farklı olarak düşünebilmemiz için beyin verdi.
önemli olan ağzımızdan neyin çıktığı değil, hücrelerimizin en dibine kadar neyi özümseyip nasıl davrandığımızdır.
bırakın ezbere iş yapıp konuşmayı.
düşündüğünüz herşeyi ama herşeyi sorgulayın
korkmayın sorgulamaktan
hayatınıza bir şeyin yön vereceğini düşünüyorsanız o şeye kendi kafanızda farklı açılardan
bir sürü soru sorun.
sorularınızın "kötü" "yanlış" ve/veya "şeytani" içerikleri barındırmış olmasından da korkmayın
çünkü insan doğası gereği eğer bir konuda tüm soruları sorup cevaplarını alamıyorsa
o şeyi hayatına "tam" anlamı ile katamıyor.
hepimiz böyleyiz.
bir düşüncenin, bir akımın kısacası herhangi bir şeyin içimize sinip tam olarak yerleşebilmesi için
yapılması gereken en önemli nokta ona sorular sormaktır.
korktuğunuz bir şey varsa neden korktuğunuzu sorun
varmak istediğiniz bir amacınız varsa sonrasını sorun
size birileri yeni birşeyler anlatıyorsa binbir açıdan binbir soru sorun
hiçbir şeyi size sunulduğu şekliyle olduğu gibi almayın.
yontmanız gerekiyorsa yontun
içeriğini değiştirmeden sizin özünüze uygun bir hale getirmek istiyorsanız "özünüzün" ne olduğunu sorun.
sorgulayın
korkmayın
Tanrı nedir/kimdir?
Cennet Cehennem var mıdır?
iyi miyim?
kötü müyüm?
doğru muyum?
çalışkan mıyım?
neyim ben?
yolum ne?
amacım ne?
kimim ben?
durmadan bıkmadan usanmadan sorgulayın
bunu yaptığınız müddetçe korkularınızın azaldığını
ve sonrasında hayatınıza katmaya karar verdiğiniz şeyin gerçekten mi size uygun olup olmadığını göreceksiniz.
böylelikle "trend" peşinde koşan olmak yerine gerçekten size uygununun ne olduğunu bulacaksınız.
içinde bulunduğumuz sistem ne yazık ki "sende amma sordun be kardeşim yaaa" sistemi.
bunu kabullenmek zorunda değilsiniz.
unutmayın;
çevrenizde yaşadığınız, gördüğünüz herşey bir vizyon.
önemli olan sizin özünüzün gördüğünüz vizyonla ne kadar uygun olduğudur.
sorun
sorgulayın
korkmayın öreneğin bugüne dek henüz bir kez bile kimseden
- kafamdaki Tanrı olgusunu sorguladım o yüzden evim yandı
dediğini duymadık.
KORKMAYIN
HİÇ BİR ŞEY OLMUYOR...
elle dokunamadığımız,
gözle göremediğimiz
yani kısacası din, spiritualizma, meditasyon gibi "içe dönük" çalışmalar
yaklaşık son 40 yıldır devam etmekte olan "dışa dönük" yaşantı ile savaşır duruma geldi.
dinle hiç alakası olmayan kişilerin gruplar kurarak dersler aldığını,
önceleri her boku yerim diyenlerin şimdilerde "içsel" yolculuklar yaptıklarını görüyoruz.
bir çoğu bir süre sonra trendin inişe geçmesi ile birlikte bundan da vazgeçip yeni trendlere yelken açacak.
pek azı bugün yaptıklarını aynı inançla devam ettirecek.
çevremde bir çok arkadaş, dost, aile sohbetlerinde içsel yaşam konuşmalarına şahit oluyorum.
beni en çok sıkan şey ise bu konuşmaları yapanların bir çoğunun bunu "ezbere" yaptıkları
yani konuşmaya başladıkları zaman onlara verilmiş kitap veya dökümanda ne okumuşlarsa
onları anlatıyorlar yani ezberciler.
trend veya değil önemli olan yeni öğrenmekte olduğumuz bir bilgiyi ne kadar derinden anlayabildiğimizdir.
ne yazık ki çevrem "ezberci" lerle dolu.
hayatında hiç Tanrı hakkında konuşmamış, boşverin konuşmayı
hiç düşünmemiş birileri bugün kalkıp Tanrı öyledir, Tanrı şöyledir diyebiliyor.
desin demesinde hiç sıkıntım yok,
beni sıkan söylediklerini bir kitaptan alıp aynen olduğu gibi söylemesi ve bu ezbere söylediklerine
sonuna kadar inanması (trend geçene kadar)
görmediğimiz, duymadığımız, dokunmadığımız hiç bir şeyi bize anlatıldığı şekliyle kabul etmemeliyiz.
zira Tanrı bize doğadaki tüm canlılardan farklı olarak düşünebilmemiz için beyin verdi.
önemli olan ağzımızdan neyin çıktığı değil, hücrelerimizin en dibine kadar neyi özümseyip nasıl davrandığımızdır.
bırakın ezbere iş yapıp konuşmayı.
düşündüğünüz herşeyi ama herşeyi sorgulayın
korkmayın sorgulamaktan
hayatınıza bir şeyin yön vereceğini düşünüyorsanız o şeye kendi kafanızda farklı açılardan
bir sürü soru sorun.
sorularınızın "kötü" "yanlış" ve/veya "şeytani" içerikleri barındırmış olmasından da korkmayın
çünkü insan doğası gereği eğer bir konuda tüm soruları sorup cevaplarını alamıyorsa
o şeyi hayatına "tam" anlamı ile katamıyor.
hepimiz böyleyiz.
bir düşüncenin, bir akımın kısacası herhangi bir şeyin içimize sinip tam olarak yerleşebilmesi için
yapılması gereken en önemli nokta ona sorular sormaktır.
korktuğunuz bir şey varsa neden korktuğunuzu sorun
varmak istediğiniz bir amacınız varsa sonrasını sorun
size birileri yeni birşeyler anlatıyorsa binbir açıdan binbir soru sorun
hiçbir şeyi size sunulduğu şekliyle olduğu gibi almayın.
yontmanız gerekiyorsa yontun
içeriğini değiştirmeden sizin özünüze uygun bir hale getirmek istiyorsanız "özünüzün" ne olduğunu sorun.
sorgulayın
korkmayın
Tanrı nedir/kimdir?
Cennet Cehennem var mıdır?
iyi miyim?
kötü müyüm?
doğru muyum?
çalışkan mıyım?
neyim ben?
yolum ne?
amacım ne?
kimim ben?
durmadan bıkmadan usanmadan sorgulayın
bunu yaptığınız müddetçe korkularınızın azaldığını
ve sonrasında hayatınıza katmaya karar verdiğiniz şeyin gerçekten mi size uygun olup olmadığını göreceksiniz.
böylelikle "trend" peşinde koşan olmak yerine gerçekten size uygununun ne olduğunu bulacaksınız.
içinde bulunduğumuz sistem ne yazık ki "sende amma sordun be kardeşim yaaa" sistemi.
bunu kabullenmek zorunda değilsiniz.
unutmayın;
çevrenizde yaşadığınız, gördüğünüz herşey bir vizyon.
önemli olan sizin özünüzün gördüğünüz vizyonla ne kadar uygun olduğudur.
sorun
sorgulayın
korkmayın öreneğin bugüne dek henüz bir kez bile kimseden
- kafamdaki Tanrı olgusunu sorguladım o yüzden evim yandı
dediğini duymadık.
KORKMAYIN
HİÇ BİR ŞEY OLMUYOR...
1 Nisan 2010 Perşembe
Evinizi Temiz Tutun...
evim benim mahrem alanım.
yani kendimle baş başa en çok vakit geçirdiğim mekan.
evdeyken ki düşüncelerim
duygularım
içsel çatışmalarım
hesaplaşmalarım
mutluluklarım
mutsuzluklarım
kısacası herşeyi herkes gibi evimde yaşıyorum.
evimize sadece "yaşam mekanı" olarak bakamayız
zira evler canlıdır
düşünsenize bir evin içinde yıllar boyunca onbinlerce duygu yaşıyoruz.
ne sanıyoruz? tüm o yaşanan duyguların artıkları evin içinde kalmıyor mu?
tabi ki kalıyor.
bu işte başrolu özellikle duvarlar oynuyor.
her evin duvarları her an bir şeyleri emiyor,
günlük havalandırmalarla bir kısmını atıyor ama yeterli mi?
hayır yetersiz.
boşandıktan sonra hala aileme ait olan
ve büyüdüğüm eve yerleştim tabiki içini günümüze uyarlayarak
bir akşam evde otururken yıllar boyu bu evin neler yaşadığını neler geçirdiğini düşündüm.
büyük mutluluklardan ölümlere kadar bir çok şey yaşamış evim.
ve sonunda kararımı verip her gün 10 dakika evimle ve özellikle duygu emici duvarlarla konuştum.
bunu yapabilmek için önce kendimi evin hareketsiz bir parçası olarak hayal ettim.
tabi ki he deyince olan bir şey değil
ama meditasyon gibi işlerle uğraşıyorsanız çok da zor değil.
ve her gün 10 dakika evin aynı noktasında oturarak evime ;
- "konuş benimle" dedim...
inanın evinize bu fırsatı verdiğinizde eviniz özellikle duvarlarınız
sanki çöl ortasında su bulmuş gibi
anlatmaya başlıyor.
bir kaç gün geçtikten sonra evin içindeki enerji akışının farklılaştığını hissettim
ve her gün yaptığım şeye devam ettim.
kısa bir süre sonra eve gelen bila istisna herkes kendini evimde çok rahat hissettiğini,
rahatça konuşup içindekileri paylaşabildiğini söyledi.
hala da söylüyorlar.
ben evimi, duvarlarımı temizledikçe
yani onlara konuşma fırsatı verdikçe evim gelen misafirleri farklı ağırlamaya başladı.
evinizi seviyorsanız evinizle konuşun
ona içinde emdiklerini dışarı çıkartma fırsatı verin.
göreceksiniz eviniz hem size hem gelen misafirlere
çok farklı davranmaya başlayacak...
yani kendimle baş başa en çok vakit geçirdiğim mekan.
evdeyken ki düşüncelerim
duygularım
içsel çatışmalarım
hesaplaşmalarım
mutluluklarım
mutsuzluklarım
kısacası herşeyi herkes gibi evimde yaşıyorum.
evimize sadece "yaşam mekanı" olarak bakamayız
zira evler canlıdır
düşünsenize bir evin içinde yıllar boyunca onbinlerce duygu yaşıyoruz.
ne sanıyoruz? tüm o yaşanan duyguların artıkları evin içinde kalmıyor mu?
tabi ki kalıyor.
bu işte başrolu özellikle duvarlar oynuyor.
her evin duvarları her an bir şeyleri emiyor,
günlük havalandırmalarla bir kısmını atıyor ama yeterli mi?
hayır yetersiz.
boşandıktan sonra hala aileme ait olan
ve büyüdüğüm eve yerleştim tabiki içini günümüze uyarlayarak
bir akşam evde otururken yıllar boyu bu evin neler yaşadığını neler geçirdiğini düşündüm.
büyük mutluluklardan ölümlere kadar bir çok şey yaşamış evim.
ve sonunda kararımı verip her gün 10 dakika evimle ve özellikle duygu emici duvarlarla konuştum.
bunu yapabilmek için önce kendimi evin hareketsiz bir parçası olarak hayal ettim.
tabi ki he deyince olan bir şey değil
ama meditasyon gibi işlerle uğraşıyorsanız çok da zor değil.
ve her gün 10 dakika evin aynı noktasında oturarak evime ;
- "konuş benimle" dedim...
inanın evinize bu fırsatı verdiğinizde eviniz özellikle duvarlarınız
sanki çöl ortasında su bulmuş gibi
anlatmaya başlıyor.
bir kaç gün geçtikten sonra evin içindeki enerji akışının farklılaştığını hissettim
ve her gün yaptığım şeye devam ettim.
kısa bir süre sonra eve gelen bila istisna herkes kendini evimde çok rahat hissettiğini,
rahatça konuşup içindekileri paylaşabildiğini söyledi.
hala da söylüyorlar.
ben evimi, duvarlarımı temizledikçe
yani onlara konuşma fırsatı verdikçe evim gelen misafirleri farklı ağırlamaya başladı.
evinizi seviyorsanız evinizle konuşun
ona içinde emdiklerini dışarı çıkartma fırsatı verin.
göreceksiniz eviniz hem size hem gelen misafirlere
çok farklı davranmaya başlayacak...
29 Mart 2010 Pazartesi
Sarılmayı Biliyor muyuz?...
seviniriz sarılırız,
üzülürüz
görüşürüz
özleriz
sarılır da sarılırız.
peki sarılmanın nedenini ve/veya amacını hiç düşünür müyüz?
yoksa bunu da otomatik mi yaparız?
sarılmak içimizde hissettiğimiz bir duygunun paylaşılmasıdır,
öpmek gibi, dokunmak gibi
ama sarılmanın farklı bir özelliği vardır
sarılma anında insanların çok büyük bir yüzdesi akıllarından sarıldığı kişi ile ilgili bazı düşüncelere geçirir
mesela sarılan iki arkadaş ama karşı cins ise kadın muhakkak erkeğin sırtını "pışpışlayarak" sarılır.
neden?
çünkü pışpışlamak ailevi bir aksiyondur ve kadın böyle yaparak vücudun temas anında erkeğin başka bir şey düşünmesine engel olmaya çalışır.
bu arada ise erkek eğer karşısındaki ile aklında cinsel bir düşünce barındırmıyorsa sarılırken sadece omuzlarını karşısındakinin omuzlarına dokundurur ve vücudunu kadının vücudundan geri tutar
arkadaş olan zıt cins birilerini sarılırken görmek aslında gerçekten çok komik
biri anneanne rolünü pışpışla oynarken diğer vücudunu 70 derecelik bir açı ile sadece omuzdan temasla tutar.
o anın bir resmini çekerseniz duruşun ne kadar komik olduğunu görebilirsiniz.
sarılmanın amacı o an iki kişinin karşılıklı olarak hissettiği duyguyu/enerjiyi birbirine transfer etme istemesidir.
peki içimizdeki o duyguyu ve/veya enerjiyi tam olarak "gerçek" anlamda nasıl transfer edebiliriz?
biraz düşünürsek cevabı kolay ;
paylaşmak ve aktarmak istediğimiz o duygu/enerji neremizden gelir?
kalbimizden.
karşı tarafın ki neresinden gelir?
onun da kalbinden.
o halde sarılırken bir şeyleri aktarmak ve almak istiyorsanız
"doğru" sarılma şekli iki kalbin birbirine en yakın pozisyonu almasıdır.
yani neredeyse iki göğsün birbirine temas etmesidir.
ne yazık ki düşüncelerimizin kirliliği ve karşı tarafın ne düşüneceğinin
bizim hissimizden daha önemli olduğunu düşünmemiz ve bundan korkmamızdan ötürü
bunu olması gerektiği gibi yapamıyoruz.
doğada herşeyin bir halka/daire yani başlayan bir hereketin düz bir çizgi üzerinde değil de kendine dönen bir daire şeklinde hareketi sonuçlandırdığını biliyoruz.
o halde o an karşımızdakine bir duygu hissediyoruz yani olayın başlangıç anı oluşmuş,
bunu karşımızdakine aktarmak istiyoruz yani aksiyona hazılık anı oluşmuş,
şimdi ise daireyi başladığı yerde bitirmek
yani düşünceden aksiyona geçen bir anı tamamlamamız gerekiyor
işte bu oluşmuyor.
bu oluşmayınca da doğanın kuralı işlemiyor. yani başlayan bir hareket olması gerektiği gibi neticelenmiyor.
peki sonuç olmayınca ne oluyor?
aktarmak istediğini aktaramıyorsun, alman gerekeni alamıyorsun.
doğru sarılmak için kalbinizi karşınızdakinin kalbine yaklaştırın hatta bastırın.
boşverin karşınızdakinin "aaa şimdi yakına gelirse mememi hisseder" saçmalıklarını
o an düşünülmesi gereken hiç bir şey yoktur
o an başlatılan hareketi sonuçlandırmak vardır.
o an sadece paylaşmak vardır.
gerisi hikayedir.
sarıldığınızı iddia ediyorsanız bir de karşınızdakinin kalbine
kendi kalbinizi bastırın
o zaman göreceksiniz asıl aktarmanın gücünü...
üzülürüz
görüşürüz
özleriz
sarılır da sarılırız.
peki sarılmanın nedenini ve/veya amacını hiç düşünür müyüz?
yoksa bunu da otomatik mi yaparız?
sarılmak içimizde hissettiğimiz bir duygunun paylaşılmasıdır,
öpmek gibi, dokunmak gibi
ama sarılmanın farklı bir özelliği vardır
sarılma anında insanların çok büyük bir yüzdesi akıllarından sarıldığı kişi ile ilgili bazı düşüncelere geçirir
mesela sarılan iki arkadaş ama karşı cins ise kadın muhakkak erkeğin sırtını "pışpışlayarak" sarılır.
neden?
çünkü pışpışlamak ailevi bir aksiyondur ve kadın böyle yaparak vücudun temas anında erkeğin başka bir şey düşünmesine engel olmaya çalışır.
bu arada ise erkek eğer karşısındaki ile aklında cinsel bir düşünce barındırmıyorsa sarılırken sadece omuzlarını karşısındakinin omuzlarına dokundurur ve vücudunu kadının vücudundan geri tutar
arkadaş olan zıt cins birilerini sarılırken görmek aslında gerçekten çok komik
biri anneanne rolünü pışpışla oynarken diğer vücudunu 70 derecelik bir açı ile sadece omuzdan temasla tutar.
o anın bir resmini çekerseniz duruşun ne kadar komik olduğunu görebilirsiniz.
sarılmanın amacı o an iki kişinin karşılıklı olarak hissettiği duyguyu/enerjiyi birbirine transfer etme istemesidir.
peki içimizdeki o duyguyu ve/veya enerjiyi tam olarak "gerçek" anlamda nasıl transfer edebiliriz?
biraz düşünürsek cevabı kolay ;
paylaşmak ve aktarmak istediğimiz o duygu/enerji neremizden gelir?
kalbimizden.
karşı tarafın ki neresinden gelir?
onun da kalbinden.
o halde sarılırken bir şeyleri aktarmak ve almak istiyorsanız
"doğru" sarılma şekli iki kalbin birbirine en yakın pozisyonu almasıdır.
yani neredeyse iki göğsün birbirine temas etmesidir.
ne yazık ki düşüncelerimizin kirliliği ve karşı tarafın ne düşüneceğinin
bizim hissimizden daha önemli olduğunu düşünmemiz ve bundan korkmamızdan ötürü
bunu olması gerektiği gibi yapamıyoruz.
doğada herşeyin bir halka/daire yani başlayan bir hereketin düz bir çizgi üzerinde değil de kendine dönen bir daire şeklinde hareketi sonuçlandırdığını biliyoruz.
o halde o an karşımızdakine bir duygu hissediyoruz yani olayın başlangıç anı oluşmuş,
bunu karşımızdakine aktarmak istiyoruz yani aksiyona hazılık anı oluşmuş,
şimdi ise daireyi başladığı yerde bitirmek
yani düşünceden aksiyona geçen bir anı tamamlamamız gerekiyor
işte bu oluşmuyor.
bu oluşmayınca da doğanın kuralı işlemiyor. yani başlayan bir hareket olması gerektiği gibi neticelenmiyor.
peki sonuç olmayınca ne oluyor?
aktarmak istediğini aktaramıyorsun, alman gerekeni alamıyorsun.
doğru sarılmak için kalbinizi karşınızdakinin kalbine yaklaştırın hatta bastırın.
boşverin karşınızdakinin "aaa şimdi yakına gelirse mememi hisseder" saçmalıklarını
o an düşünülmesi gereken hiç bir şey yoktur
o an başlatılan hareketi sonuçlandırmak vardır.
o an sadece paylaşmak vardır.
gerisi hikayedir.
sarıldığınızı iddia ediyorsanız bir de karşınızdakinin kalbine
kendi kalbinizi bastırın
o zaman göreceksiniz asıl aktarmanın gücünü...
26 Mart 2010 Cuma
Neden Kızıyoruz?...
diyelim ki ;
6 yaşındasın, evindesin ve ev anne babanın misaifrleri ile dolu.
salonda sohbet ederlerken bir laf söylüyorsun
çocuksun
tabi ettiğin lafta çocukça olacaktır.
yine diyelim ki ;
baban sen o lafı ettikten sonra yanına gelip
- ne diyosun sen len zibidi...
deyip
kafana bir şaplak atıyor, misafirlerden bazıları da gülüyor.
sen içeri odana gidiyorsun ve olan olay hakkında düşünmeye başlıyorsun
ne hissedersin?
evdeki insanlara rezil olma?
aşağılanmışlık?
babana kızgınlık?
utanç?
ve benzerleri...
işte o an ne yaparsın?
bir karar verirsin,
kendi kendine şunu dersin ;
- bir daha biri bana bunu yaparsa ona kızacağım...
ve bu şablon bilincine yerleşir.
ne kadar uzun zaman geçerse geçsin
bunca geçen uzun zaman içerisinde kimse kafana şaplak atmamış bile olsa
yıllar sonra bir gün biri kafana şaplak atarsa vereceğin ilk tepki ne olur sence?
KIZMAK...
şimdi şaplağı yediğin anda düşünce sisteminin nasıl çalıştığına bakalım ;
şaplağı yediğin ilk an beyin vücuduna ilk şu soruyu sorar :
- bir yerin acıdı mı?
çünkü acırsa beyin duygulara ona göre emir verecektir.
vücudundan beynine cevap geliyor :
- hayır acımadı.
eğer ilk tepki "acı" değilse beyin vücudun ve duyguların harekete geçmesi için ne yapar?
bilinçaltına şunu sorar :
bu şaplak sana neyi hatırlattı?
bilinçaltın cevap verir :
- 6 yaşımdayken evde misafirler varken babam şaplak atmıştı ve şunu şunu hissetmiştim...
beyin cevabı aldıktan sonra görevi gereği duyguları ve vücudu harekete geçirmek zorundadır.
ve beyin emiri verir :
- ŞU AN KIZMAN GEREKİYOR...
emri alan duygular ilk olarak vücudundaki mimiklere kendi emrini gönderir
- yüzünü buruştur ve kızgın ifade takın.
vücut ilk tepkiyi surat ile verdikten sonra surat kızgınsa benim de harekete geçmem lazım der
ve vücut yediği şaplağın karşılığını kişinin karakterine göre verir.
kimi vücut şaplağı atana şaplak atarken kimi de güler geçer veya tehdit eder :
- bana bunu sakın bir daha yapma.
işte insandaki kızgınlığın adım adım yolculuğu.
peki bu noktaya eriştikten sonra bunu bilmek yeterli midir yoksa yapılabilecek başka bir şey daha var mıdır?
evet vardır.
eğer kendimize "beynimizin acıdan sonraki sorusuna otomatik olarak cevap vermeden önce"
sadece 1 saniyeliğine "DUR" diyebilirsek daha sonra oluşacak adımların önünü keser ve
duygularımızın vücudumuza "tepki ver" emrinin önüne geçeriz.
böylelikle sonrasında oluşabilecek diğer aksiyon ve reaksiyonları elemine etmiş oluruz.
bunu yapabilmemiz için bir tek şeye ihtiyacımız var ;
1 SANİYE...
o saniye bizim odağımızı değiştirecek ve kızgınlığın önüne geçecektir.
anahtar bu
yapılması gereken tek şey :
PRATİK...
beyin insanın yönetmeni gibi görünse de unutmayalım ki beyin önce soru sorar daha sonra emir verir.
beyinin sorduğu soruların neler olabileceğine hükmetmek ise bizim elimizdedir.
önemli olan o tek saniyeyi araya sokabilmektir.
araya giren saniye devre bağlantısını koparacak ve sonraki adımları ortadan kaldıracaktır...
6 yaşındasın, evindesin ve ev anne babanın misaifrleri ile dolu.
salonda sohbet ederlerken bir laf söylüyorsun
çocuksun
tabi ettiğin lafta çocukça olacaktır.
yine diyelim ki ;
baban sen o lafı ettikten sonra yanına gelip
- ne diyosun sen len zibidi...
deyip
kafana bir şaplak atıyor, misafirlerden bazıları da gülüyor.
sen içeri odana gidiyorsun ve olan olay hakkında düşünmeye başlıyorsun
ne hissedersin?
evdeki insanlara rezil olma?
aşağılanmışlık?
babana kızgınlık?
utanç?
ve benzerleri...
işte o an ne yaparsın?
bir karar verirsin,
kendi kendine şunu dersin ;
- bir daha biri bana bunu yaparsa ona kızacağım...
ve bu şablon bilincine yerleşir.
ne kadar uzun zaman geçerse geçsin
bunca geçen uzun zaman içerisinde kimse kafana şaplak atmamış bile olsa
yıllar sonra bir gün biri kafana şaplak atarsa vereceğin ilk tepki ne olur sence?
KIZMAK...
şimdi şaplağı yediğin anda düşünce sisteminin nasıl çalıştığına bakalım ;
şaplağı yediğin ilk an beyin vücuduna ilk şu soruyu sorar :
- bir yerin acıdı mı?
çünkü acırsa beyin duygulara ona göre emir verecektir.
vücudundan beynine cevap geliyor :
- hayır acımadı.
eğer ilk tepki "acı" değilse beyin vücudun ve duyguların harekete geçmesi için ne yapar?
bilinçaltına şunu sorar :
bu şaplak sana neyi hatırlattı?
bilinçaltın cevap verir :
- 6 yaşımdayken evde misafirler varken babam şaplak atmıştı ve şunu şunu hissetmiştim...
beyin cevabı aldıktan sonra görevi gereği duyguları ve vücudu harekete geçirmek zorundadır.
ve beyin emiri verir :
- ŞU AN KIZMAN GEREKİYOR...
emri alan duygular ilk olarak vücudundaki mimiklere kendi emrini gönderir
- yüzünü buruştur ve kızgın ifade takın.
vücut ilk tepkiyi surat ile verdikten sonra surat kızgınsa benim de harekete geçmem lazım der
ve vücut yediği şaplağın karşılığını kişinin karakterine göre verir.
kimi vücut şaplağı atana şaplak atarken kimi de güler geçer veya tehdit eder :
- bana bunu sakın bir daha yapma.
işte insandaki kızgınlığın adım adım yolculuğu.
peki bu noktaya eriştikten sonra bunu bilmek yeterli midir yoksa yapılabilecek başka bir şey daha var mıdır?
evet vardır.
eğer kendimize "beynimizin acıdan sonraki sorusuna otomatik olarak cevap vermeden önce"
sadece 1 saniyeliğine "DUR" diyebilirsek daha sonra oluşacak adımların önünü keser ve
duygularımızın vücudumuza "tepki ver" emrinin önüne geçeriz.
böylelikle sonrasında oluşabilecek diğer aksiyon ve reaksiyonları elemine etmiş oluruz.
bunu yapabilmemiz için bir tek şeye ihtiyacımız var ;
1 SANİYE...
o saniye bizim odağımızı değiştirecek ve kızgınlığın önüne geçecektir.
anahtar bu
yapılması gereken tek şey :
PRATİK...
beyin insanın yönetmeni gibi görünse de unutmayalım ki beyin önce soru sorar daha sonra emir verir.
beyinin sorduğu soruların neler olabileceğine hükmetmek ise bizim elimizdedir.
önemli olan o tek saniyeyi araya sokabilmektir.
araya giren saniye devre bağlantısını koparacak ve sonraki adımları ortadan kaldıracaktır...
24 Mart 2010 Çarşamba
Algı ve Bilinç...
otomatik yaşıyoruz
bakarsak görmeden
işitirsek dinlemeden
ezbere yaşıyoruz
taktım bu otomatik yaşama olayına
mesela yaklaşık 2 yıldır her sabah niştantaşı starbucks'tan double espressomu short bardakta alırım ,
ilk başlardaki bir kaç ay her sabah "short bardakta double espresso" dediğimde kasadakinin beni ilk "işittiğinde" algılayamadığını gördüm.
ilk başlarda belki de benim söyleyiş şeklimden anlamıyorlar diye düşündüm
yaklaşık 1.5 ay boyunca orada çalışanların müşterileri nasıl "işittiklerini" her sabah bir kaç dakika izledim
ve en sonunda konuşmayı bilen her insanın anlayabileceği şekilde bir söyleyiş tarzı buldum
1.5 ay boyunca pratik yaparak en doğru söylemi bulup sabah kahvemi almaya gittim
ve "short bardakta double espresso" dedim
peki sonuç ne oldu?
short mu bardak mı doppio mu gibisinden acaip laflarla karşılaştım
yaklaşık 1 ay daha gözlemledim, söyleyiş tarzımı traşladım, düzelttim, değiştirdim ve yine kahvemi almaya gittim,
short bardakta double espresso lütfen
sonuç?
aynı...
anladım ki olay benden kaynaklanmıyor
sadece otomatik yaşayan birileri var karşımda
işitiyor ama dinlemiyor
bakıyor ama görmüyor
bir sabah yine gidip kahvemi söyledim
karşımdaki otomatik yine anlamadı ne istediğimi
durdum,gözlerinin içine baktım ve
beni dinliyor musun? diye sordum
evet dedi
bende hayır dedim
dinlemiyorsun işitiyorsun
durdu bana baktı
short bardakta double espresso dedi
aferin güzelim bak çok zor değilmiş dinlemek değil mi dedim
anlamadı
çok önemli değil ben artık her sabah bir kere söyleyerek kahvemi alabiliyorum.
dikkat etmemiz gereken nokta algımızla bilincimizi ortak hareket ettirebilmek.
hani bazen bir arkadaşınızla konuşurken onun size baktığını dinliyormuş gibi yaptığını
ama dinlemediğini anlarsınız ya
o an fiziken kendini sizi dinlemek zorunda hissettiği için oradadır
ama bilinci orada değildir ya işte onun gibi.
kendinizi iki parça olarak görün
algınız ve bilinciniz...
birini dinleyecekseniz hakkını verin ve
önce kafanızın tam ortasına hayali biz çizgi çekin
bir tarafta algınız diğer tarafta bilinciniz olduğunu düşünün
ve karşınızdaki konuşmaya başladığında algınızı ve bilincinizi o hayali çizgi üzerine çekmeye çalışın
ilk başlarda ikisini çizgiye çekmeye uğraşacağınız için karşınızdakine konsantre olamayacaksınız
ama bir kaç sefer bunu ısrarla denerseniz bir süre sonra bu sizde otomatikleşecek
ve en sonunda karşınızdakini "dinlemeye" başlayacaksınız.
bu yaptığınızı karşınızdakine söylemenize gerek bile yok
zira bir süre sonra bunu otomatik olarak yaptığınızda
yani onu gerçekten dinlemeye başladığınızda
zaten o konuşmanın hiç tıkanmadan aktığını göreceksiniz.
ve karşınızdaki bunu direk olarak algılayıp hissedecek.
buna basit bir oyun gibi bakabilirsiniz
ben öyle bakıyorum.
burada önemli olan karşınızdakine onu ne kadar dikkatle dinlediğinizi göstermek değil
kendinizdeki ikisini bir edebilme pratiği yapabilmektir.
doğadaki dualiteden ötürü biz insanlarda da bir çok şey eşit yaratılmış.
eşit derken ikili şekilde demek istiyorum
bu oyunun ileri safhası kendi içimizde kendimizin ikisini bir etmektir
ama başlangıç için önce işitmeyi değil dinlemeyi bakmayı değil görmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
unutmayın önemli olan karşınızdaki hakkıyla dinlemek değil
kendinizi dinlemeyi öğrenmek...
bakarsak görmeden
işitirsek dinlemeden
ezbere yaşıyoruz
taktım bu otomatik yaşama olayına
mesela yaklaşık 2 yıldır her sabah niştantaşı starbucks'tan double espressomu short bardakta alırım ,
ilk başlardaki bir kaç ay her sabah "short bardakta double espresso" dediğimde kasadakinin beni ilk "işittiğinde" algılayamadığını gördüm.
ilk başlarda belki de benim söyleyiş şeklimden anlamıyorlar diye düşündüm
yaklaşık 1.5 ay boyunca orada çalışanların müşterileri nasıl "işittiklerini" her sabah bir kaç dakika izledim
ve en sonunda konuşmayı bilen her insanın anlayabileceği şekilde bir söyleyiş tarzı buldum
1.5 ay boyunca pratik yaparak en doğru söylemi bulup sabah kahvemi almaya gittim
ve "short bardakta double espresso" dedim
peki sonuç ne oldu?
short mu bardak mı doppio mu gibisinden acaip laflarla karşılaştım
yaklaşık 1 ay daha gözlemledim, söyleyiş tarzımı traşladım, düzelttim, değiştirdim ve yine kahvemi almaya gittim,
short bardakta double espresso lütfen
sonuç?
aynı...
anladım ki olay benden kaynaklanmıyor
sadece otomatik yaşayan birileri var karşımda
işitiyor ama dinlemiyor
bakıyor ama görmüyor
bir sabah yine gidip kahvemi söyledim
karşımdaki otomatik yine anlamadı ne istediğimi
durdum,gözlerinin içine baktım ve
beni dinliyor musun? diye sordum
evet dedi
bende hayır dedim
dinlemiyorsun işitiyorsun
durdu bana baktı
short bardakta double espresso dedi
aferin güzelim bak çok zor değilmiş dinlemek değil mi dedim
anlamadı
çok önemli değil ben artık her sabah bir kere söyleyerek kahvemi alabiliyorum.
dikkat etmemiz gereken nokta algımızla bilincimizi ortak hareket ettirebilmek.
hani bazen bir arkadaşınızla konuşurken onun size baktığını dinliyormuş gibi yaptığını
ama dinlemediğini anlarsınız ya
o an fiziken kendini sizi dinlemek zorunda hissettiği için oradadır
ama bilinci orada değildir ya işte onun gibi.
kendinizi iki parça olarak görün
algınız ve bilinciniz...
birini dinleyecekseniz hakkını verin ve
önce kafanızın tam ortasına hayali biz çizgi çekin
bir tarafta algınız diğer tarafta bilinciniz olduğunu düşünün
ve karşınızdaki konuşmaya başladığında algınızı ve bilincinizi o hayali çizgi üzerine çekmeye çalışın
ilk başlarda ikisini çizgiye çekmeye uğraşacağınız için karşınızdakine konsantre olamayacaksınız
ama bir kaç sefer bunu ısrarla denerseniz bir süre sonra bu sizde otomatikleşecek
ve en sonunda karşınızdakini "dinlemeye" başlayacaksınız.
bu yaptığınızı karşınızdakine söylemenize gerek bile yok
zira bir süre sonra bunu otomatik olarak yaptığınızda
yani onu gerçekten dinlemeye başladığınızda
zaten o konuşmanın hiç tıkanmadan aktığını göreceksiniz.
ve karşınızdaki bunu direk olarak algılayıp hissedecek.
buna basit bir oyun gibi bakabilirsiniz
ben öyle bakıyorum.
burada önemli olan karşınızdakine onu ne kadar dikkatle dinlediğinizi göstermek değil
kendinizdeki ikisini bir edebilme pratiği yapabilmektir.
doğadaki dualiteden ötürü biz insanlarda da bir çok şey eşit yaratılmış.
eşit derken ikili şekilde demek istiyorum
bu oyunun ileri safhası kendi içimizde kendimizin ikisini bir etmektir
ama başlangıç için önce işitmeyi değil dinlemeyi bakmayı değil görmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
unutmayın önemli olan karşınızdaki hakkıyla dinlemek değil
kendinizi dinlemeyi öğrenmek...
23 Mart 2010 Salı
Mutlu olma - Umut paradoksu
mutlu bir doğada yaşayan mutsuz varlıklarız.
bu dünyada bizim gibi mutsuz hiçbir canlı yoktur
en rahatımızın bile kıçına birşeyler batıyor
ve mutsuz olabilecek birşeyler buluyor.
peki neden doğa kendi içinde mutsuzluk yaşamazken
O'nun yarattığı en mükemmel, en estetik, en zeki varlık böylesine mutsuz?
neden mutsusuz?
hiç düşündük mü?
çoğunlukla düşünüyor ve şu şu olaydan ötürü mutsuzum diyoruz.
peki şu şu dediğimiz olay bizim istediğimiz şekilde sonlanırsa o zaman mutlu mu oluyoruz?
evet ama geçici.
doğada hayat hariç herşey kalıcı iken neden bizim mutluluğumuz geçici?
mutluluğumuz bir mutsuzluğumuzun çözümüne bağlı.
bir mutsuzluğumuzu çözdüğümüzde mutlu oluyoruz
taa ki bi sonraki mutsuzluğa kadar.
bu nasıl bir çelişkidir?
yani insanın doğasında mutluluk-mutsuzluk oranı hiç 50-50 olamaz mı?
en mükemmeliz diyorsak demek ki insanın kendi içinde de doğada var olan ve hiç değişmeyen kuralın
olması gerekiyor...
DUALITE= EŞİTLİK
o halde bizde mutluluk ve mutsuzluk oranımızı yarı yarıya dengeleyebiliriz
ama mutlu olmak için önce mutsuz olmayı sonra mutsuzluğu çözüp mutlu olmayı seçiyoruz.
buraya kadar eğer üstünkörü okuduysanız başa dönün ve bir kez daha okuyun
zira şu kısacık bir kaç satırda aslında mental bir devrim yazdım/anlayana...
neyse anlayan okumaya devam etsin
peki bize mutlu olmak yerine mutsuzluklarımızın üzerinden mutlu olabilme paradoksunu ne yaşatıyor?
eğer soruları böyle sırasıyla sormaz ve işin köküne inmezsek
bulacağımız cevaplar sadece yüzeysel olur.
bize bu paradoksu ne yaşatıyor diye sordum
ahanda cevabı
UMUT...
insana hayatı boyunca devamlı olarak bu çelişkiyi yaşatan tek şey umuttur
umut edip yaşarız
ama umudun ne olduğunu düşünmeyiz bile
nedir umut?
bomboş bir şey
ileriye dönük mantığı olmayan bomboş bir kavram.
eğer bir şeyin içi sadece ileri dönük ise o şey yanlıştır
bunu unutmamanız için tekrar ediyorum
eğer bir şeyin içi sadece ileri dönük ise o şey yanlıştır...
olduğundan bilgimiz olmayan bir şeyin üstüne hayatımızı kurmuş oluyoruz.
gelecek vardır diyebilir misiniz?
sadece var olduğunuzu sanıyoruz
neden?
çünkü doğduğumuzdan bugüne dek hem öyle anlattılar hem öyle gördük
akşam yatarsın ertesi gün kalkarsın
aha işte sana gelecek.
geleceğin ne olduğunu anlamak için işe zamandan başlamak gerekir.
ama zaman konusunu ayrı bir şekilde yazacağım.
kıssadan yolumuza devam edelim,
içinde sadece gelecek barındıran şey yanlıştır dedik.
peki o halde neden yanlış bir şey üzerine hayatımızı kuruyoruz?
yıldız ve gelecek isimli yazımda aslında bunu açıklamıştım. oku gör.
madem ki yanlış bir şey üzerine hayat kurulmaz o halde neden umutla yaşıyoruz?
birşeyin olması gerekiyorsa zamana,tecrübeye ve yola ihtiyacı vardır.
bunlar oluştuğu takdirde o şey olur.
zamana hükmedebilir miyiz?
hayır.
tecrübeye hükmedebilir miyiz?
hayır
peki yola?
işte bunda belirleyici olabilme ihtimalimiz var.
bir şeyin olması için 3 şeyin bir araya gelmesi lazım ve
bu üçlüden 2 tanesi bizim elimizde değil
diğerinde ise sadece bir kısım rolümüz var hadi ona da buçuk diyelim
hayat matematik üzerine kurulmuş ise (yok yok kurulmadı deyip güldürmeyin beni)
üç üstünden yarım almış oluyoruz
işin ikibuçuğu bize bağlı değil.
o halde neden bu UMUT?
ileri dönük içi boş ve özellikle mantığa uymayan bir olgu için hayatımızı piç ediyoruz
bakın bir örnek vereyim;
kızkardeşim hamile
2-3 hafta sonra doğuracak
doktor herşey yolunda gidiyor dese bile
ailede kimse konuşmasa bile
herkesin içinde "umarım herşey iyi gider" diye bir umut var.
doktor herşeyi göremez ama 3'e karşı 2.5 kuralından fazlasını görebiliyor.
yani çocukta bir problem varsa ilk oluşumundan itibaren görebiliyor.
ama bu kadar büyük bir oran bile bizi mutlu etmeye yetmiyor.
tam tersine o çocuk doğana kadar anlamsız bir endişe ve huzursuzluk bitmiyor
doğduktan sonra eğer hiçbir sorun yoksa da "Allah'a şükür" diyoruz.
Allah'ın eniştemle kızkardeşim arasındaki cinsel hayata karşı ilgisi olduğunu pek sanmıyorum.
yani bu işin Allah ile alakası yok.
haaa doğa işe parmağını sokarsa onu bilmem
ama bu bile 3'e karşı 2.5'tan daha düşük bir ihtimal
demek ki boşu boşuna endişelenip huzursuz oluyoruz.
çünkü geleceğin ne getireceğini bilmiyoruz
bu bilinmezlik bizi korkutuyor
korku başladığı anda ise bizden daha güçlü olduğunu düşündüğümüz güçlere ihtiyaç duymaya başlıyoruz.
olan şey dilediğimiz gibi biterse de bayram yapıp mutlu oluyoruz.
gördünüz mü umudun bizi önce mutsuz edip sonra mutlu etmesini?
olaya büyük resimden bakarsak yaşadığımız her ama herşey
bir dairenin hareketi, oluşumu ve sonuçlanması.
yukarıda zaman tecrübe yol üçleminden sonra
şimdi de başka bir üçleme çıkıyor karşımıza
hareket oluşum sonuç
zaman hareketi başlatır
tecrübe bir olayın oluşmasını sağlar
yol ise sonuca gider
ilk üçlemeyi beyaz bir kağıdın üstüne
ikinci üçlemeyi aynı kağıtta ilk üçlemenin biraz altına yazın
zaman tecrübe yol
hareket oluşum sonuç
işte umut gibi bomboş ilerle uğraşıp mutsuzluktan mutluluk yaratma sevdası yerine
bu formülü hayatınızda kullanabilirseniz
anda kalabilir
anı yaşayabilir
korkularınızdan kurtulabilir
kısacası mutlu olabilirsiniz.
sevgiler
bu dünyada bizim gibi mutsuz hiçbir canlı yoktur
en rahatımızın bile kıçına birşeyler batıyor
ve mutsuz olabilecek birşeyler buluyor.
peki neden doğa kendi içinde mutsuzluk yaşamazken
O'nun yarattığı en mükemmel, en estetik, en zeki varlık böylesine mutsuz?
neden mutsusuz?
hiç düşündük mü?
çoğunlukla düşünüyor ve şu şu olaydan ötürü mutsuzum diyoruz.
peki şu şu dediğimiz olay bizim istediğimiz şekilde sonlanırsa o zaman mutlu mu oluyoruz?
evet ama geçici.
doğada hayat hariç herşey kalıcı iken neden bizim mutluluğumuz geçici?
mutluluğumuz bir mutsuzluğumuzun çözümüne bağlı.
bir mutsuzluğumuzu çözdüğümüzde mutlu oluyoruz
taa ki bi sonraki mutsuzluğa kadar.
bu nasıl bir çelişkidir?
yani insanın doğasında mutluluk-mutsuzluk oranı hiç 50-50 olamaz mı?
en mükemmeliz diyorsak demek ki insanın kendi içinde de doğada var olan ve hiç değişmeyen kuralın
olması gerekiyor...
DUALITE= EŞİTLİK
o halde bizde mutluluk ve mutsuzluk oranımızı yarı yarıya dengeleyebiliriz
ama mutlu olmak için önce mutsuz olmayı sonra mutsuzluğu çözüp mutlu olmayı seçiyoruz.
buraya kadar eğer üstünkörü okuduysanız başa dönün ve bir kez daha okuyun
zira şu kısacık bir kaç satırda aslında mental bir devrim yazdım/anlayana...
neyse anlayan okumaya devam etsin
peki bize mutlu olmak yerine mutsuzluklarımızın üzerinden mutlu olabilme paradoksunu ne yaşatıyor?
eğer soruları böyle sırasıyla sormaz ve işin köküne inmezsek
bulacağımız cevaplar sadece yüzeysel olur.
bize bu paradoksu ne yaşatıyor diye sordum
ahanda cevabı
UMUT...
insana hayatı boyunca devamlı olarak bu çelişkiyi yaşatan tek şey umuttur
umut edip yaşarız
ama umudun ne olduğunu düşünmeyiz bile
nedir umut?
bomboş bir şey
ileriye dönük mantığı olmayan bomboş bir kavram.
eğer bir şeyin içi sadece ileri dönük ise o şey yanlıştır
bunu unutmamanız için tekrar ediyorum
eğer bir şeyin içi sadece ileri dönük ise o şey yanlıştır...
olduğundan bilgimiz olmayan bir şeyin üstüne hayatımızı kurmuş oluyoruz.
gelecek vardır diyebilir misiniz?
sadece var olduğunuzu sanıyoruz
neden?
çünkü doğduğumuzdan bugüne dek hem öyle anlattılar hem öyle gördük
akşam yatarsın ertesi gün kalkarsın
aha işte sana gelecek.
geleceğin ne olduğunu anlamak için işe zamandan başlamak gerekir.
ama zaman konusunu ayrı bir şekilde yazacağım.
kıssadan yolumuza devam edelim,
içinde sadece gelecek barındıran şey yanlıştır dedik.
peki o halde neden yanlış bir şey üzerine hayatımızı kuruyoruz?
yıldız ve gelecek isimli yazımda aslında bunu açıklamıştım. oku gör.
madem ki yanlış bir şey üzerine hayat kurulmaz o halde neden umutla yaşıyoruz?
birşeyin olması gerekiyorsa zamana,tecrübeye ve yola ihtiyacı vardır.
bunlar oluştuğu takdirde o şey olur.
zamana hükmedebilir miyiz?
hayır.
tecrübeye hükmedebilir miyiz?
hayır
peki yola?
işte bunda belirleyici olabilme ihtimalimiz var.
bir şeyin olması için 3 şeyin bir araya gelmesi lazım ve
bu üçlüden 2 tanesi bizim elimizde değil
diğerinde ise sadece bir kısım rolümüz var hadi ona da buçuk diyelim
hayat matematik üzerine kurulmuş ise (yok yok kurulmadı deyip güldürmeyin beni)
üç üstünden yarım almış oluyoruz
işin ikibuçuğu bize bağlı değil.
o halde neden bu UMUT?
ileri dönük içi boş ve özellikle mantığa uymayan bir olgu için hayatımızı piç ediyoruz
bakın bir örnek vereyim;
kızkardeşim hamile
2-3 hafta sonra doğuracak
doktor herşey yolunda gidiyor dese bile
ailede kimse konuşmasa bile
herkesin içinde "umarım herşey iyi gider" diye bir umut var.
doktor herşeyi göremez ama 3'e karşı 2.5 kuralından fazlasını görebiliyor.
yani çocukta bir problem varsa ilk oluşumundan itibaren görebiliyor.
ama bu kadar büyük bir oran bile bizi mutlu etmeye yetmiyor.
tam tersine o çocuk doğana kadar anlamsız bir endişe ve huzursuzluk bitmiyor
doğduktan sonra eğer hiçbir sorun yoksa da "Allah'a şükür" diyoruz.
Allah'ın eniştemle kızkardeşim arasındaki cinsel hayata karşı ilgisi olduğunu pek sanmıyorum.
yani bu işin Allah ile alakası yok.
haaa doğa işe parmağını sokarsa onu bilmem
ama bu bile 3'e karşı 2.5'tan daha düşük bir ihtimal
demek ki boşu boşuna endişelenip huzursuz oluyoruz.
çünkü geleceğin ne getireceğini bilmiyoruz
bu bilinmezlik bizi korkutuyor
korku başladığı anda ise bizden daha güçlü olduğunu düşündüğümüz güçlere ihtiyaç duymaya başlıyoruz.
olan şey dilediğimiz gibi biterse de bayram yapıp mutlu oluyoruz.
gördünüz mü umudun bizi önce mutsuz edip sonra mutlu etmesini?
olaya büyük resimden bakarsak yaşadığımız her ama herşey
bir dairenin hareketi, oluşumu ve sonuçlanması.
yukarıda zaman tecrübe yol üçleminden sonra
şimdi de başka bir üçleme çıkıyor karşımıza
hareket oluşum sonuç
zaman hareketi başlatır
tecrübe bir olayın oluşmasını sağlar
yol ise sonuca gider
ilk üçlemeyi beyaz bir kağıdın üstüne
ikinci üçlemeyi aynı kağıtta ilk üçlemenin biraz altına yazın
zaman tecrübe yol
hareket oluşum sonuç
işte umut gibi bomboş ilerle uğraşıp mutsuzluktan mutluluk yaratma sevdası yerine
bu formülü hayatınızda kullanabilirseniz
anda kalabilir
anı yaşayabilir
korkularınızdan kurtulabilir
kısacası mutlu olabilirsiniz.
sevgiler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)